Dillerin Doğuşu

“Yaprak kımıldatmadan” atlattığımız 2021 Yunus Emre ve Türkçe Yılı, “Medyada Doğru Türkçe Kullanımı” için düzenlenen “görkemli bir ödül töreniyle” kapandı! Cumhurbaşkanı, törende yaptığı konuşmada “İslam başta olmak üzere bütün hak dinler, dilin insana Yüce Yaratıcı tarafından öğretildiğini bildirirler. Rahman Suresi’nde Rabbimizin insana düşünmeyi ve konuşmayı, Bakara Suresi’nde de Hazreti Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğrettiği buyurulmaktadır.” dedi.

Kuran’ın son vahyinden beri, 1390 yıldır dillerin kökeni ve doğuşunu anlamaya yönelik hiçbir çalışma olmamış gibi böyle söyledi. Bir su kaplumbağasının, sırtındaki çizgilerle imparatora yazıyı öğrettiğini savlayan Çin masalını; yarı balık yarı insan deniz canavarının sudan çıkıp dili yarattığını anlatan Babil ve baş tanrı Brahma’nın kendi görünüşlerinden biri olan Vac’ı dil tanrısı kıldığı biçimindeki Hint efsanesini; hatta 4000 yıllık Yehova’nın dünyayı 22 harften yarattığı Kabala inancını veya 5000 yıl önce Babil Kule’sinde Rabb’ın, anlaşamasınlar diye insanların dilini nasıl karıştırdığı mitini de anlatabilirdi.

Oysa dillerin doğuşuyla ilgili mitolojik/teolojik bu anlatılar, daha 2500 yıl önce terk edilmeye başlandı. Dil felsefesiyle ilgili ilk kuramlar, Grek filozoflarından Herakleitos ve takipçileri tarafından MÖ 5. yüzyılda ortaya kondu. “Doğalcılar” diye adlandırılan düşünürler, doğadaki düzenin dile de yansıdığını, bu nedenle sözcüklerin doğuştan ve doğal olduklarını savundular. 100 yıl sonra adların birer resim gibi nesnelerin taklidi olduğunu ileri süren Platon,  Kratylos diyalogunda “doğalcılar” ile adlarla nesneler arasındaki ilişki uzlaşmaya dayalıdır diyen “Uzlaşımsalcı” düşünürleri karşı karşıya getirdi.

MÖ 450’lerde dil çalışmaları Sokrates’le birlikte felsefe içinde ayrı bir alan oluşturdu ve sofistler, mantık, retorik üzerinden dile ilişkin kuramsal sorunlara yöneldiler. 100 yıl sonra Aristoteles, insanın “us”u (logos) ile konuşabilen bir varlık, dilin de en önemli yetisi olduğunu söyledi. Ondan 50 yıl sonra Epikür, dili tarihsel bir olgu, konuşmayı da duyu ve duygu gibi istem dışı bir yeti olarak tanımladı. Ona göre belli durumlar, insanları belli sesler çıkarmaya zorladı ve giderek o seslerden dil doğdu. Grek filozoflarını izleyen Romalılarda ise en kayda değer görüş, MÖ 95 – MÖ 55 yılları arasında yaşamış Romalı şair ve filozof Titus Lucretius Carus’a aitti. Carus, insanı sesler çıkarmaya ve konuşmaya doğanın zorladığını, gereksinimlerin de adları ortaya çıkardığını söyledi. Horatius ve başka Romalı düşünürler de bunu benimsedi.

17. yüzyıla gelindiğinde Fransız filozof René Descartes, hayvanların çıkardığı seslerin, kurdukları iletişimin dil olmadığını, çünkü bunu bilinçsizce yaptıklarını; sadece insana özgü bir yeti olan dilin doğuştan geldiğini savundu. İngiliz John Locke ise tersini iddia etti; insanların sözcükleri ve onların temsil ettikleri ideleri, doğuşta “tabula rasa” (boş levha) olan zihinlerince deneyimleyerek elde ettiğini söyledi. 18. yüzyıl filozoflarından Leibniz, dillerin ortak atasının İbranice olduğu görüşüne karşı çıktı ve köken olarak “yansıma”ya odaklandı. Dilin kaynağı konusunda Condillac “el hareketlerine”, Reid “mimik” ve “pandomim”e dayanan çalışmalar yaptılar. J. J. Rousseau, şarkıların ağlamaları dile çevirdiğini savunurken, James Burnett ilk kez sosyal ilişkilere dikkat çekti ve insanların birbirlerinin duygusal görünümlerini taklit ederek dili meydana getirdiklerini ileri sürdü.

18. yüzyılın başlarında İtalyan tarihçisi Giambattista Vico, radikal bir görüşle işin içine iklim ve coğrafyayı kattı. Bunların insan doğasını etkilediğini, farklı doğa ve göreneklerin de dilleri çeşitlendirdiğini ileri sürerek “kültürel/antropolojik kuram”ı oluşturdu. 19. yüzyılın başlarında Alman filozof ve dilbilimci Wilhelm von Humboldt, bu kurama, tarihsel bir yaklaşımla dillerin bir anda olmuş bitmiş bir etkinlik olmadığı, sürekli gelişip değiştiği düşüncesini ekledi. 20. yüzyılın ilk yarısında yine Alman filozof Ernst Cassirer, dillerin “mimik”, “analojik iade” ve “sembolik ifade” biçiminde üç aşamada oluştuğu görüşüyle aynı kuramı zenginleştirdi.

Daha sonra J. Grimm dilin “ilâhî” bir kökeni olamayacağını söyledi. K. Heyse “ses”leri, E. Renan, W. Farrar, H. Wedgwood ise “yansıma”ları köken aldılar. Evrim karşıtı Max Müller, insanın ilk sözcüğünü doğadaki “seslerin taklidi”yle yaptığını savladı ve “Ding-dong”, “Bow-wow”, “Pooh-pooh”, “Ta-ta”, “Ye-he-ho” varsayımlarına zemin hazırladı. Varsayımlarının en zayıf yönü, yansımaların sözcük dağarcıkları içinde çok az yer tuttuğu ve her dilde farklı olduğuydu; hem David Crystal’in dediği gibi, konuşmanın duygusal ve mantıklı iki ucu arasındaki boşluk nasıl doldurulacaktı? L. Noire, “iş kuramı” olarak da bilinen, dilin kökeninde çalışma anında çıkan seslerin bulunduğu hipotezini ortaya koydu; ama tezi, dilin ritmik özelliğini bir parça açıklamakla birlikte sözcüklerin kökenleri konusunda ikna edici değildi.

Dilbilim dillerin farklılığına ve niteliklerine odaklandığından olmalı, kökenleri konusunu, dillerin ortak yönlerine dikkat çeken dil felsefesine bıraktı. Semantikle sınırlı kalsa da 20. yüzyılın hemen ilk yıllarında Cenevre Üniversitesi’nde verdiği Genel Dilbilim Dersleriyle Ferdinand de Saussure, Platon’dan beri süregelen “doğuştancı – uzlaşımsalcı” tartışmasını, “uzlaşımsalcılar” lehine noktaladı: “Dil göstergeleri nedensizdir.” Ona göre gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki saymacaydı ve kullanıcıları arasındaki uzlaşmadan doğmaktaydı; tıpkı pragmatist Charles Sanders Peirce’nin düşündüğü gibi.

1950’lerde René Descartes’le aynı zeminde buluşan Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky, insanların dünyaya evrensel bir dil şemasıyla geldiklerini söyleyerek “doğuştancılar”ı sevindirdi. Dilin biyolojik bir olgu olduğunu söyleyen Chomsky’e göre diller, farklılıklarını ortaya koyan bir “yüzeysel yapıya” bir de benzerliklerini gösteren “derin yapıya” sahipti ve doğuş hikâyeleri ise sadece insana özgü oluşlarıydı. 

Dilin kökeni ve doğuşuyla ilgili tartışmalar, bilime daha çok alan açarak ve disiplinler arası çalışmalara ağırlık vererek sürüyor. Güncel birkaç hipotezle sözü bağlayalım: İngiliz antropolog ve etoloji (hayvan davranışlarını inceleyen bilim) uzmanı Robin Dunbar, “Tımar Dedikodu ve Dilin Evrimi” kitabında konuşmanın “sosyal bit ayıklama, tımar” olduğunu, klandan kabileye ve daha büyük topluluklara geçişi dilin sağladığını belirtir. İngiliz dilbilimci Derek Bickerton “Âdem’in Dili”nde avlanma ile değil, ama avlanmış hayvanın kalıntılarından yararlanma düzeninin karmaşık işbirliği ve iletişim gerektirdiğini, dilin bu gereklikten doğduğunu söyler. Amerikalı psikolog Geoffrey Franklin Miller, “Sevişen Beyin”de dilin seksüel seçilimle; Fransız dil ve bilişsel bilimler yazarı Bernard Victorri, Jean Louis Dessalles ve Pascal Picq ile birlikte yazdıkları “Dilin Kökenleri”nde, olası Homo Sapiens gruplarındaki anlaşmazlıkları dilin, daha önceki anlaşmazlıkları öyküleme yoluyla gidererek kendini gerçekleştirmiş olabileceğini savunur.

1866’da Paris Dilbilim Derneği, dillerin kökeniyle ilgili bilimsel bildiri kabul etmeyeceğini açıkladı. Çünkü o dönemde bilimin sahip olduğu gelişme düzeyi, konuya bilimsel bir açıklama getiremiyordu. “Dilin ortaya çıkışıyla ilgili ne bilebiliriz ki? Sözler, konuşmalar fosilleşmez.” diyen Cécile Lestienne’ye hak verdirircesine, tüm bu kuramların konuyu temellendirmekte yeterli olmadığı açıktır. Ancak biyoloji, genetik, antropoloji, psikoloji, yapay zekâ, nörobilim gibi disiplinlerden yararlanan bilişsel bilimlerle ilgili önemli gelişmeler, yine de her geçen gün konuyla ilgili umutlarımızı tazelemeye devam ediyor.

Dilbilimde de bilimden başka tutunacak dalımız yok.

“Dillerin Doğuşu” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir