Karanlığın İçinden

Mucize İşçi

Sizi 7-14 Ocak Beyaz Baston Görme Engelliler Haftası‘nda onların dünyasını yakından izlemeye çağırdığım bu yazının paradoksunu görmezden gelmeniz dileğiyle…

Helen Keller, görme, işitme, dolayısıyla konuşma engelli, Amerikalı pedagog ve eylemci. Sadece temel anlamıyla görme ve işitme engellilere değil, mecaz anlamıyla da görüp işitemeyenlere ilham veren bir biyografisi var! Kısaca şöyle:

27 Haziran 1880’de Alabama’da, Tuscumbia kasabasında dünyaya geliyor. Kate Adams ile Yüzbaşı Arthur Henley Keller’ın ikinci çocukları. On dokuz aylıkken ateşli bir hastalık geçiriyor ve ışıksız, renksiz, sessiz bir hücreye gömülüyor.

Bir daha asla göremeyeceği, işitemeyeceği bilinen Helen’ın, buna karşın eğitilebileceği olasılığı, ebeveynlerini Perkins Görme Engelliler Okulu’ndan   yardım istemeye yönlendiriyor. Yardım, az gören öğretmen Anne Mansfield Sullivan’dan geliyor. Bu, yedi yaşına yaklaşmış olan Helen’in ikinci doğuşudur! Bu sancılı doğumda Sullivan’ın, Helen’ın dokunma duyusundan başka kullanabileceği hiçbir olanağı yoktur. Sadece bu duyuyla onun zihinsel bütün yetilerini harekete geçirmeyi başarır.  

Helen, 1890’da pek başarılı olmayan konuşma dersleri de alır. Sonra okul yaşamı başlar. Sırasıyla körler ve sağırlar okulunda okur; eğitimini 1896’da başladığı Cambridge School for Young Ladies’te sürdürür. Buradan Radcliffe College’e geçer. 1904’te lisans derecesi alan ilk görme ve işitme engelli kişidir, sonra birçok üniversiteden onursal doktora derecesi alır. Eğitimi sürecinde efsanevi öğretmeni Anne Sullivan hep yanındadır.

 Keller, 50 dile çevrilen kitabı Hayatımın Hikâyesi’nin yayımlanmasını sağlayan sosyalist eleştirmen John Albert Macy ile hem sıkı bir arkadaş olur hem de bu sayede sosyalist düşünceyle tanışır ve Massachusetts Sosyalist Partisi’ne üye olur. Yaşadığım Dünya bu dönemin ürünüdür. Sosyalizm’le ilgili makalelerini de bireysel kurtuluşuyla toplumsal kurtuluşu aynılaştırır ve Karanlığın İçinden’de toplar. İzleyen yıllarda Helen birçok ülkede konferanslar verir. Deneyimleri, uğraşları, düşünceleriyle insanları etkiler.

Anne Sullivan, 1936’da ölür. 1953’te hayatını anlatan “En İyi Uzun Metrajlı Film” Oscar’lı belgesel The Unconquered (Yenilmeyen) çekilir. Helen Keller, Anne Sullivan’ı anlattığı Öğretmen’i 1955’te yayımlar.  “Mucize İşçi” Anne Sullivan’ın Helen’ı “Karanlığın İçinden” çekip aldığı The Miracle Worker, 1957’de bir televizyon oyunu olarak çekilir. Sanjay Leela Bhansali, 2005’te Keller’ın yaşamımdan esinlenerek Black’i (Siyah) çeker. Uğur Yücel’in Beren Saat’li Benim Dünyam (2013) adlı filmi de Black’ın bir uyarlamasıdır. Helen, 1 Haziran 1968’de öldüğünde, ardında birkaç tane 88 yıllık hayat bırakır!

Her anı derslerle dolu, bu yoğun biyografinin, Anne Sullivan’ın Helen Keller’ı yeniden yarattığı bir aylık bölümüne odaklanan The Miracle Worker’ı Arthur Penn, 1962’de beyaz perdeye aktarır. Senaryosunu Helen Keller’la birlikte William Gibson’ın yazdığı siyah beyaz filmde Sullivan’ı Anne Bancroft, Helen’ı Patty Duke oynar ve her ikisi de asla deneyimleyemeyecekleri iki karakteri başarıyla canlandırırlar; bunun ödülü Oscar’dır.

106 dakikalık filmin ilk karelerinde Helen’ın bebekliğine dönüyoruz ve geçirdiği hastalığını anlamaya çalışıyoruz. Doktoru “Beyinde akut kan birikmesi.” diyor, “Ama nedenleri ve sonuçları bilinmiyor.” Doktor evden çıkar çıkmaz, annenin feryat figan çığlıklarıyla sonuçlarını öğreniyoruz: Helen bebek göremiyor, işitemiyor ve konuşamıyor.

Anne baba çaresiz ve perişan; iletişimsizlik nedeniyle hırçın, huzursuz, asi bir çocukla altı yıl geçiriyorlar. Helen kırıyor, döküyor, vuruyor, yemek masasının örtüsünü çekiyor, babanın çalışma masasını dağıtıyor, çocuklara saldırıyor, sağa sola çarpıp düşüyor, henüz bebek olan kız kardeşini yatağından atıyor… Kendisini anlatamayınca öfke nöbetlerine tutuluyor, yorulana kadar sağı solu tekmeliyor, ağlıyor, haykırıyor… Anne, anlıyor iletişimsizliğin getirdiği hırçınlığı; ama umarsız: “Ah Helen, sana seslenmek için beyninin içine nasıl girebilirim?”

Eğitim bunu başarabilir mi? Annesi, tırnak ucu kadar da olsa, şansını denemek istiyor; babası, umutsuz; ağabeyi, özdenetimden yoksun olması nedeniyle akıl hastanesini öneriyor… Oysa Helen, oyuncak bebeğinin gözleri olmadığını fark edince, büyükannesinin giysisinden kopardığı düğmeleri bebeğine göz olarak takılmasını işaret edecek ve takılınca da oyuncağına sarılıp o görmeyen pırıltılı gözlerindeki gülücüklerle annesine teşekkür edecek kadar eğitime hazırdır. İki cümleyle geçtiğimiz bu trajik sahneler, etkili bir oyunculuk ve başarılı bir sinema diliyle kör, sağır ve dilsiz bir çocuğun duygu dünyasını aydınlatırken izleyiciyi de aile bireylerinin tutumları üzerinden sağlam bir vicdan muhasebesine çekiyor.

Annenin eğitim olanağı arayışındaki güçlü duruşu karşısında baba, Perkins’teki körler okuluna yazmayı kabul ediyor ve okulun yirmi yaşındaki yeni mezun, az gören öğrencisi Anne Sullivan, Helen’ın öğretmeni olarak görevlendiriliyor. Sullivan, ilk eğitim deneyimine Helen’ın eline “b-e-b-e-k” sözcüğünü el alfabesiyle yazarak başlıyor. Çocuğun nesneler ve harfler arasında bir ilişki kurmasını sağlamaya çalışıyor. Helen el harflerini çok hızlı öğreniyor; ama bunlarla bir sözcük yazdığının ve bunun bir nesne ya da durumla ilişkili olduğunun farkında değil. İlk ders, Helen’ın Sullivan’ı tokatlaması ve bir dişini kırmasıyla sonuçlanıyor! Bu, çetin bir eğitim öğretim süreci olacağının ilk işaretidir.

Helen ile öğretmeni arasındaki öğrenme-öğretme temelli çatışma, hemen ardından aile-öğretmen çatışmasına dönüşüyor. Öğretmenin süreci inisiyatifinde ve ödünsüz götürme isteği ile anne babanın koruyucu tavrı, bu çatışma için yeterli bir neden oluyor. Öğretmeni, Helen’ın beyninin kör ve sağır olmadığını, daha ilk derste anlamış; ama daha ilk yemekte de ailenin, çocuğun istediği her şeyi istediği gibi yapmasına göz yuman tavrının, bu beyni eğitimden uzaklaştırdığını fark etmiştir.

Sullivan’a göre Helen’ın en büyük engeli, çevresindekilerin ona acımasıdır. “Acımak öğretmekten daha az zahmetlidir.” çünkü! Böyle bir ortamda eğitimin gerçekleşmeyeceği bellidir ve Helen çevresinden yalıtılır. Sullivan, istekli olduğu kadar sabırlıdır da; onu düştüğü çukurdan çıkarmak için kazmayı bir an bile bırakmaz elinden. Çok uzun ve yoğun bir mücadelenin sonunda Helen, kendi sandalyesinde oturup kendi tabağından çatal kaşık kullanarak yemeğini yer ve peçetesini katlar! İlk büyük umut budur: “Kızım peçetesini katlamış! O öğreniyor, o öğreniyor!” Bu da annenin sevinç çığlığıdır.

Sullivan, öğretmek için onu kırmadan disiplin altına almak gerektiğinin farkındadır. Bu nedenle eğitim için aileden uzak bir mekânı zorunlu görür; Baba Yüzbaşı Arthur umutsuz, sabırsız ve radikal bir değişiklik görmek ister, yoksa Sullivan işi bırakmalıdır. Öğretmense inat eder, vücudu için gerekli her şeyi, soluduğu havaya kadar ona kendi denetiminde ve baştan öğretmelidir. Kate, annelik duygularıyla uzlaşma yolu arar; çare şudur: Bahçedeki ev düzenlenecek, Helen’da aileden uzaklaşılmış izlenimi uyandırılacak ve burada eğitimini tamamlaması için Sullivan’a iki hafta süre tanınacak.

Film, ışıksız ve renksiz dünyaları benzer biri çocuk, biri genç iki insanın ruhsal hikâyesi olarak da izlenebilir. Yönetmen, Helen’ın olduğu kadar Sullivan’ın duygu dünyasının ve zorluklar içindeki yaşam mücadelesinin de altını çizer yeri geldikçe. Örneğin kardeşi Jimmy’yle birlikte akıl hastanesindeki yaşamına ilişkin anlatımı, içimizdeki cam kırıklarını hareket ettirir.  

Sullivan bu ayrı mekânda, her anı tamamen kendisine bağlı eğitimini sabır ve umutla sürdürür. Eline yazarak birçok sözcük öğretir ona; ama bunun el oyunundan öte bir karşılığı yoktur Helen’de. “Ama olacak! Dünyayı avcuna koyacağım bir sözcük var, biliyorum; ama nasıl? Ona her sözcüğün bir nesnenin adı olduğunu nasıl anlatacaktır?

Artık iki haftanın son günüdür, buraya kadar: Annesi Helen’ı almaya gelir, Yüzbaşı maaşını verir, Sullivan’a teşekkür eder, öğretmen mutsuzdur, ona itaatten başka bir şey öğretemediğini söyler: “Anlamadan itaat, körlüğün ta kendisidir!” Ve itaat daha ilk yemekte sona erer, darmadağın bir yemek masasıyla tekrar başa dönülür!

Nesneler ile adları olan sözcükler arasında ilişki kuracak ve dünyanın anlamlandırmasına kapı açacak iletişimi başlatacak son sahnedeyiz artık: Sullivan tulumbadan su çeker, Helen sürahiyi doldurmaktadır. Öğretmen son bir umutla eline bir yandan “su, su, su” yazar tekrar tekrar; bir yandan da tulumbayı çeker hırsla, kavga eder gibi. Helen sürahiyi atar elinden ve gözlerini kapatır, kelimeyi zorlanarak ve yarım yamalak söylemeye çalışır: “Mu muu muuaaa, mua!” Yaşamının ilk aylarından kalan tek sözcüğü, sonunda çekip çıkarmıştır belleğinin derinliklerinden!

Ve böylece dünya ile sözcükler arasında Sullivan’ın büyük bir sabır ve kararlılıkla kurmaya çalıştığı bağ kuruluverir ve gerisi çorap söküğü gibi gelir. O gün akşama kadar 30 bağ daha kurar Helen ve biyografisindeki işleri başaracak iletişimi başlar! Gerisi tam bir çılgınlık; bir öğrenme, anlama, anlatma çılgınlığıdır; gözlerinden akan iki damla yaşla kutlanan çılgınlık! Çocukluğunda yarım yamalak söylediği tek sözcük olan “su”dan kocaman bir sözlük yazmıştır Helen!

Bir uyarıyla bitirelim: The Miracle Worker, tiyatro oyunundan uyarlandığı için geniş bir mekâna yayılmayan, bir aylık zaman dilimine odaklanan; asıl gücünü oyunculuktan, başarılı mizansenlerinden ve diyaloglardan alan bir film. Keyifle vakit geçirmeye uygun değil! Hatta eğitim, öğrenme, azim, kararlılık, mücadele gibi temalardan hoşlanmayan izleyiciyi rahatsız eder! Bizden söylemesi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir