Erkan Yücel Tiyatrosu

Dünya Tiyatrolar Günü

Uluslararası Tiyatrolar Birliği’nin  (ITI) 9. Konferans’ında dile getirilen ‘Tiyatrolar Günü’ düşüncesi, 1962’de Paris’teki Uluslar Tiyatrosu’nun (Theatre of Nations) açıldığı 27 Mart için kabul edildi. Güne ilişkin ilk evrensel bildiri aynı yıl Fransız yönetmen Jean Cocteau tarafından kaleme alındı. Bu yıl ülkemizde ulusal bildiriyi tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi yazdı: “Çünkü tiyatro insanlığın dünyaya açılan gözüdür.” Bu günde tiyatroyu halkın gözü kulağı kılma mücadelesinin büyük sanatçısı Erkan Yücel’i anımsamamak mümkün değil.

Tiyatro Sanatı

Yunanca “görme yeri” anlamına gelen “theatron” sözcüğünün ad olduğu tiyatro sanatı, İngilizcenin büyük “şairi” Shakespeare’nin tanımıyla şöyle: “İnsanı insana insanla insanca anlatma sanatı.”

“Görme yeri”nde, yani sahnede dramatik örgüsündeki olayların oluş halinde gösterildiği tiyatronun, diğer sanatlardan ayrılan en önemli özelliği, çoğaltılamazlığı, yani biricikliğidir. Sadece bir tane özgün nüshası olan diğer sanat ürünlerinden edebiyat yapıtlarını baskıyla, tuvaldeki resimleri reprodüksiyonla, filmleri kopyayla çoğaltabilirsiniz; ama oyunun her oynanışı özgündür ve ondan elinizde sadece bir tane vardır: İzlediğiniz.

Başka bir farkı da tiyatro yapıtı gerçekleşir, alıcısına ulaşırken üzerinde düzeltme yapılamamasıdır. Hata, yanlış, eksik ya da fazla ne varsa, oyunun üzerine yapışıp kalır ve asla çıkarılamaz. Yapma/yaratma sürecinde şiiri siler yeniden yazarsınız, romanda istemediklerinizi atar, istediklerinizi eklersiniz; resmin olmadı dediğiniz renk, ton, ışık, gölge vb. ögeleri üzerinde de düzeltme yapma olanağınız vardır; filmin çekimini sahne sahne, sekans sekans tekrarlayabilir, montajıyla “oldu” diyene kadar oynayabilirsiniz. Oysa sahnelenmekte olan tiyatro oyununun yapım/yaratım süreciyle alıcısının alımlama süreci eşsüremlidir, “pardon” deme şansınız yoktur.

Öte yandan bu kadim sanatın sağlam bir edebiyat altyapısı yanında oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi ögelerin bütünlüğüne dayanan çoklu bir yapısı vardır. Duygular, düşünceler ve olaylar, yani bir bütün olarak anlam, bu çoklu yapı içinde konuşma, jest (el, kol ve başla yapılan anlamlı devinimlerden oluşan beden anlatımı), mimik (bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımı) yoluyla oluşturulur; alıcısı olan izleyiciye aktarılır.

Tiyatro sanatının sosyolojisine baktığımızda, onun antik çağda üst sınıfa özgü ve toplumsal saygınlıkla ilgili bir etkinlik olduğu görüyoruz. Atina’da ilk tiyatro şenliğinin yapılışının tarihi milattan önce 500-600’lere kadar gidiyor. O çağda medeni yaşamı ve barışı temsil eden şarap tanrısı Dionisos’u onurlandıracak etkinlikler için kendi saygınlığını da artıracak kentin ileri gelenlerinden biri belirlenir ve törenleri o düzenlerdi. İlk tragedya ve komedyaların, onun himayesinde yapılan bu bağ bozumu törenlerinde söylenen dithirambos şarkılarından doğduğu kabul edilir.

Giderek belli bir biçim ve kalıp içinde söylenen ve şiirsel bir nitelik kazanmaya başlayan bu koro şarkılarına bir de konuşan kişi (hipokrites: yanıt veren) eklenince tiyatronun epizot bölümü belirmiş olur. Sınıflı toplumda her şey gibi tiyatro da daha doğarken temel özelliklerinde karşıtlık içinde ikiye bölünür: Soylu sınıflara yönelen, onların kültür ve terbiyesine uygun yapılanan tragedya ve halk sınıflarına yönelen, onların zevkine seslenen komedya. Günümüze ulaşan en eski oyun metninin, Aiskilos’un yazdığı “Tebai Önünde Yedi Komutan” olduğu da genel kabul gören bir başka bilgidir.

Aiskilos’tan Erkan Yücel’e

Tiyatro sanatı zaman içinde, Aristoteles’in belirlediği olay, mekân ve zamanın birliğini temel alan yapısını; diyalog ve koradan oluşan epizodik biçimini; yansıtmaya dayanan mimetik anlatımını yitirir. Shakespeare’yle mitik, dinsel ve törensel amacından da uzaklaşarak, yaşadığı aydınlanmayla günümüze doğru tanrılara sunulan üst sınıf etkinliğinden, “halkı halka halkla halkça anlatma sanatı”na evrilir. Bu evrim burada söylendiği gibi üç satırda gerçekleşmez elbette; ama son satırlarında bir Erkan Yücel imzası vardır!

Biz, Erkan Yücel’i tanıdığımızda henüz yirmili yaşların başlarındaydık. Üniversite hayatımızın ilk yıllarıydı ve 12 Eylül’ün eli kulağındaydı. O gürültülü patırtılı günlerin içinde Ankara Halk Tiyatrosu, uzak kaldığımız aile ocağı arzusuyla sığındığımız az sayıda sanat mekânlarımızdan biriydi. AHT, Çetin Özkarar, Ali Tablacı ortaklığında Kültür Merkezi olmuş, Erkan Yücel Tiyatro Bölümü’nün Başkanıydı. Genç Oyuncular Bölümü’nü Fuat Çiyiltepe, Çocuk Tiyatrosu’nu Bülent Yıldıran yönetiyordu. Dramaturg Nuri Can, sahne amiri Halil Yapağılı’ydı; ışık ve efekt ise Aykut Töleğen’in ellerindeydi… Kimimiz Erkan Yücel’in oyuncu kursunda, kimimiz kalabalık sahnelerin figüranlığında, kimimiz fuayelerin temizliğinde, kimimiz salonda yer göstermede… gönüllü çalışanlardık.

Biz o güzel insanı, bir dava adamını, bu büyük oyuncuyu, Erkan Yücel’i böyle bir imecenin içinde tanıdık. O yıllarda Erkan Yücel, 1944’te Ankara, Hacıdoğan’da başlayan hayat hikâyesinde kıpır kıpır çocukluğunu, her durumu oyunlaştırdığı ve çevresindekileri bu oyuna kattığı ilk gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış; ‘ağız yapısı uygun değil’ diye konservatuvara alınmamış, o da buna inat Devlet Tiyatroları’ndan gelen oyunculuk teklifini kabul etmemişti. Lise eğitimini yarıda bırakıp Deneme Sahnesi’nde tiyatroya başlamış, Meydan Sahnesi’nde profesyonel oyuncu olmuştu. Ardından Ankara Sanat Tiyatrosu’na geçmiş, Ayak Bacak Fabrikası (1964) ve Klimanjaro’ya Tek Başına Tırmanmak’taki oyunculuğuyla adını tiyatro dünyasında duyurmuştu.

AST, Ana Oyununun Provası

AST’ta Keloğlan’dan 72. Koğuş’a, Alis Harikalar Diyarında’dan Müfettiş’e onlarca oyundan sonra sergiledikleri “Hitler Rejimi’nin Korku ve Sefaleti” adlı oyunu nedeniyle 12 Mart darbesinde tutuklanıp yargılanmış, 15 yıla mahkûm olmuş; iki yıl yattıktan sonra, yine Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Bertolt Brecht’in, Gorki’nin “Ana”sından uyarladığı aynı adlı oyunda Pavel rolüyle sahnelere görkemli bir “hoş bulduk” dönüşü yapmıştı.

Devrim ve Sanat

Erkan Yücel, sosyal duyarlıkları yüksek devrimci bir sanatçıydı. TİİKP ve TİKP saflarında mücadele etti. Ne sanatı için politik tavrından ödün verdi ne politik tavrı için sanatından bir nitelik eksiltti. Zaten bu ikisi onun hayatında ayrı ayrı alanlar değildi; ikisi de aynı kişilikte iç içe geçmiş, birbirinden beslenen olmazsa olmazlardı.  Yüzü son derece diyalektikti, ikonik tiyatro maskesi gibiydi, bir yanı güneşli gülüşlü, diğer yanı bulutlu hüzünlüydü; ama toplamda sosyalizmin gülümsemesiydi Erkan Yücel’in yüzü.

Doğuştan gelen oyuncu yeteneğini eğitip çok iyi kullanmıştı. Bu ona sinemada da başarı getirdi. Şerif Gören’in yönettiği Endişe filminde, Yılmaz Güney’in tutuklanması nedeniyle onun rolüne soyundu. Bu filmdeki oyunuyla hem 12. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde hem de San Remo Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı. Hemen her rolün altından başarıyla çıkan etkili oyunculuğu ile 1979’da Lütfi Akad’ın çektiği Bir Ceza Avukatı’nın Anıları, Halit Refiğ’in yönettiği Yorgun Savaşçı ve Erden Kıral’ın Bereketli Topraklar Üzerinde filmleriyle sinema dünyasının aranan oyuncusu oldu.

12 Eylül 1980 darbesinde yine baskı ve yasaklamalarla karı karşıya gelecekti. İzmir turnesinde Sıkıyönetim Komutanlığı, tiyatronun oyunu oynamasına izin verecek, ama Erkan Yücel’in sahneye çıkmasını yasaklayacaktı mesela! Devlet ona pasaport vermeyecek, yurt dışına çıkışını engelleyecek, başka ülkelerden gelen film tekliflerini bu nedenle kabul edemeyecekti. Üç yıl sonra Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim adlı romanından Onat Kutlar’ın yazdığı senaryoyu, yine Erden Kıral yönetecek ve Genco Erkal’la Erkan Yücel unutulmaz bir oyunculuk sergileyeceklerdi.

Hayat Oyun, O Oyuncu

Tiyatro sahnesinden asla kopmayacaktı. Her istediği anda istediği mekânı bir film setine çeviremezdi; ama nefes alp verdiği her zamanı ve mekânı bir tiyatro sahnesi kılabilirdi, cezaevinde koğuşları, işkence mekânlarını, köylerde meydanları, o köylerde kaldığı evleri, çay içtiği kahveleri de…

Zamanla ortaya çıkan ideolojik anlaşmazlıklar nedeniyle bir süre sonra AST’tan ayrılan Erkan Yücel, önce Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu’nu (DAST) kurmuş; sonra Halk Oyuncuları adıyla Türk tiyatro tarihinde bir ilke imza atmış, tiyatroyu traktör römorklarında kurduğu sahnelerle köylere taşımış, büyük ilgi görmüştü. O, tiyatroyu halka götürdükten sonra Ankara’da, yukarıda kadrosundan söz ettiğim Ankara Halk Tiyatrosu’nu kurmuş, şimdi halkı tiyatroya çağırıyordu. Bir yandan da siyasi baskılarla boğuşuyordu Erkan Yücel: Siyasi şubede polis, “Neden halk tiyatrosu, başka isim mi bulamadın?” diye sorunca, kendini yine sahnede sanıp yanıtlamıştı. “Ee, halkın pangası oluyo da tiyatorosu neden olmuyo?”

Menekşe Sokak’taki tiyatro binasının önünde, afişe bakıp saf saf burada neler olduğunu soran, o tiyatroya çağırdığı köylüyü oynuyordu: “Kim oynuyomuş hemşerim?” Dönüp kendi yanıtlıyordu, beğenemedin mi der gibi: “Been!” Sahnede oyunda seyirciye sırtı dönükken diğer oyunculara oynuyor, oynadıkları oyunun içinde oyun adacıkları yaratıyor, onları güldürmeye çalışıyordu. Biz kuliste dekor veya kostüm için hazır beklerken ya da kapıda bilet kontrol ederken bu muzipliklerine tanık oluyor, aman bir pot kırılırsa diye yüreğimiz ağzımıza geliyordu.

Tiyatro Anlayışı

20. yüzyılın başlarında fotoğraf, sinema, elektrikli tren gibi teknik buluşlar, çeşitli sanat türlerine ait zaman ve mekâna ilişkin yerleşik algı biçimlerini etkilemişti. Öte yandan gerçekliğin yansıtmaya dayalı geleneksel temsilinin tahtı, avangart deneyselliklerle ve göstermeci temsillerle epey sarsılmıştı. Gerçekliğin sanatta temsili konusunda Aristotelesçi teoriyi terk etmeyen Klasik Marksist sanatçılarla anlaşamayan Bertolt Brecht, tiyatroda katı kuralları dışlayan eski Çin, Japon, Hint oyunlarının, halk temsillerinin esnek yapılarından esinlenerek epik tarzı geliştirmiş; Batı’nın geleneksel tiyatrosunun yarattığı katarsisle (ruhsal arınma) seyirciye sunduğu sahte dünyayı topa tutmuştu.

Erkan Yücel, dramatik örgünün neden-sonuç ilişkisiyle ilerleyen, geleneksel anlatımına uzak olmayan bir tiyatro anlayışına sahipti. Bu anlayış, Alman yazar ve eleştirmen Gustav Freytag‘ın drama tekniğine yakındı. Freytag’a göre, tiyatronun görevi, bir olayın kendisini sunmak değil, onun insan ruhunda yarattığı etkiyi belirtmekti. Karakterin başka bir karakterle veya karakterin kendisiyle içsel ya da karakterin kendisinden büyük doğal/sosyal olguyla belli bir çatışması üzerine kurulan dramatik hikâye, seyircinin ilgisini ve merakını baştan sona diri tutmalıydı.

Erkan Yücel, klasik tragedya yazarları gibi ruhsal bir arınma yaratarak seyircinin tiyatroyu rahatlamış bir biçimde, huzur içinde terk etmesini istemiyordu elbet; ama onun oyuna yabancılaşmasına da karşıydı. Seyircinin karakterle duygudaşlık (empati) içine girmesine çok önem veriyordu. Karakterlerin duygularını, içinde bulunduğu durumu, davranışlarındaki nedenleri anlamasını ve içselleştirmesini istiyordu. Estetik etki onun için son derece önemliydi. Seyirciyi sarsmak, yakasından tutup yüzüne haykırmak istiyordu: “Görmüyor musun, işte nedeni bu!” Tabi bunu tiyatro sanatının niteliğinden ödün vermeden yapıyordu.

1980’di, İrfan Yalçın’ın bozulmuş, çürümüş bir toplumda insan yaşamının nasıl kolayca harcanabildiğini anlatan, sahte yaşamların nefretler ve ancak sahte sevgiler doğurabileceğini sergileyen, aynı adlı romanından “Fareyi Öldürmek” oyununu yazmış, yönetmiş ve başkarakteri Sabri’yi canlandırmıştı. Oyun, devlet dairesinde bunalım içindeki memur Sabri’nin, amirini kâğıtlar uçmasın diye üstüne konan yuvarlak bir demirle kafasına vurarak komaya soktuğu sahneyle açılıyordu. Masaya yığılıp kalan amir sandalyesinde doğrultulunca alnındaki kanı gören seyircilerin bir kısmı, bu şokun etkisiyle salonu terk ediyorlardı.

Karakter Atölyesi

Erkan Yücel bana, bu sahnenin sonuna kadar fuayede bekleme ve salondan çıkan seyircileri gözleme görevi vermişti. Oyundan sonra ya da sahnede olmadığı zamanlarda benden rapor alıyordu. Bu sahne sonunda ne kadar çok seyirci dışarı çıkmış ve etkisinde kaldığı şok ne kadar büyük olmuşsa, Erkan Yücel’in gözleri o kadar parlıyor, kendini amacına o kadar çok yaklaşmış sayıyordu.

Dramatik kurguyu gerçek yaşamıyla ayrılmayacak denli birleştiren Erkan Yücel, gerçek yaşamı da kurgunun içine aynı ayrılamazlıkla sokuyordu. Esaslı şairin imgeleriyle, ressamın renkleriyle, sinemacının görüntüleriyle yaşaması gibi bir şeydi bu. Bir karakter atölyesi olan Erkan Yücel de mizansenleriyle kuruyor, yaşıyordu hayatı!

“Erkan Yücel Tiyatrosu” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.