Sınavların Sınadığı

Dersler Uzaktan Sınavlar Yakından


Hem toplum hem birey yaşamının diyalektiği çoğu kez, sorunlar ile çözümleri arasındaki ilişkide somutlaşıyor. Toplumu genel düzeyde etkileyen sorunlar, her zaman toplumun güçsüz olan kesimine zarar veriyor.

Ekonomik ve siyasi güç bakımından eli kuvvetli olan kesimler her türlü belayı ucuz atlatıyor. Sel, fakirlerin evlerini sularıyla doldurup harap ediyor; deprem, fukaranın konutunu yıkıp canını alıyor. Korona enfekte ederken zengin fakir ayırmıyor, aldığı canların sosyoekonomik konumları hakkında istatistiksel veriler de yok; ama bir araştırma yapılsa, sonucun sel ve deprem felaketlerinden farklı olmayacağını söyleyebiliriz.

COVID-19’un yine de en etkili yıkıma yol açtığı eğitim alanına ilişkin, tezimizi destekleyen somut verilerine sahibiz. Salgın, 20 Mart’tan bu yana dünya öğrenci nüfusunun %90’ını örgün eğitimin dışına attı. Örgün eğitime K12 kademe okullarının tümünü kapatan 120 ülke içinde Türkiye bu kademede en çok öğrenciye sahip.

Milli Eğitim Bakanlığı, ne yazık ki pandemi sürecinde eğitimi yönetemedi. Bakan Ziya Selçuk’un bu süreçte kamucu bir eğitim yönetimi koordine edebilmesi, eskilerin deyişiyle eşyanın tabiatına aykırıdır. Aykırıdır çünkü özel sektörden gelip kamucu bir yönet(iş)im kuramazsınız.

Bu tıpkı özel hastanecilikten gelip kamu sağlığını yönetemeyen Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın durumudur. Çünkü özel sektör her zaman kâr-zarar bilançosunu esas alarak çalışır; oysa kamu sağlığı ile kamusal eğitim, o bilançoya her zaman zarar yazar.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni de Recep Tayyip Erdoğan belediyecilikten getirmiştir. Kurulan ve Cumhuriyet’in kurumsallaşmış demokratik hükümet sistemine karşı bir türlü oturtulamayan, atanmışların seçilmişlerden yetkili olduğu bu ucube sisteme yakından bakın: Cumhurbaşkanı belediye başkanı, yardımcıları belediye başkan yardımcıları ve Cumhurbaşkanı’nın yakın çemberinde yer alan komisyonlar belediyelerin komisyonları hep birlikte Türkiye Belediyesi’ni yönetiyorlar! Belediye yönetim biçimleri, kentler için iyi, ama ülkeler için şekilde görüldüğü gibi kötüdür!

Bizim mahalleye dönecek olursak, eğitim bakanımız yüz yüze eğitime dönüşü, son olarak yarı yıl tatilini ikinci dönemin ara tatiliyle birleştirip 15 Şubat 2021’e öteledi. Ama sınav uygulamasından asla taviz vermeyerek bir kez daha kararlığını güçlü bir biçimde gösterdi: Dersler uzaktan sınavlar yakından yapılacak! Bu tam da “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?”dur!

Oysa bizim eğitim mahallesinin sakinleri, Ziya Selçuk muhtar olarak atanınca, eğitim sınav merkezli olmaktan kurtulma fırsatı yakaladı diye nasıl sevinmişlerdi. Çünkü Ziya Selçuk, Batılı eğitim uygulamalarını yakından izleyen bir entelektüeldi; makalelerinde ve konferanslarında alternatif pedagojileri referans alıyordu. Bu herkesi umutlandırmıştı. Eğitime erişimde yaşanan derin eşitsizliğin de farkındaydı üstelik ve Türkiye’nin bu gerçeğini sık sık dile getiriyordu.

Gerçi bu eşitsizlik sorunu karşısında çözümünün, dijital platform temelli eğitimi yaygınlaştırmak ütopyasıyla sınırlı kaldığını görünce, okuyup üflediği efsundan uyanıp onun özel eğitim patronu olduğunu anımsadık. Anımsayınca da bir kere daha kapitalizmin sert duvarına çarptık.

Geçen yıl LGS sınavının zamanında yapılması kararından milim taviz vermeyen Sayın Bakan, bu sene de aynı kararlığını sürdürüyor. Oysa Korona virüsünün yarattığı sorunları, eğitimi sınav odağından kurtarma fırsatına çevirmek konusunda güçlü olanaklar yakaladığı halde, bu konuda kılını bile kıpırdatmadığı gibi, sınav vurgusu ve ısrarıyla eşitsizliği derinleştirme doğrultusunda mesafe kat etti.

Özel öğretim kurslarına ve özel okullara tanıdığı ayrıcalıklarından (Buraya özel ders, sınavlara hazırlık yayıncılığı sektörünü de ekleyelim.) yararlanarak yüz yüze derslere devam eden sosyoekonomik bakımdan avantajlı ailelerin çocuklarıyla sadece bir kesiminin ulaşabildiği çevrimiçi eğitimle yetinen sosyo ekonomik bakımdan dezavantajlı ailelerin çocuklarını şimdi 04-25 Ocak arasında yüz yüze yarıştırıp sınayacak! Bu eşitsizliğin etkisi bu ders sınavlarıyla sınırlı kalmayacak kuşkusuz; etki daha da büyüyerek merkezi sınavlara eklenecek.

PISA ve TIMSS

Bütün bunlara rağmen emin olun, Bakanlık bundan bir başarı hikâyesi çıkaracak. Gücün, yani iktidarın böyle bir etkisi var, tıpkı uluslararası eğitim ölçmelerinde Türkiye’nin başarı grafiğini manipüle ettiği gibi.

Madem sınav odaklı gidiyoruz, lafı TMISS ve PISA gibi uluslararası ölçmelere getirmek istiyorum. Buraya gelmek istememin nedeni bu türden ölçmelere verdiğim değer değildir. Tersine bence bu tür ölçmeler, sosyal pedagojik verimlerle değil, kapitalist üretim sisteminin yararlılığı içinde girdi-çıktı dengesinin sağlanmasına yönelik uygulamalardır.

Bu tür ölçmelerin hiç de bilimsel bir pedagojiye dayanmadığının kanıtını sistemin kendisi ortaya koyuyor: Sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar okul, dershane, özel ve online derslerin genç ergenleri bunalıma sokup intiharlara sürüklediği Kore eğitim sistemi ile ödevlerin yasaklandığı, okul saatlerinin kısaltıldığı, hatta derslerin kaldırılıp okulun tek eğitim mekânı olmaktan çıkarıldığı ve eğitim sürecinin sosyal hayatın içine yayıldığı Finlandiya modelinin söz konusu ölçmelerdeki sonuçları farklı çıkmıyor.

Bu tür uluslararası uygulamaların kullanabileceğimiz, inkâr edemeyeceğimiz çok önemli göstergeleri yok değil. Bu sınavlarda yapılan anketlerde ailelerin sosyoekonomik ve sosyokültürel konumları ile çocuklarının akademik başarıları arasındaki ilişkinin somut olarak ortaya çıkması, eğitim politikalarını oluşturanlar için önemli ödevler olması beklenir. Ama olan hiç de bu değildir, onlar ne yazık ki akademik başarı sırasıyla ilgilidirler.

Mesela Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün Öğrenci Değerlendirme Programı PISA’nın ölçmesinde, “Okuma testinde Türkiye’nin puanı 423’ten 448’e yükseldi.” “Oh be!” demeden önce şu cümleyi de okuyun lütfen: “Bu ilerleme daha çok sosyoekonomik bakımdan avantajlı ailelerin çocuklarında görüldü.” Nerden baksan eşitsizlik! Ama bu yükselmeyi eğitim kurmaylarımız şöyle değerlendirdi: “PISA sorularını sınavdan önce öğretmenler aracılığıyla öğrencilere çözdürelim daha iyi sonuçlar alalım.” Yani resmi kopya! Bir kurnazlık da, artık bu “kurnazlık” kadar masum mu siz karar verin, fen liselerinden olması gerekenden daha çok, meslek liselerinden ise daha az öğrenci katarak başarı sırasını yükseltmek! Pes doğrusu!

En son rezaleti de birkaç hafta önce TIMSS ön raporu açıklanınca yaşadık. Milli Eğitim Bakanımız mutluluktan havalara uçtu. Haksız da değildi, 4 ve 8. sınıf öğrencilerinin matematik ve fen yeterliliklerinin ölçüldüğü bu sınavlarda, eğitim yöneticilerimiz için çok önemli olan sıralamada yukarılara doğru tırmandık! Gurur duyduk, ama “başarımız” yine eğitim kurmaylarımızın marifetiydi! Meğer hem daha fazla üst sosyoekonomik statülü ailelerin öğrencilerini hem 4. sınıf sınavlarına 5. sınıf öğrencilerini sınava dâhil ederek tırmanmışız basamakları!

TIMSS’te akıl yürütmede düşük, uygulamada yüksekmiş başarımız; yani bu “Ne iş olsa yaparım abi!” düzeyi. Bunu, öğrencilerimizin %80’inin orta ve alt yeterlik düzeyinde kalmaları da destekliyor. Ama Bakanımız, sevinç çığlıkları atıyor. Nasıl başarmışız biliyor musunuz? “Yeni nesil sorularla, öğretmen eğitimiyle, EBA’yla…” diyor.
Bir kere daha “Pes doğrusu!”

“Sınavların Sınadığı” için 2 yorum

  1. Muhteşem bir yazı; tespitler çok çok doğru, örnekler harika, vuruşlar öldürücü olmuş. Eline sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.