Cemal Süreya Şiirinde Sürgün Arketipi

Yokluğunun 31. Yılı

 "Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
 Yalnızlığın başkenti orası" 
İkinci Yeni’nin Poetikası

Türk Edebiyatı, edebiyat sanatının merkez türü olan şiir bakımından dünya edebiyatıyla boy ölçüşebilir zenginliğe ve geleneğe sahiptir. İkinci Yeni Şiiri, bu gelenekte keskin bir dönemeç, özgün bir deneyim; Cemal Süreya da bu deneyimin özel bir şairidir.

Cumhuriyet’in kültür aydınlanmasından güç alan Birinci Yeni’nin (Garipçiler) Türk şiirinin modernleşmesinin önündeki engelleri kaldırdığı noktadan şiire giren İkinci Yeniciler, dört kurucu metinle yeni bir poetika önerdiler:

Bunlardan ilki Cemal Süreya’nın, A Dergisi’nin, Ekim 1956 tarihli sayısında “Folklor Şiire Düşman” başlıklı yazısı. Süreya, bu makalesinde özetle, çağdaş şiirin geleneksel beyit, dörtlük, dize birimlerini kırdığını ve gelip kelimeye dayandığını ileri sürüyor ve kelimenin halk deyimlerindeki donmuş anlamlarından özgürleştiğini söylüyor.

İkincisi, her ne kadar Cemal Süreya bunu İkinci Yeni’yle ilişkili saymasa da, Oktay Rifat’ın 1956’da yayımlanan Perçemli Sokak adlı şiir kitabının Önsöz’üdür. Oktay Rifat, burada “anlam” sorununu ele alıyor ve gerçeğin verili düzenini kelimeleri gündelik dildeki bağdaşıklığın dışına taşımakla, alışılmadık bağdaştırmalara yönelmekle değiştirmeyi öneriyor.

Üçüncü metin Turgut Uyar’ın kaleminden çıkıyor. Uyar, 1963’te Dönem dergisinin kasım sayısında “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı bir yazı yayımlıyor. Özetle söylediği şu: İnsan ve toplum yoğun bir değişim içindedir. İnsan bir çıkmazla karşı karşıyadır. Bu nedenle edebiyat da şiir de çıkmazdadır. Ama bu çıkmaz, çağdaş şiir ve insan için yeni bir imkânı da içinde taşımaktadır.

Bir yıl sonra yine Dönem dergisinin 1964 Şubat sayısında bu kez de Edip Cansever, “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” başlıklı makalesinde, çok sesli bir şiire giderken düşünsel-ussal bir ölçü olması gerektiğini ileri sürüyor ve kolay ustalıkların aracı olan dizenin, gücünü halkın saraya, yazgıya inanmasından aldığını söyleyerek tek erkli, tek sesli dizeci şiirden çok sesli şiire geçilmesi gerektiğini savlıyor.

Şairin Hayatı Şiire Dâhil!

Görülüyor ve anlaşılıyor ki İkinci Yeni şairleri, Birinci Yeni’nin yaptığı gibi sadece yaşam ve şiir pratikleriyle yeni bir poetika oluşturmakla yetinmiyorlar. Onlar aynı zamanda düşünüp tartışarak belli bir zemin üzerine kuruyorlar şiirlerini. Üstelik bu tür bir şiir kurgusu, şairin hayatını dışarda bırakan bir yapıya dönüşmüyor; tersine gerçeklikle kendi hayatları üzerinden yeni bir dille temas kurup yaşayıp gördüklerini şiire dâhil ediyorlar.

Ne var ki Cemal Süreya şiirinin, böyle bir arka planla okunduğuna pek sık rastlanmıyor. Bunda genel olarak İkinci Yeni’nin standart dilin dışında bir şiir dili kurma politikasının ve alışılmadık bağdaştırmalarla bağlaşıklıkların imgenin üstünü fazlaca örtmesinin yanı sıra, özel olarak Cemal Süreya’nın da otobiyografisine ilişkin şaşırtıcı bir ağzı sıkılık göstermesinin payı olduğu söylenebilir. Üstelik Süreya, “Şairin Hayatı Şiire Dâhil” başlıklı yazısında, şiir okurunun şairin şiirine yansımamış hayatıyla da ilgilendiğini ve bunu şiirin bir parçası saydığını söylemişken.

Ancak bütün bu sınırlılıklara karşın Cemal Süreya şiiri bu çerçevede okunmaya ve temellendirilmeye de muhtaçtır. Bu yazı böyle bir okuma deneyine kalkıştığından hata riski içermektedir.

Süreya’nın Şiirinde Üç Arketip

Psikoloji, insan-toplum ilişkisi ve çağdaş psikolojinin üç büyüğünden biri olan Carl Gustav Jung üzerine çalışmaları bulunan Frieda Fordham, insanın davranışlarına yansıyan “prototip” diyebileceğimiz ya da Türkçeye “ilkörnek” biçiminde aktarılan arketipleri, “doğuştan var olan kavrayış biçimleri” olarak tanımlar ve insanların davranışlarını önceden kurgulamadıklarını, bunların kendiliğinden meydana geldiğini ileri sürerek bu davranışların arketipleri oluşturduğunu ileri sürer.

Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung da insanların davranışlarının, tepkilerinin, korku ve cesaretlerinin, acımasızlık ve merhametlerinin, hatta cinsiyetlerinin… arketiplerle açıklanabileceğini söyleyerek kuramı, sanat yapıtlarını, özellikle edebiyat metinlerini incelemede kullanılabilecek bir yöntem haline getirir.

Cemal Süreya’nın şiirine bu yöntemle yaklaşıldığında ve yaşamının şiirine yansıyan ipuçları tutulduğunda belli başlı üç arketiple karşılaşırız: Sürgün/göç, anne/aile ve kadın/sevgili. Ancak bu yazıda sadece sürgün/göç arketipine eğilebileceğiz.

Cemalettin’den Cemal’e Sürgün

Cemalettin Seber, sonradan edindiği adıyla Cemal Süreya, 1931’de Erzincan’da Alevi/Kürt-Zaza bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Siberler, Cemalettin’in büyük amcası Memo’nun taşımacılık işleriyle geçinen geniş bir ailedir. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, Erzincan’ın bir bölümünü de kapsayan Dersim bölgesi, Osmanlı dönemindeki özerkliğini yitirmiş, aşiretlerin ellerinden yönetimleri alınmış, bölge Türkiye Cumhuriyeti hukukuna tabi kılınmıştır. Askere gitmek, vergi vermek istemeyen aşiretler, Abasan Aşireti Reisi Seyit Rıza önderliğinde 1937 Mart’ında ayaklanmış, ayaklanma ancak karşı bir hava harekâtıyla aynı yılın eylülünde durdurulabilmiştir.

Sonrasında isyana katılan yöre halkının bir kısmı başka illere gönderilmiştir. Seberler de isyana katılmadıkları halde, Memo amcanın Vali’nin kayınbiraderiyle tartışması nedeniyle sürgünden paylarına düşeni almışlardır. Küçük Cemalettin, anne ve babası Bilecik’e; amca ve halası İstanbul’a gönderilir.

Cemal Süreya, kendisinde sürgün/göç arketipini oluşturan, henüz 6 yaşında maruz kaldığı sürgünü şöyle anımsar: “Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.” (On Üç Günün Mektupları, YKY, 2005)

Bu olay, Cemal Süreya’yı derinden etkiler, duyarlığı bu çocukluk izlenimleriyle biçimlenir ve şiirinde kendini açıkça ele vermese de alttan alta hissettirir. Bu sürgünlük birçok şiirinde “tiren” olur, “istasyon” olur, “daima nesirde kalacak jandarma” olur; ama en çok da “yalnızlık” olur. “Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim” adlı şiirinde “ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi” diyen Süreya, asıl ününü sağlayan “Gül”de ayrılığı, vedayı, uzaklaşmayı, yitirmeyi “tiren” ve “istasyon” metaforuyla anlatır:

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından 
                                 korkuyorum
İstasyonda tiren oluyor biraz
Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım 

Sürgün ve göç bir olarak kalmayı, biz olamamayı getirir ve bu yalnızlık demektir. Yalnızlıksa içsel çatışmalara götürür bireyi. Ülkeyi boydan boya dolaştığı “Göçebe”de onca kalabalık içinde yapayalnızdır Cemal Süreya ve kuşkusuz göçün, sürgünün yalnızlığıdır bu:

Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası
  
Bir de yine sevgili çocuk
Biliyorsun kişi tutkularıyla
Yalnızlığını adlandırıyor o kadar

Başka bir açıdan sürgün, bir ötekileştirmedir de. Özellikle küçük yaşta bir sürgün bu duyguyu çok daha etkili bir biçimde yaşayacaktır. Küçük Cemo, “öteki” olduğunu, Bilecik Ortaokulu’nda bir öğretmeni inatçılığı nedeniyle “Kürt damarı tuttu!” dediğinde ve bir arkadaşının kendisine “Sümüklü Kürt!” diye bağırdığında öğrenmiştir. Bu durum onun bütün gün ağlamasına neden olur. O ne kadar gizlerse gizlesin (öteki) adı çoktan konmuştur: “Kürt Cemo”. (Perinçek ve Duruel, 1995) Ağlaması Kürt olduğundan değildir kuşkusuz; ama “öteki” olduğundandır ve çocuk psikolojisinde onmaz bir yaradır bu!

Cemal Süreya, bu yaraya bahane edilen etnik kimliğini memuriyetten emekli oluncaya kadar gizler, en yakın arkadaşları Muzaffer İlhan Erdost ile Vecihi Timuroğlu’na bile göstermez; ta 1980’lerde yazmaya başladığı günlüklerine kadar! Bu sır, 1988’de yayımlanan “Sıcak Nal”da örtük bir biçimde “Kısa Türkiye Tarihi IV”e şöyle yansıyacaktır:

O yıllarda ülkemizde
Çeşitli hükümlerle
Yetmiş iki dilden
İkisi yasaklanmıştı:
        İkincisi Türkçe. 
Garp’ta Gurbet

Cemal Süreya, Doğu’nun efsaneleri, Hz. Ali cenkleriyle göçtüğü Batı’yı bir fiziki coğrafya olarak değil, bir kültür ikimi olarak yaşar ve okur. Haydarpaşa Lisesi’nden sonra AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olup memuriyete geçer. Paris’te görevdeyken Batı düşünce sistemini, o sistemin dayandığı rasyonalizmi ve bir de Fransız şiirini yakından tanır. Bir Cumhuriyet vatandaşı olarak sosyal ve kültürel aydınlanma süreciyle birlikte sürgünlük ve yarattığı “öteki”lik duygusu dinmeye yüz tutar. “Sürgün” arketipi yerini “göçmen” ve giderek “göçebe” arketipine bırakır.

Şarklı kültürüyle Garp’ta gurbete düşmüş bir seyyahtır artık Cemal Süreya, kendi demesiyle bir ayağını sosyalizme atmış, öbür ayağını feodaliteden kurtaramamış! Yine onun gibi söylersek, şemsiyesini Şark’ın kadim tarihi, efsaneleri, duyarlığı, coşkusu ve Garp’ın aklıyla, realizmiyle doldurur! Günce’de şöyle yazar:

Şimdi çok sevdiğim sürgün sözcüğü beni allak bullak ediyordu. Bir gün büyükanneme sormuştum: “Neyiz biz?” diye. Bir şey anlamadı. “Sürgün ne demek?” diye yineledim. Sürgün “menfi” demekmiş, “menfa”ya (sürgün yeriM.P.) gönderilenlere “menfi” denirmiş. “Göçmen miyiz yoksa biz?” diye soruyu değiştirdim. “Evet, işte buldun, göçmeniz biz” dedi. Rahatlamıştı. Ondan sonra kendimi bir süre göçmen olarak düşündüm. (Günce: 999 Gün/Üstü Kalsın, Broy, 1991).

Gurbet yavrum garba düşmektir gurbet
Çiçeklerden gelincik içinde Bünyamin sevgisi  

der Cemal Süreya, “Seviş Yolcu”da ve devam eder:

Bu yüzden kimi zaman zordur ayırmak
Üstünü başını yırtmış ağıtlardan şiiri 

Ve göçebenin kimliği yoktur ya da vardır ama başka bir kimliktir o, benzemez bizimkine:

Anımsar mısın Toros ekspresinden inmiştiniz
Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği 

Sürgünlüğün çocuk ruhunda bıraktığı izler, yerini bir göçmenin yurtsuzluğundan kaynaklanan ‘bir yere ait olamama’ duygusuna bırakır. “Gül” şiirinin son dizesi bu duyguyu ele verir:

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene 
Türkçe Sevdası

Cemal Süreya bu kimliksizlik ve yurtsuzluk duygusunu büyük bir dil sevdasıyla, Türkçe aşkıyla aşar. Enver Ercan’la Yeni Düşün’de (1986) yaptığı görüşmede, “Türkçeyle ilişkim böyle. Bir noktada gurbetin aşka dönüşmesi.” der. 1979’da ise bu aşkı şöyle anlatmıştı Yusufçuk’ta: “Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır. Ama Türkçeden koparacaksın.” Bu sevdanın şiirce ifadesi ise “Yunus ki Sütdişleriyle Türkçenin”de şu biçimdedir:

Yunus ki sütdişleriyle Türkçenin
Ne güzel biçmişti gök ekinini,
Düşman müşman girmeden araya
Dolanıp bütün yukarı illeri
Toz duman içinde yollar boyunca
Canından sızdırmıştı şiiri; 
Sosyalizm, Cumhuriyet ve Süreya

Öte yandan onun gurbeti sılaya çevirmesinde dayandığı temel güç, yurt sevgisiyle benimseyip içselleştirdiği sosyalist değerlerdir. Ona göre “Sanat, dünyayı değiştirme işlevinin peşinde olmalıdır. Bunu da insanların bilincini değiştirerek yapmalıdır.” (Aydınlık, 20 Aralık 1980, Paçal). 1988’de yayımlanan “Güz Bitiği”ndeki “Sülünün Yüzü”ne ait dizeler tam da bunu görev bilmiştir:

Sülünün yüzü bir atmosfer olayıdır.
Rasgele yazarı avcıdan öğrendim:
Yaban ördekleri donmasın diye,
Suya nöbetleşe kanat vururlar. 

Zorunlu göçün, Cemalettin yaşında bir çocuğun ruhunda etkili travmalar yaratması kaçınılmazdı. Nihayet yukarıya yazdığımız birkaç örnekte bunun derin kesik izlerini görmek mümkündür. Ancak küçük yaşta yaşanan bu sürgün olayının, Cemalettin Seber’i Cemal Süreya’ya dönüştüren bir etki, etkiden öte zorunluluk yarattığı da bir gerçektir. Muzaffer İlhan Erdost’un dediği gibi, “Cumhuriyet onu Doğu’dan sürmüş Batı’ya bırakmıştır, ama nesnel sonuçları bakımında Cemal’in özgürleşmesinin, aşiret birliğine bağımlılıktan özgür bireye dönüşümünün toplumsal koşulları da bu sürgünle gerçekleşmiştir.” (Aktaran Feyziye Özberk, 2016)

Cemal Süreya’yı yokluğunun 31. yılında bir kere daha özlemle anarken, onun “Şairin hayatı şiire dâhil” sözünü şöyle tamamlayalım:

Sürgün ve göç hariç değil!

“Cemal Süreya Şiirinde Sürgün Arketipi” için 3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir