Dil ve Devlet

Mademki dil, insanların kültürel yaşamları, eğitim düzeyleri, sosyal durumları, ekonomik ilişkilerdeki konumlarıyla bu denli etkileşim içindedir ve mademki ulusal dilin sınıfsal niteliği, insanların toplumsal statülerinin sürmesinde bu denli etkilidir; o halde devletlerin dil politikaları sadece bir kültürel gösterge değil, iktidarların sınıfsal tercihidir de. Buradan devam edebiliriz…

dil politikası

2021, Yunus Emre ve Türk Dili Yılı‘ydı. Bir iki sempozyum ve birkaç ödülle atlatıldı! Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunus Emre Yılı Görsel ve İşitsel Medyada Doğru Türkçe Kullanımı Ödül Töreni’nde Türk diliyle ilgili, son derece bilimsel (!) bir konuşma yaptı: “İslam başta olmak üzere bütün hak dinler, dilin insana Yüce Yaratıcı tarafından öğretildiğini bildirirler. Rahman Suresi’nde Rabbimizin insana düşünmeyi ve konuşmayı, Bakara Suresi’nde de Hazreti Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğrettiği buyurulmaktadır.” dedi.

“Milletimiz İslam’ın rengine büründükçe güzelleşti, İlâ-yı Kelimetullâh uğruna gayret gösterdikçe güçlendi, adl-i ilâhîyi tesis ettikçe avn-ı ilâhîye mazhar oldu, üzerine yağan her belayı defederek bu topraklarda kök saldı. Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere İslam nişanelerine kusursuz bir saygı gösteren milletimiz, bunu Rabbimizin rızasına erdirecek bir haslet olarak gördü. Dilini de Kur’an ile güzelleştirdi.” diye de ekledi. Ardından Cumhuriyet döneminin dilde uluslaşma çalışmalarını da bir güzel payladı: “Türkiye 1930’lu yıllara geldiğinde, bu defa da sözde dilde sadeleştirme faaliyetleri, tefrit derecesinde neticelerin doğmasına sebep oldu. Güya Türkçemizi yabancı kelimelerden arındırma bahanesiyle, asırlardır benliğimize şekil veren nice kelime dilimizden dışlandı, hor görüldü.”

Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanı, hem konuştuğu dilin biçim ve biçeme ilişkin seçimiyle hem de 1930’larda kurumsal derleme, tarama sözlük çalışmalarıyla dilde uluslaşma çabalarına ve devletin dil politikasına yönelttiği eleştirisiyle, Cumhuriyet‘in kurucu değerleri karşısında İslami devletin Osmanlı dil politikasını yeniden kurumsallaştırma gayreti içindedir.

2021’de Yunus Emre ve Türk Dili Yılı nedeniyle Türkçe konusunda Cumhurbaşkanı önderliğinde artan duyarlık, ne var ki Türkçenin ulusal dil niteliğine değil; sosyokültürel üst sınıfların bile gereksinimi olmayan, artık üniversitelerin ilgili bölümlerinde bir ders olan , Osmanlı aydınlarının yapma dili Osmanlıcaya yöneliktir.

Oysa ulus devletler, ne köken ne yapı bakımından birbirine benzeyen üç farklı dilden yapılmış Osmanlıca gibi yapay bir dille kurulmamıştır; ve ulusal birlikler ve politik bağımsızlıklar da yapay dillerle korunamaz. Feodal toplumdan kapitalizme geçerken imparatorlukların tebaasından vatandaş yaratan demokratik ulus devletler ulusal dille kurulmuş ve ulusal dille korunmuştur. Bu, Fransız Devrimi’nden bu yana bilinen bir gerçektir. Fransa’yı kuran ulusal dil Fransızcaydı; Almancanın yarattığı kültürel bir Almanya siyasi bir devlete bu dille evrildi; Türkiye Cumhuriyeti, yapma bir dil olan Osmanlıcayla değil, ancak Türkçeyle kurulabilirdi, öyle oldu. 

Mademki dil, insanların kültürel yaşamları, eğitim düzeyleri, sosyal durumları, ekonomik ilişkilerdeki konumlarıyla bu denli etkileşim içindedir ve mademki ulusal dilin sınıfsal niteliği, insanların toplumsal statülerinin sürmesinde bu denli etkilidir; o halde devletlerin dil politikaları sadece bir kültürel gösterge değil, iktidarların sınıfsal tercihidir de. Bu tercihler nedeniyle dil – devlet – iktidar ilişkileri çoğunlukla sorunlu oldu.

Marksizm’in Dil Yaklaşımı

Bu sorunlara biraz daha yaklaşacak olursak, kökeni ve ortaya çıkışı ayrı tutulursa, dillerin temel karakterinin ve renginin ulusal olduğu konusunda pek fazla görüş ayrılığı bulunmadığını; ama sosyal yapıyla ilişkileri ve sınıfsallığı konusunda türlü tartışmalara tanık olunduğunu görürüz.

Dinin yerini bilimin aldığı aydınlanma atılımıyla birlikte bilimin dille de buluşması kaçınılmazdı ve öyle oldu. 17. yüzyılda Isaac Newton evrenin, 19. yüzyılda Charles Darwin evrimin ve Karl Marks toplumun işleyişindeki yasaları saptayarak modernizmin dayandığı paradigmaları oluşturdular. Böylelikle evrenin, evrimin ve toplumun yasalarına çalışan bilim, diğer alanlarla birlikte psikoloji çalışmaları üzerinden dili de kapsamına aldı.

Psikolojinin önemli isimlerinden Rus Psikolog Lev Semenovich Vygotsky, 1934’te yayımlanan Düşünce ve Dil adlı kitabıyla modern dilbilim çalışmalarına katkıda bulundu. Dil ile düşüncenin birbiriyle ilişkisini incelediği bu çalışmasında Vygotsky, konuşmayı ve düşünceyi ayrı, fakat birbiriyle ilgili mekanizmalar olarak tanımladı. Sonra Ferdinand de Saussure, hiçbir zaman son hali olmayacak olan dili, bireyden ve onun toplumsal ilişkilerinden ayırarak belirli bir “yapı”ya kapattı. Daha sonra Noam Chomsky dili, bilişsel yetisinden bağımsız bir dil yetisine sahip olan insanın, bu yetisiyle sınırlı sayıda sözcükle sınırsız sayıda cümle ve anlamı olanaklı kılabildiği bir dizge olarak tanımladı ve üretici dönüşümsel dilbilgisini geliştirdi.

Marks‘ın ve Engels‘in, bağımsız bir dil çalışması olmadı. Buna karşın diğer bütün yazılarından dilin kökenleri ve ortay çıkışıyla ilgili belli bir düşünceye ulaşmak olasıydı. Kısacık söylemek gerekirse, dilin içsel işleyişinden ziyade toplumsal işlevine odaklı Marks ve Engels’e göre dil, insanın doğayı dönüştürmek için gereksindiği toplumsal ilişkilerinden doğmuştu. Marks “Bir kulübede saraydakinden farklı düşünülür.” dedi ve ekledi: “Anlatılan senin hikâyendir!”

Bundan sonra Sovyet dilbilimcileri Mihail Bakhtin ve Valentin Voloşinov, öznelci ele alışlara karşı maddeci bir dil kavrayışı oluşturmaya çalıştı. Bakhtin, dil ile düşüncenin karşılıklı etkileşim üzerine kurulu bir anlamlandırma, yani diyaloji olduğunu söyledi. Voloşinov ise dilin toplumsallığından kaynaklanan bir göstergeler sistemi oluşu nedeniyle ideolojiden bağımsız olamayacağına dikkat çekti. Genel olarak Sovyet dilbilimcileri çalışmalarında dili basit bir bireysel iletişim süreci olarak görmediler. Örneğin Voloşinov, dili “toplumsal değişimlerin en duyarlı belirtisi” saydı.

sovyetler ve dil

Marksizm’in devlet ölçeğinde ilk uygulaması olan Sovyetler Birliği‘nin dil politikası ise Ekim Devrimi’nden hemen öncesi ve hemen sonrasında Vladimir İ. Lenin‘in milletler politikası gereği “halkların/ulusların ve dillerin tam eşitliği” ilkesine bağlıydı. Bu noktada hiçbir ulus ya da dil imtiyazlı değildi. İlköğretim okullarında eğitimin ve diğer kültürel etkinliklerin ana dilinde yürütülmesi teşvik edildi.

Devrimden 20 yıl kadar sonra, ulusların birlikte ortak bir devletin harcı olmalarının amaçlandığı korenizatsiya (yerelleşme) politikasından vazgeçildi. Çünkü sosyalistler, toplumsal yapının komünizme doğru evrilmesi sürecinde ulusal dil ve kültürlerin tek bir dil (Rusça) ve kültürde (Rus kültürü) kaynaşacağından emindiler. Nihayet Josef Stalin, Lenin’e atıfta bulunarak bu tek dilli ve tek kültürlü toplumun, sosyalizmin dünya ölçeğinde gerçekleşmesinden sonra kurulacağını söyledi.

Stalin dönemi dil politikasına en güçlü kuramsal destek, Yafetik Dil Teorisi’nin kurucusu ve Kafkas dilleri uzmanı Nikolay Yakovleviç Marr‘dan (1865-1934) geldi. 19. yüzyıl boyunca hız kazanan evrensel dil arayışının en yaygın ürünü Esperantonun, yapay bir dil olması nedeniyle gelişme ve kabul edilebilme potansiyeli doğal dillere göre sınırlıydı. Bu noktada sınırı Marr’ın ortaya attığı Yafet Dil Teorisi aşabilirdi. Çünkü bu teoriye göre bütün diller tek bir dilden, Nuh’un üç oğlundan doğan üç ırktan biri olan Yafet/Yafes dilinden türemişti ve tarihin belli bir noktasında tekrar birleşecekti.

Diller arasında bir köken birliği olduğuna inanan Nikolay Marr, evrim teorisini temel alıyor ve dillerin basitten karmaşığa, tek heceli dillerden eklemeli dillere ve daha sonra da çekimli dillere evrildiğini ileri sürüyordu. Bu evrim, dillerin karışarak yeni ve tek bir dile dönüşmesine kadar sürecek; kapitalizmin ulusal dilleri ortaya çıkarması gibi komünizm de tek bir dil yaratacak; bu dil de sınıfsız toplumun dili olacaktı.

Marksizm’i sonradan benimseyen Marr, dilin bir “üstyapı” ürünü olduğunu ve tarihin her aşamasında egemen sınıfların elinde bir araç olarak kullanıldığını söylüyor; sosyalizm döneminde ulusal kültürleri ve dilleri tek bir potada kaynaştırmak için gereken koşulları hazırlamaktan söz ediyordu. Marr’ın bu inancı, Stalin’in sosyal temelde “küçük köy çiftliklerini daha büyük kolektif çiftliklerle bütünleştirmek” diye tanımladığı komünalleştirmenin dildeki uzantısıydı.

Ancak 1940’lı yıllarda dünyanın başına bela olan Faşizm tehlikesi karşısında halkların ayrışmasına değil, kendileri kalarak birliğine gereksinim vardı. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nde el üstünde tutulan Yafetik Dil Teorisi, gayrı Rus halklarının olası tepkisini yumuşatmak için reddedildi.

stalin’in müdahalesi

Görüldüğü gibi Sovyetler’in dil siyaseti fazlasıyla reel politik, hatta taktikseldir. Nihayet, İkinci Dünya Savaşı koşullarında ve sonrasında Nikolay Marr’ın dil yaklaşımı, Satlin’in komünalleştirme politikasıyla birlikte yara aldı. Kuramda değilse de uygulamada denetimli bir siyasetçi olan Stalin, Marksizm’in çatışmacı yaklaşımıyla uyumlu olan Marr’ın sınıfsal temelli dil tezini, uzun yıllar desteklemiş olmasına karşın, bundan sonra çok ağır bir biçimde eleştirdi.

Stalin, Komünist Parti’nin resmî yayın organı Pravda’da 9 Mayıs’ta başlayan ve 40 gün devam eden dilbilim tartışmasını 20 Haziran 1950’de “Marksizm ve Dilbilim Sorunları” adlı yazısıyla, bir daha açılmamak üzere kapattı! Söz konusu yazıda, bir grup öğrencinin sorularını ve daha önce yayımlanan yazıları Marr’ın Yafetik Dil Kuramı eleştirisi temelinde yanıtlıyordu.

Dilbilim tartışmalarına ilişkin dört mektubuyla birlikte Marksizm ve Dil adıyla basılan (S. Nuhoğlu çevirisi, Evrensel Basın Yayın, 2008) broşürden okuduğumuza göre Stalin bu yazısında görüşlerini belli başlı üç noktada açıklıyor. Bunlardan ilki, dilin bir altyapı/üstyapı kurumu olması sorunudur. Marksizm, tarihsel bir dizi sistemin evrilen örüntüsü biçiminde ele aldığı toplumsal yapıyı iki ulamda değerlendirir: Gereçler ve teknoloji üretim araçlarını, toplumsal sınıflar üretim ilişkilerini; bu ikisi de toplumun temelini, yani altyapıyı meydana getirir. Değerler, sanat, din, ideoloji, hukuk, eğitim, yönetim… ise toplumun üstyapı kurumlarıdır. Bu iki yapı arasındaki ilişkide belirleyici olan, altyapıdır. Her toplumsal sistemin altyapısının belirlediği kendine özgü bir üstyapısı vardır, yani maddi yaşamın koşuları toplumsal, kültürel yaşam sürecini belirler.

Toplumsal yapıdaki değişimlerin, diğer yapılar üstünde de dönüştürücü bir etkisi olduğunu savunan Marksist görüşe sonradan katılmış olsa da Marr, tezini dilin bir üstyapı kurumu olması nedeniyle dildeki değişimlerin, altyapının belirleyici etkisiyle gerçekleştiği düşüncesine dayandırıyordu. İşte Stalin buna “Hayır!” diyor ve dilin belirli bir toplumdaki altyapı ya da üstyapının ürünü olmadığını, toplumun yüzyıllardır süregelen tarihinin bir ürünü olduğunu söylüyordu. Altyapı ve üstyapının dile göre kısa ömürlü olduğunu vurguluyor, yargılarını Rusça üzerinden örnekliyordu: Son otuz yılda kapitalist altyapı ve üzerinde yükselen üstyapı kaldırılmış, sosyalist altyapıya uygun yeni bir üstyapı kurulmuş; ama Rus dili, pek çok yeni sözcük ve deyimle sözcük hazinesi değişse de dilbilgisi sistemi esas olarak Ekim Devrimi’nden önce nasılsa öyle kalmıştı. Dilin üstyapıya ait olduğunu düşünmek, onu kültürün özel bir türü olduğunu sanmaktı.

Stalin’in söz konusu yazısında öne çıkan ikinci nokta, dilin ulusallığı/sınıfsallığı ile ilgilidir. Dilin tüm halk için ortak olmadığı, sınıfsal bir nitelik taşıdığı doğru mudur? Stalin yine “Hayır!” diyor, sınıfların olmadığı bir toplumda sınıfsal bir dilin de olamayacağını anlamak zor değildir, diye sürdürüyordu. Ona göre dil belli bir sınıf tarafından değil, toplumun bütün sınıfları tarafından bütün sınıfların gereksinimlerini karşılamak için yaratılmıştır; bu nedenle toplumun tüm üyeleri için tek ve ortaktır. Diller, klanların dillerinden kabilelerinkine, kabilelerinkinden milliyetlerinkine, milliyetlerinkinden ulusal dillere doğru gelişmiş; ama her aşamada toplumsal sınıflara eşit biçimde hizmet etmiştir.

Topluluklar arasında ortak yaşam bilincinin olmadığı imparatorluklarda her kabilenin ve milliyetin kendi yaşamlarını kendi dilleriyle sürdürmesi, dilin sınıfsal olduğunu değil, toplulukların her bir üyesi için ortak olduğunu gösterir. Öte yandan ortak ulusal dil bilincinden uzak toplumsal grupların kendi özel jargonlarını ve lehçelerini egemen kılmak istemeleri de ulus dilinin uydurmaca, sınıf dilinin gerçek olduğu yanılgısı yaratmaktadır. Oysa lehçe ve jargonlar, ortak dilin gramerinden bağımsız olmayan ulusal dilin dallarıdır. Stalin bu tezine, Marks, Engels, Lafargue, Lenin’i ve kendi yazdıklarını tanık göstermektedir. Şiddetli sınıfsal mücadeleye bakarak ulusal dilin gereksizliğini, “proleter” dilbilgisi ile “burjuva” dilbilgisinin ortak olamayacağını savunanları, alaycı bir biçimde, çarlık yönetiminden sosyalistlere kalan demiryollarının sökülüp “proleter” demiryollarının yapılması gerektiğini ileri süren “mağara adamları”na benzetir.

Stalin, son olarak dilin belirleyici özellikleri konusunu ele alır ve dilin gelişme yasalarının, o dilin yaratıcısı olan halkın tarihi içinde incelenerek anlaşılabileceğini söyler. Düşünceye doğrudan bağlı olan dilin, düşünme sürecini ‘sözcükler’ ve ‘cümleleri oluşturan sözcükler’ biçiminde kaydederek düşünce alışverişini olanaklı kıldığını ileri sürer. Bu nedenle dilin iki temel belirleyici özelliği vardır: Kök sözcüklerin oluşturduğu ‘ana söz dağarcığı’ ve sözcüklerin cümledeki birleşimlerinin kurallarını belirleyerek dile uyumlu, anlaşılabilir bir nitelik veren ‘dilbilgisi’. Dilin değişime en duyarlı yanı olan sözcük dağarcığı dilin yapı malzemesi; çok daha yavaş değişen dilbilgisiyse insan düşüncesinin uzun soyutlama sürecinin ürünüdür.

Sonuç olarak Stalin, Marksizm’in her alanda kabul ettiği sıçramalı, devrimsel gelişmenin dilde geçersiz olduğunu ileri sürer. Bu ileri sürüşle birlikte dilbilim alanında Marksist kavrayıştaki hareketlilik sönümlenir, böylelikle neoliberal ve post modernist dil kuramları bilimsel bir yanıttan yoksun kalır.

“Dil ve Devlet” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.