Eğitimi “Rock”laştırmak

“Etkileşimli tahtalar öğretmen otoritesini duman etti. Çünkü öğretmenler o tahtaları çocuklar kadar başarılı kullanamıyorlardı. Sınıfta öğretmenlerine tahta üzerindeki bir işlemi nasıl gerçekleştireceğini çocuklar tarif etmeye başladılar. Hâlbuki bizim öğretmen kültürümüzde her şeyin en iyisini, en doğrusunu öğretmen bilir ve çocuklar ondan öğrenirler. Tersine dönünce bu ilişki, öğretmenin otoritesi ciddi…”

gazeteduvar.com.tr’nin 13 Ekim 2019 tarihli haberine göre yukarıdaki sözleri eski Milli Eğitim Bakanı, Meclis Bilişim Teknolojileri Bağımlılığıyla Mücadele Komisyonu Başkanı Nabi Avcı, FATİH Projesi’nin “Hiç akla gelmeyen bir yan etkisini ben size itiraf edeyim.” diye başladığı konuşmasında söylüyor. 2010’da MEB, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’yla imzaladığı protokolle “yüzyılın eğitim reformu” diye sunulan Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi kapsamında okulları “akıllı tahta” ile doldurduğunda “Akıllı olan tahta değil, öğretmendir!” diye bas bas bağırdık; ama sesimizi duyuramadık. Çünkü milyarlarca liralık projeden beslenenler, ilgililerle aramıza ses geçirmez duvarlar örmüşlerdi!

 Ve daha kötüsü şöyle devam ediyor eski Bakan: “Biz de hizmet içi eğitimlerde etkileşimli tahta eğitimini öne aldık. Öğretmenlerimiz, normalde dostlar alışverişte görsün kabilinde katıldıkları programlara bu kez can havliyle katılmaya başladı,” Buraya dikkat: “çünkü sınıfta başlarına ne geleceğini, ‘müşteri memnuniyeti’nin ne olduğunu orada gördüler!” Bu, sadece milyar liraları hiç, öğretmen itibarını yok etmenin itirafı değil; eğitimi nasıl ticari bir alışveriş ilişkisi biçiminde yapılandırdıklarının da itirafıdır.

Ama çok daha kötüsü hâlâ itiraf edilmedi: Eğitimin ileri teknoloji ve özel sektör üzerinden nasıl “rock”laştırıldığı! Eğitimi “rock”laştırma süreci, esas olarak 2004-2005 programları yazılırken ivmelendi. Dünya Bankası finansörlüğünde Avrupalı eğitim danışmanları, bize eğitim politikalarımızın davranışçı öğrenme kuramlarından hızla uzaklaştırılması, bilişsel öğrenme kuramlarına yaklaştırılması gerektiğini dikte ettiler. 100 yıllık bir eğitim birikimimiz yokmuş, Cumhuriyet de ulusal tarih dersimizin en temel kazanımı değilmiş ve bu büyük kazanımın zengin eğitim çıktıları hiç olmamış gibi, buradan constructivist (yapılandırmacı) yaklaşıma ve onun da ötesinde beyin temelli nörofizyolojik öğrenme kuramına sıçratıverdiler bizi.

Artık öğrenmenin davranışlarda meydana gelen kalıcı ya da izli değişiklikler oluşturma süreci değil, beyinde yeni sinaptik bağlar kuran biyokimyasal değişme etkinliğinden ibaret olduğunu “öğrenmiş” olduk! Dolayısıyla öğrenme yöntem ve deneyimlerini de okul temelli olmaktan çıkarıp sertifikasyona bağladık. Eğitimi, kişisel gelişim kursları derekesinde hafıza teknikleri, mental matematik, Tony Buzan’ın zihin haritası ve fotografik hafızayla sayfa çevirme hızında okuma metotlarına indirgedik!

Hâl böyle olunca, eğitim bürokratlarımız başta olmak üzere her birimiz birer TED (Technology Entertainment Desing) “shovmen”lerine benzedik! (TED’in “E”si “eğlence”, “gösteri” demek.) Şimdilerde Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un büyük salonlarda sekiz kamerayla çekilmiş dev ekranlara yansıtılan, rock konserlerini aratmayan sunumları bu benzemenin somut örnekleridir. Artık öğretmenlerimizden istenen, kalıcı iz oluşturan öğrenme modelleri değil; sınıfta “eğlenceli gösteriler” organize etmeleridir! Bu nedenle bilgi olabildiğince görselleştirilmelidir; çünkü öğrenci bilgiyle ilgilenmeyen bir seyirci, öğretmense, piyasanın kuralları gereği otoritesini “müşteri”sine devretmiş bir satıcıdır!

Böyle bir rol (model) için teknoloji sınırsız olanaklara sahipti: İnfografikler hâlinde bilgiyi görselleştirmek için Canva, onu eğlenceli bir biçimde sunmak için PowerPoint gibi yazılımlar vardı! Microsoft’un en etkili aptallaştırıcısı olan bu yazılımlarla öğretmenlerimiz artık birer rock yıldızıydı! Hazırladıkları sunumlarla dersler, öğrenciyi kuşkusuz eğlendiriyordu; ama eğitiyor muydu sorusundan vaz geçtim, öğretiyor muydu?

Anahtar sözcüklere kadar kısaltılan metinlerin yazıldığı, dekoratif görsellerle hazırlanan sunumlar, bilginin lineer (çizgisel) algılanma düzenini, dolayısıyla da hiyerarşisini bozuyor; onu bağlamsız ve eklektik kılıyordu. Olgular arasında neden-sonuç ilişkisi kopuyor; öğrenmenin bilgiyi işleme aşaması (entegrasyon) olan sıraya koyma, ilişkilendirme, soyutlama ve organize etme gerçekleşemiyordu. Sınav baskısıyla da sadece belleğe alma (depolama) aşamasına odaklanıldığından tekrar ve dolayısıyla ezber, en güvenli eğitim yöntemi oluyordu!

Sonuç: Metinde açıkça ifade edilmeyen fikirleri bulma, bilgi, düşünce ve deneyimleri kullanma becerilerine dayalı ‘anlama’ düzeyindeki soruların ortalama doğru cevaplanma oranı yüzde 60! (Gazeteler) Yani öğrencilerin yüzde 40’ı okuduğunu anlamıyor!

Peki, yıllardır yazıyoruz da eğitim politikacılarımız anlıyor mu?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.