Furuğ’dan Sinemasal Bir Kara Şiir

İran ve Türkiye, Furuğ Ferruhzad ve Türkan Saylan… Bu iki güzel ülkenin, ikisi de aralık ayı doğumlu bu iki güzel insanını anmaya vesile olsun bu yazı.

Ev Karadır / Khaneh Siah Ast

Bu yazı, korkunç bir hastalık olan cüzzama (lepra) karşı 1976 yılında amansız bir mücadeleye giren, Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nı kuran, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’ne lepra konusunda danışmanlık yapan, Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi ve başkan yardımcısı, Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi’nin ve Uluslararası Lepra Derneği’nin aktif üyesi, Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurucusu, 21 yıllık Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimi, yaşamı boyunca kendini çağdaşlığa, bilime ve Atatürk İlkeleri’ne adamış Cumhuriyet kadını, akademisyen, yazar, eğitimci ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin eski Genel Başkanı, Kardelenlerin annesi Prof. Dr. Türkan Saylan içindir.

Furuğ Ferruhzad D: 29 Aralık 1934
Türkan Saylan D: 13 Aralık 1935

Neden Türkan Saylan içindir; çünkü bu yazının konusu Khaneh Siah Ast (Ev Karadır), kendisi gibi on parmağında on hüner olan, İran edebiyatının yalnız ve kederli şairi, yazar, oyuncu, ressam ve yönetmeni Furuğ Ferruhzad’ın, bu kez kamerayla yazdığı, Saylan’ın Türkiye’de kökünü kazıdığı cüzzam hastalığına dair etkili ve hüzünlü bir şiirdir!

Furuğ Ferruhzad

Furuğ, 20. yüzyıl Fars edebiyatının en güçlü kadın şairlerindendi. 29 Aralık 1934’te doğdu, henüz 16 yaşındayken evlendiği ve bir erkek çocuk (Kamyar) doğurduğu eşi Perviz Şapur’dan 18’inde ayrıldı. “Şiir benim tanrımdır… Gecem gündüzüm şiir düşünmekle geçiyor; kimsenin söylemediği yeni bir şiir, güzel bir şiir söyleyeyim diye… Mutluluk benim için güzel elbise, iyi yaşam ve iyi yemek değil… Şayet insanların elde etmek için çırpındıkları bu güzellikleri bana verseler ve karşılığında şiir söyleme yeteneğini benden alsalar, yaşayamam.” diyen şairin,yalnızlık temasının ağır bastığı ilk kitabı Tutsak adıyla 1952’de yayımlandı.

Klasik İran şiirinin geleneksel sesinden beslenerek ilerlediği yeni edebiyat çizgisinde özgün bir şiir kuran Ferruhzad, Acem şiirine kadın duyarlığı ve yaklaşımı kazandırdı. Erkek egemen İran kültürünün ve dönemin despotik Şah yönetiminin sosyal yaşamın ve kültürel etkinliklerin dışına attığı “kadın”ı şiirinin merkez teması haline getirmesi, kadın ayrımcılığını eleştirmesi, kadın haklarını savunması; kimi şiirlerinin erotik imgeler taşıması onu muhafazakâr rejimle karşı karşıya getirdi.

1957’de ikinci kitabı Duvar’ı yayımlayan Furuğ, 1958’de Gülistan Film Stüdyosu’nun sahibi öykü yazarı İbrahim Gülistan’la tanıştı. Duygusal bir yakınlaşmayı da barındıran bu tanışma, onun entelektüel yaşamına bir sıçrama ve şiirine yeni bir aşama getirirken ona sinemanın kapısını da açtı. 1962 yapımı, 21 dakikalık, tam bir kara şiir örneği olan Khaneh Siah Ast belgeseli işte bu tanışmanın ürünüdür.

1959’da üçüncü şiir kitabı İsyan’ı, 1964’te de Yeniden Doğuş’u yayımlayan Furuğ Ferruhzad, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına adlı şiir dosyasını tamamlayamadan, 1967’de henüz 32 yaşınayken bir başkasının ölümüne sebep olmamak için kendi ölümüne yol açan trafik kazasında hayata veda etti.

Ölümünden sonra çalışmaları Soğuk Mevsim adıyla yayımlandı. Michael Hillman, 1987’de yayımladığı Yalnız Kadın’da onun hayatını kaleme aldı ve şiirlerine yer verdi. Şiirleri ve yaşamı hakkında pek çok makale ve kitap yayımlandı, hayatını konu edinen film yapıldı. Şairin “Rüzgâr bizi götürecek” dizesi, İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi‘nin 1999 yapımı filmine ve Fransız müzik grubu Noir Désir‘in Le Vent Nous Portera adlı şarkısına ilham verdi. Ülkemizde Şebnem İşigüzel de Yaralarım Aşktandır, oyununda şairin hayatını konu edindi; tek perdelik, 75 dakikalık oyun büyük ilgi gördü.

Korku Kaynağı Cüzzam

Hansen basilinin yol açtığı, sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyen, özellikle de insandan insana bulaşıcılığı nedeniyle çok korkulan bir hastalık olan cüzzam (lepra) birçok edebiyat ve sinema eserine konu edildi. Bulaşısı uzun süreli yakın temas yoluyla olduğu düşünüldüğünden hastalık, hastaların toplumdan kolayca dışlanmalarına ve yalnızlaşmalarına yol açıyordu.

Cüzzam, İran’da 1920’lerde çok yayılmıştı. Sadece hastaları değil, yoğun bir korku kaynağı olarak toplumun tümünü etkiliyordu. Bu nedenle özellikle 1950’den sonra hastalıkla mücadele hız kazandı. Büyük arazilere cüzzam kolonileri (cüzzamhaneler) kuruldu, hastalar buralarda bir araya toplandı, doktor ve hemşireler hastalık konusunda eğitilerek bu kolonilerde görevlendirildi. Ülke genelinde 10 bin, cüzzamhanelerde 2 bin hasta bulunuyordu.

Şah Rıza Pehlevi’nin üçüncü eşi Farah Diba, ülkedeki cüzzam kolonilerine ziyaretlerde bulunarak hastalıkla mücadele kampanyalarına öncülük etti. Cüzzamlılar Yardım Derneği kuruldu. Bu kolonilerde biri de Tebriz’de 75 hektarlık bir araziye kurulan Bababağı Cüzzamhanesi’ydi.

Furuğ, evlat edindiği Hüseyin’le

Ferruhzad’ın Sineması

O dönemde, entelektüel tartışmaların mekânı olan Gülistan Film Stüdyosu’na, sıkıntılı bir zamanında sekretarya işleri için adım atan Furuğ, kısa bir süre sonra kameranın arkasına geçti. Ülke genelinde düzenlenen cüzzamla mücadele kampanyası kapsamında Gülistan Film, hastalıkla ilgili bir belgesel siparişi almıştı ve İbrahim Gülistan filmi Furuğ Ferruhzad’a önerdi. Sanatın birçok dalıyla ilgilenen şair, 1962’de bu kez kamerayla, Bababağı Cüzzamlılar Dinlenme Evi’ni anlattığı Khaneh Siah Ast (Ev Karadır) başlıklı o hüzün dolu “şiiri” yazdı.

Yardımcı yönetmen olarak görev aldığı belgesel türünde kısa film olan, 1958 yapımı Yek Ataş (Tek Ateş), Furuğ’un ilk sinema çalışmasıydı. Film Ahvaz’da bir petrol kuyusunda çıkan ve iki ay devam eden yangını kadraja alıyordu. Bu yangınla, İran’ın endüstrileşmesinin toplumsal yansımalarına ayna tutuyor; yangının dev alevleriyle tarlada çalışan işçilerin üstünde çay demlemeye çalıştıkları küçük ateş, devasa endüstriyel üretimin küçük üreticiyle karşıtlığını vurguluyordu. Özetle, her iki alandaki işçilerin çalışma koşullarına odaklanan İbrahim Gülistan’ın belgeseli, Hamid Dabaşi‘nin söylediği gibi, Furuğ ile epik bir anlatıma dönüşüyordu.

1961 yapımı “Ab u Germ” (Su ve Isı) belgeseli ise, Huzistan eyaletinin Abadan kentindeki sosyal hareketliliği, endüstriyel sıçramayı konu edinir. İki bölümden oluşan Su ve Isı belgeselinin “Isı” bölümünü Furuğ Ferruhzad, “Su” bölümünü ise İbrahim Gülistan çeker.

Her ne kadar Furuğ’a göre sinema görüntüyle (imge) şiir yazmak ise de kuşkusuz sinema ile edebiyat sanatı birbirine, burada söylendiği kadar yakın değildir. Çünkü edebiyat estetiğinde hikâye, sınırlı sayıdaki sözcükle sınırsız sayıda imgenin/görüntünün ortaya konmasıyla ilerlerken sinema, Lumiere Kardeşler’den beri hikâyesini doğrudan imgeyle/görüntüyle anlatmakta, yani imgenin kendisini temel anlatım aracı kılmaktadır. Bu nedenle bizim de yazı boyunca sinema ile şiiri yan yana getirirken meramımız, bu iki sanat arasında sadece etkilerinin gücü bakımından bir benzerlik kurmaktır.

Khaneh Siah Ast

Furuğ, film teklifini alınca küçük bir ekiple Bababağı Cüzzamlılar Dinlenme Evi’ne gider, orada hastalarla birlikte olur, onlarla vakit geçirir ve onların yaşamlarına, yaşam alanlarına ilişkin gözlemlerde bulunur. Yetişkin hastalarla çocukların bir arada barındığı cüzzamhanede, eşinden ayrıldığı için göremediği kendi öz çocuğunun hasretine evlat edindiği hastalardan birinin çocuğu Hüseyin Mansuri’yle katlanabilir.

(Hüseyin Mansuri’nin hikâyesi de Claus Strigel’in yönetmenliğini yaptığı, 2008 yılı Alman-Fransız ortak yapımı, 90 dakikalık “Ay, Güneş, Çiçek, Oyun: Gerçek Bir Peri Masalı” adlı belgesele konu olmuştur.)

Bir ucundan tuttuğu daha birçok belgesele edebi bir değer kazandıran Furuğ Ferruhzad’ın 21 dakikalık “belgesel şiir”i Ev Karadır, yönetmen ve senaryo yazarı olarak imzaladığı ilk ve tek sinema yapımıdır. Ev Karadır’ın mekânı Bababağı Cüzzamhanesi ve oyuncuları bu cüzzamhanenin hastalarıdır.

Filimden

Bilimin nesnelliği ile sanatın estetiğinin başarılı bir evlilikle bir araya getirildiği film, olgusal bütünlüğünü yan yana ilerleyen iki anlatıcıyla tamamlar: Birinci anlatıcı İbrahim Gülistan duygudan arınmış, kitabi ve nesnel bir sesle cüzzam hakkında bilimsel açıklamalar yaparak belgeselin/bilimin temsilini sağlar. İkinci anlatıcı Furuğ Ferruhzad duygu yüklü sesiyle cüzzam hastalarının iç dünyalarına yönelir. Bu dünyaları iyi-kötü, güzel-çirkin, varlık-yokluk, yücelik-aşağılık karşıtlığında hüzün dolu bir sesle, yer yer Eski Ahit’in Mezmurları’ndan alıntılarla kaynaştırdığı ve kendi şiir ezgisine dönüştürdüğü imge yüklü metinle sorgulayarak edebiyatın/şiirin temsilini elde eder.

Önemli ölçüde o dönem İran sosyolojisinin yansıması da olan filmin, rejimin hegemonya sınırları içerisinde kapatılmış, kıstırılmış, tecrit edilmiş İran toplumunu tasvir ettiğini söylemek zor değildir. Nihayet Ferruhzad’ın İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci’ye söyledikleri, cüzzam kolonilerinin ve cüzzam hastalarının sıkıştırılmış ve tecrit edilmiş İran toplumunun bir metaforu olduğunu göstermektedir:

Bertolucci: Öyle görünüyor ki siz cüzzam ve cüzzamlılar hakkındaki Ev Karadır filminizde, cüzzam meselesinden çok daha öte şeylerden bahsediyorsunuz. 

Ferruhzad: Bu çok doğal bir şey. Eğer ben sadece cüzzam hakkında bir film yapmak isteseydim bu film sadece cüzzam ve cüzzamhane meselesiyle sınırlı kalırdı ve haddinden fazla ciddi bir film olurdu. Ancak bu mekân benim için bir şeyin sıkıştırılmış, küçültülmüş, içinde var olan bütün hastalıkları, rahatsızlıkları ve alışkanlıklarıyla bu geniş dünyanın bir sembolü, bir örneğiydi. Bu filmi yapmak istediğim zaman bu ortama böyle bir gözle bakmaya çalıştım.” 

Bütün bunların yanında Ev karadır, hastaların yaşıyor olma içgüdüsünün etkili bir sunumudur. Bu etki ona 1962’de İtalya’da Belgesel Filmler Festivali’nde birincilik, 1963’te “Almanya’da Oberhausen Film Festivali’nde En İyi Film ödülü kazandırır.

Cüzzamın Yenemediği Güzellikler

“Çirkinliklerle” Savaş

Ev Karadır, İbrahim Gülistan’ın vicdanlı insanları “çirkinliklerle” mücadeleye çağıran sunumuyla açılır: “Bu dünyada çirkinlik kıtlığı yok. Eğer insanlar ona gözlerini kapatırsa, daha da çoğalırlar. Ama insan sorun çözücüdür. Bu ekranda çirkinliğin resmini, acı çekmenin tasvirini göreceksiniz ki önemsememek insafsızlık olur. İnsanlığa olan hürmetinizden, bu acıyı hafifletmek için bu çirkinliğe karşı savaşmalıyız. Bu filme esin kaynağı olan bu umuttur.”

Ve cüzzamlı bir kadın aynada kendini izlemektedir; ama izlediğinin sadece kendisi olduğu kuşkuludur. Zira toplumun tecritteki insanlarının davranışlarının diğer sağlıklı insanlarınkinden pek bir farkı yoktur. Sokakta boş boş dolaşan sağlıklı biriyle cüzzam evinde haftanın günlerini sayarak duvara vura vura aynı hareketleri tekrarlayan hastanın davranışı aynıdır. Furuğ’a göre her ikisinin de kendine ait sıkıntıları vardır.

Hemen ardından koloninin dersliğinde kitaptan sırayla tanrıya şükürler okuyan çocukların sesi biner görüntüye. Anne babasını ve tüm güzellikleri yarattığı, kendisine görebileceği gözler, yürüyebileceği ayaklar, çalışabileceği eller, işitebileceği kulaklar verdiği içindir bu şükür; ama onların tecrit edildikleri bu mekânda ne görebilecekleri bir mucize, ne gidebilecekleri dört duvar dışında bir mekân ne çalışabilecekleri bir iş ve ne de işitebilecekleri hoş bir melodi vardır! Sonra Furuğ’un hüzün dolu sesi yukarıda sözünü ettiğimiz ve çevirisini verdiğimiz şiirsel metne başlar: “Cehennemde kimdir tanrım sana şükürler diyor?…” Kamera izleyiciyi o çocukların iç dünyasına sokmak isteyerek sınıfta baş, omuz ve göğüs plan çekimlerle dolaşır.

Sonra aynı kamera ağır aksak ilerler ve ayağını yere vurarak bütün bedeni ve anlamsız seslerle ritim tutan biri, bir küçük bebek, yüzünün organlarını ve oranlarını kaybetmiş bir başka erkek, yüzü şişmiş bir kadın, sigara içen, parmakları yarım bir başka hasta, yürürken belli bir ritimle duvara vurarak haftanın günlerini sonra ayları da ekleyerek sayan, bunu durmadan tekrarlayarak, hayatın ve zamanın durağanlığını vurgulayan bir başkası… girer kadraja ve Furuğ, metne devam eder:  “Bir daha baharı göremeyeceğim,/ ama bu satırlar kalacak./ Beni buraya kader getirdi./ Kalbim acıdan çatlıyor.

Yine İbrahim Gülistan’ın soğuk ve uzak sesi; muayene, hastalara uygulanan tedavi görüntüleri eşliğinde cüzzam hastalığı hakkında bilgi verir. Yine Furuğ’un sıcak ve yakın sesi şiire devam eder. Film bu iki anlatıcının bilimi ve sanatı temsil eden, iki farklı etki yaratan anlatımlarının sarmalanmasıyla ilerler…

“Kullanabileceğim eller verdiğin için…”

“Ev Karadır”

Hastalar, çoğunlukla yakın çekimlerle hastalığın görünür hale getirildiği, fotoğraf etkisi yaratan kısa görüntülerle aktarılır. Tavuklar, kuşlar, köpekler girer görüntüye, onlar da hastalar kadar mutsuz ve hüzünlüdür: Bebeğini emziren bir anne, yavrusunu ağzıyla taşıyan bir köpek… Çocuklar koşar oynar, kimi kürekten atına biner kimi bir hastanın değneğini alır… Taşla oynayan ve taş oynayan hastalar… Taşı yamuk, eksik, kesik parmaklarıyla tutmakta zorlanır… Cüzzam evindeki hastalar artık tanıdıktır, tanıdık görüntüleri akar gider: İp eğiren, taş oynayan, pamuk diden, ip saran, beşik sallayan, tıraş olan, arkadaşının saçını tarayan cüzzamlı kız çocuğu; makyaj yapmış cüzzamlı kadınlar, izleyiciye kabullenilmiş güzellik algısını sorgulatarak bir düğün eğlencesinde müzikle ritim tutarlar… Görüntüler, bahçede top oynayan cüzzamlı çocuklardan geçerek sınıfta kitaptan okuyanlara ve onu dikkatle izleyen öğretmene bağlanır.

Öğretmen: Bize anne ve baba verdiği için Allah’a neden şükretmeliyiz? Sen söyle!

Öğrenci: Bilmiyorum, annem babam yok!… Diyalog can yakarak devam eder:

-Bana dört tane güzel şey söyle.

-Ay, güneş, çiçekler, oyun.

-Bana üç çirkin şey söyle.

-Eller, ayaklar, baş.

-İçinde “ev” sözcüğü geçen bir cümle yaz.

(Hastalar kalabalık bir halde bahçeden çıkışa yürürler, ama kapı yüzlerine kapanır; kapanırken de üstündeki yazı okunur: “Cüzzamlılar Evi”)

Hasta bir süre düşündükten sonra kara tahtaya beyaz tebşirle yazar: “Ev karadır.”

Biz de ak kâğıda kara yazıyla yazalım: Aydınlatmak “aydın”ın görevidir!


Khaneh Siah Ast: Ev Karadır
Ev Karadır filminde Furuğ Ferruhzad’ın seslendirdiği metin, Haşim Hüsrevşahi’nin çevirisiyle:

“cehennemde kimdir tanrım sana şükürler olsun diyor? 
cehennemde kimdir?
senin adını ey yücelerin yücesi şarkılayacağım,
senin adını on telli utla çalacağım
çünkü çok tuhaf ve korkunç yapılmışım.
kemiklerim senden saklı değildi gizlide oluşuyorke
ve ben yerin en dibinde biçimleniyorken…
senin defterinde benim bütün organlarım yazılmıştır                                                                                                                     
ve senin gözlerin benim ceninimi görmüştür.
ey yücelerin yücesi!
senin gözlerin benim ceninimi görmüştür.
  
dedim keşke benim de güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, 
uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. 
uzak bir yerlere gitseydim ve çölde yuva kursaydım.
şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara,
çünkü yeryüzünde zorluklar ve şirretler gördüm.
  
dünya boşunalığa gebe kalmıştır ve zulmü doğurmuştur.
senin gücünden nereye kaçarım,
senin buradalığından nereye giderim?
sabah yelinin kanatlarını alsam
ve denizin en ücra yerine konsam,
orada bile senin ellerinin ağırlığı üzerimde olacak.
bana avarelik meyi içirmişsin.
ne denli korkunçtur senin işlerin!
ne denli korkunçtur senin işlerin!
  
kendi ruhumun acısından söz ediyorum,
kendi ruhumun acısından söz ediyorum!
suskunken gün boyu süren naralarımda  
ruhum çürüyordu.
benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa!
çöllerin saka kuşu gibi,
harabelerin baykuşu olmuşum!
ve bir serçe gibi çatıda oturmuşum yalnız.
boca olmuş su gibiyim
ve çok eskiden ölmüşler gibiyim
ve kirpiklerimde ölümün gölgesi var! 
kirpiklerimde ölümün gölgesi var             
terk et beni,
beni terk et!
çünkü günlerim nefes gibidir.
terk et beni,
dönüşü olmayan yere gitmeden önce,
o koyu karanlık ülkesine…
  
aaah tanrım!
kendi kumrunun canını vahşi hayvanlara bırakma…
benim hayatımın rüzgâr olduğunu anımsa
ve boşunalık zamanını benim payım kıldığını anımsa.
ve çepeçevremde şenliğin şarkıları
ve değirmenlerin sesi ve ışıkların aydınlığı yok olmuştur
  
ne mutlu şu anda ektiğini biçen ekincilere;
elleri başakları koparmakta olan ekincilere…
gelin çıkışı olmayan çölde şarkı söyleyeni dinleyin,
kollarını açıp ‘Eyvahlar olsun bana!
çünkü ruhum irinlerim nedeniyle bilinçsiz kalmıştır!’
diyenin şarkısını.
  
ve sen ey kırmızıyla kuşanan
ve altınlarla süslenen
ve gözlerine sürme çeken gündüzlerin unutulmuşu!
kendine boşuna güzellik verdiğini anımsa
çıkışı olmayan çöldeki şarkıdan dolayı!
ve seni küçük gören dostlarından dolayı…
  
eyvahlar olsun bize
zira gündüz zeval bulup sona ermekte
ve akşamın gölgeleri uzamakta
ve bizim varlığımız, kuşlarla dolu kafesler gibi,
tutsaklığın iniltileriyle dolup taşmakta.
  
aramızda ne zamana kadar süreceğini bilen yoktur…
hasat mevsimi geçti ve yaz bitti
ve biz kurtulmadık.
kumrular gibi insaf için inleriz ve yoktur…
  
aydınlığı bekleriz ve şimdi zifiri karanlıktır
ve sen ey sevginin soluğu seni ileri süren taşkın nehir…
bize doğru ak!
bize doğru ak…” 

“Furuğ’dan Sinemasal Bir Kara Şiir” için 5 yorum

  1. Yazının tamamını okudum,yüreğine sağlık cok duygulandım en çok da ev karadır şiiri beni duygulandirdi gün gelecek bu korona günlerinin öyküleri şiirleri ve romanları yazılacak filimleri cekilecek yüreğine sağlık güzel dostum, iyi ki seni tanımışım kal sağlıcakla öptüm…

  2. Teşekkür ederim Pala. Yüreğine sağlık. Çok duygulandım. Anladım ki, şiir yer, zaman ve olgu ile birlikte verildiğinde daha yüce duygular uyandırıyor.
    Selamlar, sevgiler..

  3. Çok güzeldi. Hem bilgi, hem duygu yüklü. Bu yazıların derleneceği kitabı ben de bekliyorum bilesin. Sevgiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.