Dil Savunması

Ağzımızı Korona’yla açıp Korona’yla kapattığımız bugünlerde herkes, bu virüse çok büyük bir işlev yükleyerek, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyor. Bazıları da Korona’dan sonra sosyal adaletin daha yaygın bir değer olarak benimseneceğini, kapitalizmin önemli dayanaklarını yitireceğini ifade ediyor. Virüsle kapitalizmin yıkılıp sosyal eşitliğin sağlanamayacağını çok yakında görür ve belki o zaman sosyal ilişkilerin ekonomik altyapısını değiştirmenin sağlam yollarını buluruz.

Böyle bir ham hayale dayalı değişimi bir kenara bırakarak, bilimden salt teknolojinin, teknolojiden de yalnızca iletişim araçlarının anlaşıldığı bir zamanın içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Uluslararası dengeler çalkalanıp yeniden durulur, postmodern bir kurguyla bilinçlere liberalizm yeniden kazınırken, gelişmelerden yaşamın her alanı derinden etkileniyor. Bu gelişmenin yaşama, kültüre, sanata, yazına ve giderek dile doğru genişleyen egemenlik alanında ortaya çıkardığı yeniden yapılanma mücadelesi yer yer sıcak çatışmalara dönüşüyor.

Böyle bir ortamda iletişimin en temel aracı olan dil, karşı karşıya duran her güç için daha büyük bir önem kazanıyor. Liberal kültürün, toplum ve birey üzerinde egemenliğini kurarken dil aracına müdahale etmesi kaçınılmazdı. Bu nedenle kültürel, hatta bilimsel biçimlenişini postmodernizm ile estetize eden bu gelişme, dilin tarihi dönemeçlerinde oluşturduğu özünü boşalttı. Dil bir yandan kültürsüzleştirildi, bir yandan da yapısal bozulmalarla bağlamsızlaştırılıp salt bir şifreler dizgesine indirgendi.

Dile yönelik bu son saldırıyla Türkçe, tarihinde ikinci bir yabancı dil kuşatmasıyla yüz yüze geldi. Arap ve Fars kültürünün “münevver” katında ve daha çok sözcük düzeyindeki kuşatmasını Cumhuriyet Devrimi ve onun ürünü TDK ile önemli ölçüde aşan dilimiz; bugün de yeni liberal kültürün ve sosyal medyanın da yarattığı koşullarda daha yaygın bir bozulmayla karşı karşıya. Üstelik bugün TDK de Türk – İslam senteziyle Türkçenin karşısında, hatta birçok resmi mecrada Osmanlı ve Osmanlıca hayranları da…

Tarih boyunca Uzakdoğu, İslam ve Batı kültürlerinin yukarıdan aşağıya etkisi altında kalan toplumumuzda aydın, bu etkilenmeye en açık noktada duruyordu. Oysa geniş halk kitleleri bu etkilere uzun süre direnebilmişti. Bu nedenle aydın (devlet) ve halk dili arasındaki farklılaşma yüzyıllar boyu sürmüştü. Kuşkusuz bu farklılaşma, son çözümlemede bir yaşayış, duyuş, düşünüş kopukluğuyla da ilgiliydi. Böyle bir kopukluk yukarıdan aşağıya bir kültür akışına da engel olmuş, yanı başında iletişimsizliği de getirmişti. Bu nedenle halk Türkçesi ile aydın Türkçesi uzun süre iki ayrı dil gibi yan yana durabildi.

Ancak Cumhuriyet Devrimi’nin ilk yıllarında uluslaşma ve halklaşma hareketi topluma yayıldıkça dildeki iletişim ağının bunca yaygınlaşması, aydınla halk arasındaki kültürel kopukluğu değilse de dilsel ayrılığı büyük ölçüde ortadan kaldırdı. İletişim araçlarının bu dilsel yakınlaştırması yanında, giderek egemen bir duruma yükselen Batı merkezli ideolojinin kültürel kuşatması var. Kültürel kuşatma da dar anlamda dilsel bir kuşatmadır. Öyle ki yeni ve içeriksiz kavramlar, nedensizlik içinde gerçekleşen anlam kaymaları karşısında halk dili, kurulu yapısını korumakta güçlük içindedir.

Sözünü ettiğimiz kültür ve ideolojinin taşıyıcısı olan, en geniş kapsamıyla toplumsal iletişim araçlarında somutlaşan ve “medyatik” diyebileceğimiz bu dil; reklam metinlerinden radyo-televizyona, gazetelere ve özellikle sosyal medya iletişimine, bozularak genişleyen bir alanla örtüşmektedir. Kısacası 1980’lerle birlikte hızla yükselen değerlerin siyasal ve kültürel planda taşıyıcısıdır bu “sosyal medyatik” dil.

Bu dil, kültürel ve toplumsal kaynaklar bakımından şu özellikleri göstermektedir:

Birincisi; yalın, kısa, sığ ve eksiltili bir sözdizimsel yapısı vardır. Bu yönüyle düşünce üretme ve bunu sistemleştirme olanaklarından uzaktır. Sözcük dağarcığı son derece sınırlı olduğundan salt tepki iletmeye uygun ve günlük yaşayan, edilgin bir kitleye denk düşmektedir.

İkincisi; sözcükler temel, yan ve mecaz anlamlarıyla ilişkisini kesmekte ve zengin anlamlandırma olanaklarını yitirmektedir. Bu yönüyle kodlaşma eğilimi içine giren sözcükler, geleneksel ve kültürel bağlamlarından kopmaktadır.

Üçüncüsü; yatay bir çoğalmaya uygunluğuyla hızla kitleselleşebilen popüler bir söylem oluşturmaktadır. Bu nedenle üretimsel bir etkinliğe değil, güncel yaşantılara ve tüketimsel bir etkinliğe uygun düşmektedir.

Dördüncüsü; sözcük yapısı, sözdizimi ve söyleyiş bakımından dilimiz, ölçünlü Türkçeden hızla uzaklaşmakta, yabancı dillerden sözcüklere açık ve yabancı köklerden sözcük türetme eğilimindedir.

Böyle bir dilin ideolojik kaynaklarını görmek ve bununla mücadele etmek, başta eğitim kurumları olmak üzere, kendini ülkesine borçlu ve sorumlu hisseden her aydının görevi olmalıdır. Ne var ki dilde yabancı unsurları zenginlik saymak, dil alanında öncülüğü demokratik kültür adına yadsımak; halk dilini yönsüz benimsemek, “yaşayan Türkçe” örneğindeki gibi mazeretler de dil savunmasının hedefleri içindedir. Sadece bir dili değil; edebiyatı, sanatı, kültürü ve Cumhuriyet’i savunmaktır bu.

Dil savunması, yurt savunmasıdır çünkü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.