Hayatla Sanatın Ortasında

The Red Shoes / Kırmızı Pabuçlar

Tunca Arslan’ın Yeni Sanat’ın Aralık 1973 tarihli sayısından aktardığı, sinema yazarı Mehmet Kılıç gibi “Sinema da öyle… Burjuvazinin kendini eğlendirmek için icat ettiği bir şey, onu da sevmiyorum…” (Eleştirmenleri Vurun, 2017) diye düşünüyorsanız, ne bu filmi seyredin ne bu yazıyı okuyun!

Filmin orijinal afişi

70 Yıl Önce

Sinemada Sanat temalı filmleri hem ulusal kaynakları hem konuları hem de türleri bakımından çeşitlendirip zenginleştirmek istiyoruz. İtiraf etmeliyiz ki bu çoğu zaman kolay olmuyor. Sanat türlerini konu edinen filmlere baktığımızda çok büyük bir çeşitlilik göremiyoruz; ama filmlerin özellikle ulusal kaynakları bakımından Avrupa sinemasının öne geçtiğini söyleyebiliriz. Ne güzel ki, ekonomiyle birlikte kültürel egemenliğin de eksen değiştirdiği günümüzde, gür bir ırmak gibi akan “Üçüncü Sinema”nın sesi artık her yerden çok daha rahat duyuluyor.

Her genellemenin birçok önemli örneği ve ürünü dışarıda bırakacağını saklı tutarak söyleyecek olursak, ikinci büyük savaş sonrası dünya sinemasında, yer yer ortak kümeler oluştursa da üç farklı eğilim öne çıkıyordu: Birinci olarak, ABD’de sinema endüstrisinin Hollywood patronları ve New York sermayedarları televizyona kaptırdıkları pazarlarını geri alabilmek için “star sistemi”ni ve “gösteri sineması”nı yeniden inşa etmeye çalışıyorlardı. İkinci olarak, Avrupa’da İtalyan Yeni Gerçek ve Fransız Yeni Dalga sinemacıları küçük bütçelerle yetinerek “auteur (yönetmen) sineması” ile daha kişisel ve sanatsal filmlere yöneliyorlardı. Üçüncü olarak da Sovyetler’de yönetmenler, kameralarını daha çok toplumun çatışmalı mekânlarında ve halktan insanların arasında dolaştırarak sosyal iletilerini üst düzeyde bir estetikle kaynaştırmaya çalışıyorlardı.

Öte yandan bir ve ikinin ortak kümesinde yer alan Birleşik Krallık, ABD’li yapımcıların işbirliğiyle yerli yönetmen ve oyunculara dayanarak ulusal sinemasına yer açma mücadelesi veriyordu. Amerika ve Avrupa’da savaştan sonra evlerine dönen askerler, görece refah döneminin “Baby Boomer” (Bebek Patlaması) kuşağının tohumlarını atıyor, bebekleriyle birlikte eve kapanan anneler televizyonla yetiniyor, sinema salonları boş kalıyordu. Böyle bir ortamda sinema sektörü, siyah – beyaz televizyona karşı üç renk matrisini ustaca üst üste koyarak elde ettikleri renkli görüntülerle, küçük ekrana karşı dev sinema perdeleriyle ve televizyonun sınırlı çekimlerine karşı heyecan verici seyirlikler, tarihi filmler ve gösterişli müzikallerle rakip olabilirdi ancak. William Wyler’in Ben-Hur’u (1959), Joseph Mankiewicz’in Cleopatra’sı (1963) gibi filmlerle sinema yeni bir sıçrama sürecine girdi.

The Red Shoes

En azından film politikalarını önemli ölçüde ABD’nin tüm Avrupa’ya yaydığı kültürün etkisi altında belirleyen İngiltere’de böyle oldu ve Hollywood’un gösteri sineması Avrupa’nın sanatsal kaygısını da hesaba katarak belli bir sentez oluşturdu. İşte bu ayki Sinemada Sanat filmimiz bu sentezin unutulmaz örneklerinden biri: The Red Shoes (Kırmızı Pabuçlar). 1948 İngiltere yapımı film, Türkiye’de Periler Dünyası adıyla da gösterilmişti. Kırmızı Pabuçlar, Michael Powell ve Emeric Pressburger ikilisinin birlikte kotardıkları, gösteri sinemasının önemli filmlerinden biri. The Archers film yapım şirketinin bu iki ortağından Powell, figüranlıktan set tasarımına birçok alanda sinemanın çilesini çektikten sonra yönetmenliğe demir atmış bir İngiliz. Pressburger ise gazete yazarlığından senaristliğe geçen, faşizm fırtınasının Almanya’dan Paris’e ve sonra da Londra’ya savurduğu Macar sinemacı.

1939’da birlikte çalıştıkları ilk filmleri The Spy in Black’tan (Siyah Casus) sonra 1951 yapımı The Tales of Hoffmann’dan (Hoffmann’ın Masalları) geçerek 1957’de çektikleri son film olan Night Ambush’a (Gece Pusu) giden ortaklıkları sürecinde, uyumlu çalışmaları konusunda “Ne söyleyeceğimi ben söylemeden bilir, hatta benden önce düşünürdü!” diyen Pressburger daha çok senaryoda yoğunlaşırken Powell, yönetmen koltuğunu işgâl etmiş. Ancak ikili, Kırmızı Pabuçlar’a hem yapımcı hem senarist hem de yönetmen olarak ortak imza atmış. İnsan tutkuları üzerine önemli bir film olan Kırmızı Pabuçlar, Kuğu Gölü Balesi’nin üstünde ilerleyen, “masum beyaz kuğu-şehvetli siyah kuğu” çatışmasıyla örülü, psikolojik gerilimin öne çıktığı, Darren Aronofsky‘nin yönettiği Black Swan’a (Siyah Kuğu, 2010, ABD) esin kaynağı olmuş.

Karakterlerin yer yer yapaylaşan teatral hareket kalıplarını ve klasik tiyatro tekstlerindeki kitabi ifadelerle dolu diyaloglarıyla sarsılan doğallığını bir kenara bırakırsak, filmi bale estetiğinin çerçevelediği kurgu içinde başarılı buluruz.  Filmi, sanat ile hayat arasına sıkıştırılmış bir insanın teslim olduğu mecburiyetle sürüklenişi, dönemine göre yaratıcı düşüncelerle tasarlanan sekansları ve özellikle de göz dolduran dans performanslarıyla anabiliriz. 1940’ların son yılları için teknik olarak avangart uygulamaların örneklerine sahip olan Kırmızı Pabuçlar’ın bu başarısında, sinemanın birçok alanında emek vermiş görüntü yönetmeni Jack Cardiff’in, kurguda Reginald Mills’in ve özgün müzikte Brian Easdale’nin payını teslim etmek gerekir.

Müzik, dans ve dramayı sinemanın anlamlandırma olanaklarıyla birleştiren ve iyi bir ekip çalışması olan filmin, 1949 Oscar’ında Hein Heckroth ile Arthur Lawson’a En İyi Sanat Yönetimi ve Dekor Akademi Ödülü’nü; Brian Easdale’ye de En İyi Özgün Müzik Akademi Ödülü’nü ve yine aynı yıl En İyi Müzik Altın Küre Ödülü’nü getirmiş. Ayrıca üç Oscar ile birer BAFTA ve Altın Küre adaylığı olduğunu da eklemekte yarar var. Bu başarıda görüntü yönetmeni Jack Cardiff’in, döneminin ulaştığı sinemasal anlatım düzeyine kafa tutan sinematografisini unutmamak gerekir.

Lermentov’un kompozitör Julian Craster’e anlattığı Andersen’in Kırmızı Ayakkabılar masalı:

“… bir çift kırmızı ayakkabı. Hikâye, onu mahvedecek bir amaç uğruna, bir çift kırmızı ayakkabı ile dansa katılmak isteyen bir kızı anlatıyor. Kız ayakkabıları alır dansa gider. Başlarda her şey güzel gitmekte ve kız oldukça mutludur. Akşamın sonunda küçük kız yorgun düşer ve evine gitmek ister. Ama kırmızı ayakkabılar yorulmamıştır. İşin aslı kırmızı ayakkabılar hiç yorulmamaktadır. Kızı sokaklarda, dağlarda, bayırlarda, tarlalarda, ormanlarda gece gündüz dans etmeye zorlar. Zaman akar gider, zamanla birlikte sevgi akar gider, hayat akar gider… Ama kırmızı ayakkabılar dans etmeye devam eder. Hikâyenin sonunda ne olur? Kız ölür…”

 Masaldan Baleye

Kırmızı Pabuçlar filmi tematik olarak üç katlı bir sanatsal gerçekliğe dayanıyor. En altta Danimarkalı şair ve yazar Hans Christian Andersen‘in 1845 yılında yazdığı aynı adlı peri masalı Kırmızı Ayakkabılar var. Bu kurgu masal, Lermentov Balesi’nde müzik, koreografi ve dans ile bir bale yapıtı olarak işleniyor ve bu ikinci sanatsal dönüştürme oluyor. Kırmızı Pabuçlar filmi de bu süreci ve süreçteki ilişkileri hayat-sanat bağlamında konu ediniyor ki bu da üçüncü katta bir sanatsal ileti ortaya koyuyor. Yani bir sanat ürününü (masalı) konu edinen bir sanat ürününü (baleyi) konu edinen bir sanat ürünü (film) söz konusu. O zaman en alttan başlayalım: Babası büyük umutlarını gençlik yıllarında bırakmış bir ayakkabı tamircisi olan Danimarkalı düş avcısı, şair ve yazar Andersen, hayatı boyunca bir şarkıcı, dansçı ya da aktör olarak ün yapmak için çırpınmış, sonunda genellikle mutlu sonla kapanan halk masallarının tersine, hüzünlü bir sona giden peri masallarının yazarı olarak ünlenmişti. Günlük yaşama dair gözlemleri, yaşanmış olaylara göndermeleri, mekân ve karakterlerindeki gerçekçiliği kafasında sürekli ürettiği fantastik ögelerle birleştiren yazar; sözlü gelenekten derlemek yerine oturup yazdığı masallarıyla insani yönsemelerin altını çizmişti. Kibritçi Kız, Kurşun Asker, Çirkin Ördek Yavrusu, Kralın Yeni Giysileri gibi insanı insan yapan değerleri vurgulayan, bugün bile sadece çocukların değil yetişkin okurların da zevkle okuyup eğitildiği eserlerdir. 

Kırmızı Ayakkabılar, Andersen’in sadece okunmakla kalmayıp birçok farklı sanat türüne, filmimizin konu edindiği baleye de esin kaynağı olan masallarındandır.  Filmden devam edecek olursak, Lermentov Balesinin ihtiraslı, acımasız ve otoriter emprezaryosu (yönetmeni) Boris Lermontov (Anton Walbrook), bu masaldan bir bale yapmak isteyince, kumpanyanın kompozitörü Julian Craster’e (Marius Goring) büyük bir heyecanla masalın/balenin konusunu anlatır ve ondan, daha önce yazdırdığı müziklerini gözden geçirip düzenlemesini ister.  Balenin koreografisini, kumpanyanın başarılı koreografı Grischa Ljubov (Léonide Massine) yapacaktır.

Baleden Sinemaya

Filmin odağında masaldan uyarlanan Kırmızı Pabuçlar Balesi yer almaktadır. Balenin öncesinde, hazırlıkları sırasında ve sunumundan sonra yaşananlar, duygusal gerilimlerle örülü bir hikâye olarak filmin temel anlatısını oluşturur.  Senaryoda, masalın ve balenin konusu olan bu hikâyeye paralel bir olay örgüsü kurgulanmıştır. Masalın kahramanı öksüz ve yoksul küçük kızın kırmızı ayakkabılarda somutlaşan dans tutkusu, masal kızıyla, filmin ana karakteri olan balerin Victoria Page (Moira Shearer) için ortak bir son hazırlar.

Filmden Bir Sahne

Tanınmış bir ailenin kızı olan Vicky (Victoria Page), halasının verdiği partide kibirli bale yönetmeni Boris Lermentov’la tanıştırılır. Kendisi için balenin din gibi etkili bir şey olduğunu söyleyen Lermentov, Vicky’ye “Neden dans etmek istiyorsun?” diye sorar. Genç kız soruyu soruyla yanıtlar, ama yanıt soranı da fazlasıyla ikna etmiştir: “Siz neden yaşamak istiyorsunuz?” Önceleri bu genç dansçıyı küçük gören Lermentov, bu yanıtı unutmaz ve bir süre sonra onun dans yeteneğine duyarsız kalamaz. Yönetmen, kumpanyanın hazırlamakta olduğu Kırmızı Pabuçlar Balesi’nde baş balerin olarak Victoria Page’yi düşünür. Önceki baş dansçı Irina Boronskaja’yı (Ludmilla Tchérina) nişanlandığı gerekçesiyle “Ya yardan geçeceksin ya serden!” diyerek kumpanya dışında bırakır.

Kırmızı Pabuçlar Balesi, başarıdan başarıya koşup kumpanya hızla büyürken Victoria Page’nin dans tutkusu da büyür; Vicky turnelerin yıldızı olarak yüksek performansıyla izleyicilerin gönüllerini fetheder. Bu arada kompozitörü Julian Craster de kumpanyadaki yerini iyice sağlamlaştırmıştır. Öylesi bir tutku ve heyecanla çalışmaktadır ki, kendisinden bugün istenen işi dün yapar! Vicky’i ise dans ederken partneri havaya kaldırdığında müzik onu dönüşüme uğratarak rüzgârda sallanan bir çiçeğe, gökyüzünde kayan bir buluta, uçan beyaz bir kuşa dönüştürür! Kırmızı ayakkabılar Vicky’nin iradesini ele geçirmiştir, o artık dans tutkusunun peşinden sürüklenmektedir. Lermentov’unsa hırsının önüne geçilebilecek gibi değildir. Hep fazlasını, daha fazlasını, çok daha fazlasını ister. “Ufacık bir şeyden kocaman bir şey, Vicky’den de harika bir dansçı yaratmak için” çırpınır. Yeni baleler, turneler. Yeni baleler, turneler… 

Ama bütün bunlar, alttan alta başka bir şeyi daha büyütmektedir. Vicky’nin kompozitör Julian Craster’e başından beri duyduğu ilgi ve kompozitör Julian Craster’in Vicky’ye başından beri duyduğu ilgidir gittikçe büyüyen. Bu iki sanatçının birbirlerine karşı son derece insani eğilimi, sanatsal gerçeklikle yaşamsal gerçekliği karşı karşıya getirmekte gecikmeyecektir. Zira Lermentov bu ilişkiyi duyunca çok kötü hissedecek; o kadar ki kumpanyanın başarılı koreografı Grischa Ljubov’u bile dinlemeyecek, Craster’i kadrodan çıkaracaktır. Ama Vicky kararlıdır: “Bay Lermentov, bir zamanlar hayatımda danstan başka bir şeye yer olmadığını düşünüyordum.  Eğer Julian giderse ben de giderim ve gittiğim yerde de dans ederim!”… “Julien, Julieeen! Seninle geliyoruuum!” Lermentov hırsını yumrukladığı aynadan alır.

Bale Sekansı

Sine’masal’ Başarı  

Giydiği kırmızı ayakkabıların sihrinden kurtulamayarak ölünceye dek dans eden küçük kızın öyküsünün anlatıldığı ve filmde gösterildiği 15 dakika boyunca seyirciye tam anlamıyla bir görsel şölen sunan bale sekansları, belki de sinema tarihinin bir film için çekilen en etkili bale sahneleridir. 70 yıl öncesinin tekniğini ve estetiğini aşan görsel efektler, masalsı bir hava yaratan sisli renk tonlamaları, technicolor uygulamalarının sınırlarını zorlayan, ekspresyonist ışık ve renk kullanımları ve tabi Oscar’ı hak etmiş bir müzik ile ondan geri kalmayan bir koreografi… Bütün bunlar bu unutulmaz dans sekansında güçlü resimlemelerle seyircide halüsinatif etkiler yaratır.  

Bu 15 dakikalık dans sahnesinin, 2010 yılında Time dergisinin Sinema Tarihinin En İyi 10 Dans Sahnesi listesinde, Singin’in the Rain (Yağmur Altında, 1952) filminde Gene Kelly‘nin sokakta, şakır şakır bir yağmurun altındaki dans performansından sonra ikinci sırada yer aldığını da -gerekli değil ama- ekleyelim. Burada, bu gösterinin başarısında büyük payı bulunan baş balerin Victoria Page rolünü, diğerlerininkinden hiç da aşağı kalmayan bir oyunculukla götüren, Uyuyan Güzel, Kuğu Gölü ve Ophelia gibi ünlü eserlerin yeri doldurulamayan baş dansçısı Moira Shearer’e özel bir paragraf ayırmak gerekir. Dans etmeye 6 yaşında başlayan Britanya’nın efsanevi yıldızı Shearer, The Man Who Loved Redheads (Kızıl Saçlıları Seven Adam) The Tales of Hoffman (Hoffman’ın Masalları) adlı filmlerde de rol aldı ve tiyatroda sahneye çıktı. Kırmızı Pabuçlar’daki eşsiz dansları dışında kamera önü oyunculuğunda fazlaca deneyimi olmamasına karşılık, Walbrook’un ve diğerlerinin karşısında ezilmeyen oyunculuğunu atlamamak gerekir. Çok yünlü sanatçının sahne sunuculuğu, gazete yazarlığı, bale hocalığı ve radyo spikerliği yaptığı da not edilmeli. Öte yandan tiyatro ve sinema kariyerini Avusturya’da yapan, bale kumpanyasının kibirli menajeri Boris Lermontov rolünde Anton Walbrook’un kalıp oyunculuğunu da buraya kaydedelim. Tabi kompozitör Julian Craster’i canlandıran Marius Goring’in sanki biraz çekingen performansını ve balenin eğitmeni, koreografı Grischa Ljubov’da Léonide Massine’nin mizah yüklü rahat oyunculuğunu da bu paragrafa eklememiz gerekir.     

Hayat mı Sanat mı?

Hikâyeye dönecek olursak, Lermentov umudunu yitirmemiş olmalıdır ki, Cannes’de karşılaştığı Page’ye bu kez dönmesi için, sanki eski kibrini terk etmiştir, yalvarır: “Sen gittiğinden beri kimse kırmızı ayakkabılarla dans etmedi, kimse de etmeyecek. O kırmızı ayakkabıları giy Vicki ve yeniden bizim için dans et!” Kırmızı ayakkabıların tılsımı genç dansçının sanat tutkusudur; bu yüzden büyük bir içsel kavgada yenik düşer ve kırmızı pointleri giyer. Julian, ki sanatı karşısında Victoria onun hayatıdır, dönmesi için yalvarır. Vicky’nin yaşadığı sanatla hayat arasındaki içsel çatışmayı Lermentov daha da derinleştirir: “En iyiden daha azı seni tatmin ederse, hiçbir zaman büyük bir dansçı olamazsın!” Julian giderken kırmızı pointler Vicky’i sahneye çeker, ama Vicky Julian’la gitmek ister. N – S kutuplarının çekiminde kalan Victoria Page’nin gerilimi sinema diliyle etkili bir biçimde yansıtılır. Sonrası melodramatik bir sondur: Vicky hareket halindeki trenin önüne bırakıverir gerilimden yorgun düşen bedenini. Hayat ile sanat arasındaki bu mücadelede kazanan yok, kaybeden çoktur!

İngiliz rock şarkıcısı David Bowie’nin, Lermen-tov’un Vicky’ye bağıra bağıra söylediği “Kırmızı ayakkabılarını giy ve dans et!” repliğinden esinle-nerek yaptığı şarkının sözleri şöyle:

Hadi dans edelim
Kırmızı ayakkabılarını giy ve hüzünle dans et
Hadi radyoda çalan şarkıyla dans edelim

Renkler yüzünü aydınlatırken hadi dans edelim
Hadi sallanalım
Kalabalığın arasından tenhaya sallanalım

Koş dersen, seninle koşarım
Saklan dersen, saklanırız
Çünkü benim sana olan aşkım kalbimi ikiye böler
Kollarıma düşersen ve bir çiçek gibi titrersen

Hadi korku için dans edelim
Nazik olmamalısın
Hadi korku için bütün gece dans edelim
Hadi sallanalım gözlerime bakabilirsin
Ay ışığının altında sallanalım
Bu ağırbaşlı ay ışığının

Koş dersen, seninle koşarım
Saklan dersen, saklanırız
Çünkü benim sana olan aşkım kalbimi ikiye böler
Kollarıma düşersen ve bir çiçek gibi titrersen

Hadi dans edelim
Kırmızı ayakkabılarını giy ve hüzünle dans et
Hadi radyoda çalan şarkıyla dans edelim

Giriş jeneriğindeki Andersen’in kitabı ve üstünde yeni yanmaya başlayan mum, çıkış jeneriğinde sonuna kadar yanmış olarak tekrar girer kadraja, kendi kendini yakarak tüketen sanat tutkusunun kırmız ayakkabılardan başka bir metaforu olarak. Bu Andersen’e bir saygı duruşu, bir selamdır.

Filmin, masal ve baledeki sanatsal gerçekliği temsil eden hikâyesinin gerçek hayatta da bir karşılığı olduğunu anımsatarak bitirelim. Bu öykünün, Rus bale emprezaryosu Sergei Diaghilev (1872-1929) ve İngiliz balerin Diana Gould arasında yaşanmış gerçek bir olaya dayandığı söylenir. Yazılıp çizilenlere göre Diaghilev, Gould’un kendi kumpanyasında dans etmesi için çok emek vermiş, ama karşılığını göremeden ölmüştür. Diana Gould ise daha sonra ünlü keman virtüözü Yehudi Menuhin ile evlenmiştir. Bu kadar benzerlik ancak hayat ile sanat arasında olabilirdi doğrusu.

Bir filme hem kurgusal hem nesnel iki gerçeklik de kaynak olabildiğine göre, hâlâ “Hayat mı sanat mı?” diye soruyor musunuz?

“Hayatla Sanatın Ortasında” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.