Dilin Aynası

Dilimiz, duygu ve düşüncelerimizdir.

Anatomik olarak modern insanın 160 bin yıl önce ortaya çıkmasıyla, dille iletişimin başladığını söyleyen araştırmacılar, insanların simgelerle iletişim kurmak için gerekli olan karmaşık beyin yapısına ancak o zaman sahip olduğunu öne sürüyorlar. Biz insanlar, 160 bin yıldır sözlü ya da yazılı, birbirinin aynısı olamayan kim bilir kaç cümle kurduk? İşte size, o zamandan beri kurduğumuz katrilyon kere katrilyon tane cümleden farklı, ilk defa duyacağınız/okuyacağınız, buna karşın kolayca anlayabileceğiniz bir cümle: “Köhne bir kitapçıda kınalı saçlı bir kadın, hüzünlü bir ifadeyle mavi kaplı kitabı işaret ediyordu.”  

Daha önce hiç rastlamadığınıza emin olduğum bu cümleyi kurmamı olanaklı kılan, Alman dilbilimci Walter Porzig’in “mucize” dediği dildir ve dil, sınırlı sayıda sözcüklerle sınırsız sayıda hayaller ve cümleler kurulmasına olanak tanır.

Göktürk Yazıtları

Peki, dile neden gereksinim duyuyoruz? Bunun en genel ve geleneksel yanıtı “İletişim kurmak, bilgi aktarmak için.”dir.  Aritoteles’ten beri dilin düşünceyi yansıtan bir araç olduğu biliniyor, ama dilin bu araçsallığının ötesinde düşünceyle çok daha organik bir ilişkisi olduğu da biliniyor. Alman filozof ve dilbilimci Wilhelm von Humboldt ise “Bir topluluğu, bir kültürü anlamanın en temel yollarından biri o topluluğun dilini incelemektir.” diyor ve biz “topluluğu”n yanına “kişiyi” de ekliyoruz.

Dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak için bir öğrenciyi soru çözerken gözlemek gerekir. Descartes’in, Davidson’un, Leibniz’in hatta Chomsky’inin, düşünce-dil ilişkisi konusundaki görüşlerini doğrularcasına düşüncesini konuşarak oluşturur. Bir yandan çözümü yazarak ortaya koyarken sözle de tekrar eder: “Evet, buraya alfa dersem buraya da beta demeliyim. Alfa artı betanın 90 derece olduğunu biliyoruz. O zaman şuradaki 90 derecenin bir kısmı alfaysa diğer kısmı da beta olur…” Bilgi yarışmasındaki işitme engelli yarışmacının, soruyu okuyanı işitme cihazı yardımıyla duyduğu halde yazılı soruyu anlamak için işaret diline çevirerek okuması çok öğreticiydi. Yani biz insanlar, dille düşünüyor ve düşüncelerimizi dille ortaya koyuyoruz.

Gerçekten dil aynasında, en çok düşünce ve duygunun yansılarını görüyoruz. İçtepilerini saklamakta usta tiyatro ve sinema oyuncuları özellikle duygu yansılarını, gizleyebilir; ama biz bunu başaramayız. Çalışmalarının ana teması düşünce ile dil arasındaki ilişki olan Rus Psikolog Lev Semonovich Vygotsky, bu yüzden olsa gerek “Güneşin suda yansıması gibi insanın duyguları sözcüklerde yansır… Anlam yüklü bir sözcük bilinçaltının küçük bir evrenidir.” diyor.

Örneğin, bir yakınınızla “Ramazan Bayramınız mübarek olsun!” diyerek mi, yoksa “Şeker Bayramınız kutlu olsun!” diyerek mi bayramlaşıyorsunuz? Evet, dil bize aynı anlamı farklı biçimlerde iletmenin olanaklarını sunuyor; ama aynı anlamları ileten farklı biçimleri tercih edenlerin arasında çok derin kültür, değer ve duygu ayrımı bulunduğunu görmek gerekiyor: İlk ifade sahibinin bu dinsel ritüele verdiği önem, ikincininkinden daha fazladır. Bir sözcükle bile kişinin, siyasi yelpazede sağda mı solda mı olduğunu anlamak çok kolaydır: Sağcıysanız “cevap” dersiniz, “Allah” dersiniz; solcuysanız “yanıt”, “Tanrı”! Çünkü dilin bu sembolleştirme özelliği yaşadığımız evreni algılama, yorumlama biçimimizle yakından ilgilidir.

Eşanlamlı iki sözcükten birini seçtiğimizde başka, diğerini seçtiğimizde başka bir şey anlatmış oluyoruz. “Milliyetçi” dediğimizde daha bir millet yanlısı, “ulusalcı” dediğimizde üst kimliğe vurgu yapıyoruz. “Türk edebiyatı” dediğimizde “Türk” edebiyatçıların oluşturduğu ulus karakterli bir edebiyatı vurgularken; “Türkçe edebiyat” dediğimizde Türkçe yazmış, farklı milliyetten yazarları da ekliyor; ama ulus ile edebiyat arasındaki bütünlüklü ilişkiyi görmezden geliyoruz. “Hanım” ya da “bayan” dediğimizde cinsiyetçi kültürümüz, “kadın” dediğimizde eşitlikçi yaklaşımımız önen çıkıyor. “Bacı”yla kırsal, “kızkardeş”le kentsel kültüre eklemleniyoruz. “Rahmetli oldu” dersek dindar, “geberdi” dersek kindar, “öldü” dersek seküler bir kültür içinde olduğumuzu ele veriyoruz. “Engelli” ve “özürlü” farklı kültür seviyemizi, “Amerikan salatası”, “Rus salatası” ise farklı dış politik görüşümüzü yansıtıyor.

Dilbilim

Dil, bir topluluğu birleştirip ulus da yapıyor, politik bir manipülasyonla o ulusu bölüp kamplara da ayırıyor! Örneğin iç politikada şöyle ayrışıyoruz: “CeHaPe”, “Ak Parti”, “PeKaKa” ve “Esed” diyorsak iktidar partisine; Türkçenin kurallarına uyarak “CeHePe”, “AKePe”, “PeKeKe” ve “Esad” diyorsak muhalefet partisine yakınız!

Atatürk ve Cumhuriyet’e olan duygu ve düşüncelerimiz de dil aynamıza yansıyor: “Gazi”, “Mustafa Kemal” ya da “Gazi Mustafa Kemal” diyorsak, ulusal önderin sadece kurtuluştaki; “Mustafa Kemal Atatürk” diyorsak hem kurtuluş hem de kuruluştaki varlığını ve yararlığını kabul etmiş oluyoruz. “İki ayyaş”, “Cumhuriyet kapanması gereken bir parantezdir.” “Reklam arasıdır.” dersek, zaten hiçbir şeyi gizlemiş olmuyoruz!

23 Nisan’ı üç türlü değerlendiriyoruz: “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diyenler, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurtuluştan sonra laik bir devlet yönetimi öngördüğünü ve onu geleceğe nasıl taşıyacağını bir bütünlük içinde ifade ediyor; sadece “Ulusal Egemenlik Bayramı” diyenler olguyu tarihselliği içinde sınırlıyor, aydınlık bir geleceğe açık ucuyla pek ilgilenmiyor; “Çocuk Bayramı”yla yetinenler ise, apolitik bir şenliğe yöneliyorlar.

Ama hiçbiri dilin aynasından kaçamıyorlar!

“Dilin Aynası” için 6 yorum

  1. Ellerine sağlık Sayın Pala, teşekkür ederim bu güzel ve aydınlatıcı yazı için. Ancak parti adlarının söylenmesi ile ilgili kısma katılmıyorum.
    Selamlar sevgiler.

  2. Emeğine yüreğine sağlık Öğretmenim. Çok güzel, öğretici bir yazı olmuş. Teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.