Sinemamızın Yunus Emre’leri-2 İÇİMİZDEN BİRİ, AŞKIN SESİ

Önceki yıllarda Yunus Emre’yi ramazandan ramazana anımsayıp elinde kocaman bir değnekle Mecnun misali dağ bayır, çimen çayır dolaştırıp duran TRT, 2021 Yunus Emre Yılı’nda devletin bile değil, hükümetin bir ideolojik aracı olduğunu bir kez daha gösterdi: Tık yok! Koca Yunus’u Osmanlı görmedi, ona sahip çıkmadı; bugünkü takipçileriyse keşke hiç görmeselerdi, öyle bir Yunus Emre çizdiler ki tanıyabilene aşk olsun! Sinemamızın Yunus Emre’lerine devam ediyoruz…

YUNUS EMRE: İÇİMİZDEN BİRİ

1989’da Kültür Bakanlığı’nın televizyon için Alfa Film’e yaptırdığı yarı belgesel yarı kurmaca filmdir Yunus Emre İçimizden Biri. Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Sadık Deveci’nin yapımcısı olduğu filmin senaryosunda ve yönetiminde tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu, yönetmen, yazar, çizer, senarist Aslan Kacar (1954- 2012) var.

Yunus Emre’de ünlü tiyatro oyuncusu Rutkay Aziz’e ve Derviş Yusuf’ta konuk oyuncu Menderes Samancılar’a diğer karakterlerin canlandıran Güzin Çorağan, Ahmet Uz, Dilaver Uyanık eşlik ediyor. Kurguda Mevlüt Koçak’ın ve görüntü yönetiminde Mahmut Yumuşak’ın imgelerini, Esin Afşar’ın Yunus şiirlerinden yaptığı besteler destekliyor.

Yunus Emre İçimizden Biri, Beyazıt Meydanı’nda yemlenen güvercinlere yakın plandan hemen sonra İstanbul Üniversitesi’nde bir grup akademisyenin Yunus Emre ve döneminin Anadolu’su üzerine sohbetiyle açılıyor. Bu sohbete katılan akademisyenler aynı zamanda filmin paralel hikâyesindeki karakterleri canlandırıyorlar.

İçlerinden Yunus Emre üzerine araştırma yapmakta olan üniversite hocasının, “1260 yılı Anadolu’su…Her yer karmakarışık. Halk bitkin. Kötü idare ve sıkıntıların bütün yükünü omuzlarında taşıyor. Bir yandan Moğollardan kaçarak Selçuklulara sığınan Harzem göçmenlerini beslemek zoruna, öte yandan eşkıyalara haraç vermek durumundaydı… Bu kadarla da bitmiyor. Selçuklu sultanlarının saltanat kavgaları için Mısır’dan, Suriye’den kiraladıkları askerlere para yetiştirmek zorundaydı… Bu arada mezhep ve tarikat ayrılıkları yüzünden Babayiler başkaldırdılar. Bu onlara pek pahalıya mal oldu. Baba İlyas’la baba İshak öldürüldü. Çoluk çocuklarıyla birlikte 4000 aile kılıçtan geçirildi… Bunlar yetmiyormuş gibi 1243’te Kösedağ’da Moğollara yenildik. Selçuklu Hükümeti Moğolların kukla hükümeti haline geldi. Böyle bir ortamda görelim neyler Yunus Emre…” sözlerinden sonra Esin Afşar şarkısıyla 13. yüzyıl Anadolu’suna ve Yunus’un tasavvuf yolculuğuna geçiliyor.

Buradaki hikâye de önemsiz küçük farklarla Gönüller Fatihi Yunus Emre’de anlattığımız Hacı Bektaş-ı Veli menakıpnamesine dayanıyor. Yapımın asıl farkı, Yunus’un tekke yaşamını küçük küçük öykülerle ve diyaloglarla; göçlere, kıtlığa ve savaşa tanıklıklarla, sarkmalara yol açmadan çeşitlendirmesidir. Ancak filmin yer yer doğa görüntülerine fon olan Yunus Emre şiirlerinden bestelenmiş şarkılarla ve Rutkay Aziz’in soluklanmadan bir biri ardına sıraladığı davudi, epik sesine pek de uygun düşmeyen bir Yunus Emre Şiirleri dinletisine dönüştüğünü söylemeden geçemeyeceğiz.

Rutkay Aziz, Yunus Emre İçimizden Biri’nde

Araştırmacı akademisyen devamla, yaşadığı dönemde Yunus’u seven olduğu kadar sevmeyenlerin de olduğunu, tutucu çevrelerin onun söylediklerini ters yorumlayıp değerlendirdiklerini, şeyh kocaların bile Yunus’u yanlış anladıklarını söyleyerek günümüzde ağırlıklı olan Sünni İslam’a dayanan Yunus yorumlarına gönderme yapar. “Oysa” der,  “Yunus’un aşk dediği Ferhat’la Şirin arasındaki aşk değildi. Yunus’un dost dediği bizim bu dünyada rastlayıp candan sevdiğimiz insanlar değildi. Onun aşkı da dostu da şarabı da gerçek ötesi varlıkların rumuzlarıydı…” kamera tekrar tekkeye döner, Yunus’un Bacım Sultan’a, dervişlik edebi gereği veda etmesini kadraja alır. Anlatım yine küçük karşılaşmalar ve hikâyelerle sürer. Yönetmen yorumunu Molla Kasım’ın Yunus şiirlerini okuyup okuyup suya atması sahnesiyle destekler.

Yunus’u anlatan akademisyen sözlerini, “Kitaplara sığmayan Yunus Emre’mizi dilimizin döndüğünce irdelemeye çalıştık.” diyerek sonlandırmadan önce, yarın başka birinin bizi Yunus dünyasının hiç bilinmedik başka köşelerine götürüp gezdirebileceğini söyleyerek Yunus’un kolay tükenecek bir kayak olmadığına dikkat çeker ve o kaynağın çağındaki davranış ve düşüncelerini tarihsellik içinde anlamaya çalışır: “Yunus Emre elbet çağının dinsel düşüncesini aşarak, o çağın ozanı olarak insanlık sevgisini Tanrı sevgisiyle bağdaştıracaktı.”

Onu dinleyenler gerekli dersi almışlardır, filmi izleyenler de tabi! Biri, tanıdıkça Yunus’un büyüklüğünü daha iyi anlamış; diğeri, Yunus gibi bir ozana sahip olmakla gurur duymuş; öbürü, Yunus’u artık yalnızca tasavvufçu olarak değil, çağının bir aydını olarak görmeye başlamış ve onu sadece tasavvuf düşüncesi içinde değerlendirdiği için pişman olmuştur…

Koca Yunus, oturduğu yerde bir anda yok olmuş ve uzaktan gelen yedi atlının her birine dönüşmüştür ya da yedi atlının her biri bir Yunus’a dönüşmüştür! Atlılar geri çeker atlarını ve her biri bir yöne sürer… Film, büyük ozanın Anadolu’nun her yerindeliğini temsil eden bir tansıkla sona erer.

YUNUS EMRE AŞKIN SESİ

Yunus filmlerinin bu üçüncüsü de ikincisi gibi Kültür Bakanlığı’nın bir projesi. Yunus konulu üç filmden, bugüne en yakın olanı, dolayısıyla teknik ve maddi olanakların en zengin yapım. Film 2013’te çekiliyor, 2014’te gösterime giriyor. Başka türlü olamazmış gibi, filmin senaryosu ve yönetimi yine aynı isim: Kürşat Kızbaz. 1981 doğumlu genç, ama üretken bir yönetmen. Kendisini Gece Yarısı Ekspresi’nin imajını yıkmaya adadığını söylüyor. Kızbaz, ucuz bir kamerayla çektiği “Rumi-Ahlaf (2003) filmiyle Mevlana’nın evrenselliğini anlatmanın derdine düşmüştü. Aynı yıl Çanakkale Destanı 1915’i, sonra Mevlana Aşkın Dansı’nı (2008) ve son olarak Somuncu Baba Aşkın Sırrı’nı çekmiş (2015). Görüldüğü gibi tasavvufa oldukça yakın duran bir sinemacı.

Yunus Emre Aşkın Sesi’nden

Yunus Emre’ye Devrim Evin’in hayat verdiği 1 saat 35 dakikalık Aşkın Sesi’nde oldukça güçlü ve popüler bir oyuncu kadrosu rol alıyor: Bülent Emin Yarar, Ahmet Mekin, Altan Erkekli, Burak Sergen, Altan Gördüm, Sinan Albayrak, Tamer Levent, Suna Selen, Nilay Cafer, Nesimi Kaygusuz. Önceki filmlere göre başarılı görüntü yönetiminde Levent Vural, sanat yönetiminde Tunç Bilge ve kurguda Vedat Vural var. Yönetmen bu ilk uzun metraj filmi, Anadolu’nun 10’dan fazla şehrinde ve yaklaşık bir yıllık sürede, gâh kuraklıktan çatlamış gâh karla kaplanmış topraklar üzerinde dört mevsimde çekiyor.

Ana hikâye, ilk iki filmde olduğu gibi yine Hacı Bektaş-ı Veli (Ahmet Mekin) dergâhından alıç, buğday, nefes metaforuyla ve yaşanan pişmanlıkla geçip Tapduk Emre (Bülent Emin Yarar) dergâhına varmakla örülüyor. Sosyal ve tarihsel arka plan üzerinde durulmuyor. Sadece Moğol istilaları Yunus’un rüyasıyla görünür kılınıyor. Yönetmenin asıl derdi, filmin adından da anlaşılacağı gibi Yunus Emre’nin beşeri aşkından Tanrı aşkına giden içsel yolculuğudur. Bu nedenle Yunus’un halkı irşat mücadelesi geride kalmakta ve tasavvufta insana duyulan sevginin Tanrı sevgisine giden yolun ilk basamağı olduğu düşüncesine öncelik verilmektedir.

“BULMAK KADAR ARAMAK DA ÖNEMLİDİR…”

Tekke içinde dervişler arasındaki çekişmeler, kıskançlıklar bu filmde daha çok öne çıkmakta; Yunus ile mürşidinin kızı Balım (Nilay Cafer) arasındaki aşk da ona karşı kötü emeller besleyen dervişlerin canını sıkmaktadır. Bütün bunlar, Yunus’un dergâhı terk etmesine gerçek aşkı Anadolu’nun dört bucağında aramaya çıkmasına neden olacaktır ve aradığının kendinde olduğu gerçeğine ulaşıncaya dek arayacaktır. Tasavvufu Hallacı Mansur (Tamer Levent) düşsel karşılaşmalarıyla somutlaştıran yönetmen, onun sözleriyle Yunus Emre’nin şiir kaynağı olarak Hallacı Mansur’u işaret eder. Yine Mansur aracılığıyla Yunus Emre, Barak Baba (Burak Sergen) üzerinden Babailere bağlanır.

Yunus’un “bulmak kadar önemli” arayışları, pirlerden ve daha çok da Mevlana (Altan Erkekli), Sultan Veled (Sinan Albayrak) ve Sarı Saltuk’tan (Altan Gördüm) geçerek tekrar Tapduk’un dergâhına yönelir. Dergâhta Derviş Kasım’ın (Nesimi Kaygusuz) Balım Kız’a aşkı giderek dayanılmaz bir hal alır. Yunus aşkıyla Kasım’ın aşkını bitirir, Kasım hançeriyle hem Balım’ı hem kendini öldürür ve film tasavvuf yolunda aşkı arayan Yunus’tan bir aşk cinayetine düşer!

Kimi oyuncuların abartılı oyunculukları, Balım Kız’ın sarı bukleleri, rujlu dudakları, estetikli burnu, sosyete hali, ilahi aşkın arandığı bir filmde izleyicinin hem gözüne hem ruhuna batar. Film bittiğinde çoğumuzun aklında yalnızca Anadolu coğrafyasının özenle çekilmiş kartpostalları kalır, tarihi ise zaten yoktu!

YUNUS EMRE AŞKIN YOLCULUĞU

Televizyon teknolojisi ortaya çıktıktan bir süre sonra sinema sanatından televizyon dizileri türemeye başlayınca, sinema sanatı için mertliği bozan delikli demir de icat edilmiş oldu! İki tür dizi film görüldü televizyonlarda: Birinci tür, çekimi bitmeden yayıma girmeyen, sinema sanatının gereklerine uyularak çekilen dizilerdi. Bunlar genellikle ülküsü ve iddiası olan sinema sanatçılarının yapımlarıydı. İkinci tür ise bir ya da birkaç bölümü çekilip yayımı başlayan ve önceki bölümleri televizyonlarda belli periyotlarla gösterimdeyken aldığı tepkilere ayarlı sonraki bölümleri çekilen dizilerdi. İşte sinema sanatı için mertliği bozan delikli demir bunlar oldu. 

Birinci tür dizilerin televizyonu belli bir disipline sokmak, sinema estetiğini yaygınlaştırmak gibi olumlu işlevleri olduğunu kabul edebiliriz. Örneğin Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanlarından uyarlanan ya da metinlerini Turgut Özakman’ın yazdığı, Ziya Öztan’ın yönettiği Kurtuluş, Yücel Çakmaklı’nın Tarık Buğra’dan uyarladığı Kuruluş Osmancık dizileri sinema sanatının önemli verimleri olarak hâlâ belleklerimizdedir.

Ancak ikinci tür televizyon dizilerini, sinemanın anlamlandırma olanaklarını kullansa da bir sinema sanatı türü sayamayız. Bunlar önemli edebiyat eserlerinden uyarlanmış da olsa sanat yapıtı sayılamazlar. Nihayet Halit Ziya Uşaklıgil’i mezarında ters döndüren Aşk-ı Memnu romanın dizi uyarlamasıyla başına gelenler henüz toplumun hafızasından silinmiş değildir.

Bu dizilerin de yönetmeni, senaryosu, teknik görevlileri vardır, ama hiçbiri kendi bakışıyla, sanatsal kaygıları ve tercihleriyle hareket edemez; yaratıcı sanatsal yeteneklerini kullanamaz. Tümü de proje patronunun kendilerinden istenenler ve kendilerine verilen görevler çerçevesiyle sınırlı kalmaya koşuludur. Onları, an be an reyting sonuçlarını değerlendiren bir üst akıl yönetir. Bir sanatçı gibi değil, talep edileni harfiyen uygulayan bir zanaat ustası gibi hareket edebilir en çok. Hangi sahneyi hangi olanaklarla çekeceğine yönetmenin kendisi karar veremez, onu rekabet koşulları belirler. Kendisinin ve yayında olan bir başka dizinin izlenme oranına göre sekanslar eklenebilir, sahneler çıkarılabilir, hikâyenin akışı değiştirilebilir, karakterler eklenip eksiltilebilir ve hatta dizi eklemelerle uzatılabilir ya da bir anda kesilip bitirilebilir. Özetle bu ikinci tür bir televizyon dizisi, sinema sanatına ait hiçbir tarihsel gerçekle, etik ve estetik değerle bağlı değildir.

Yunus’un değil, Aşkın Yolculuğu!

Bu nedenle Yunus üzerine yapılan filmleri konu edinen bir yazının içinde bu ikinci türde yapılan Yunus Emre Aşkın Yolculuğu dizisinin yeri yoktur. Burada bu diziden söz ediyor olmamızın tek gerekçesi, bize televizyon dizileriyle ilgili yukarıdaki açıklamayı yapma fırsatı sağlamasıdır; yoksa diziyi sinema sanatının öne çıkan ögeleriyle değerlendirmek değildir.

Mehmet Bozdağ, Kamil Aydın, Hüseyin Nureddin Dal’ın yapımcılığını üstlendiği, senaryosunu İsa Yıldız, Mehmet Bozdağ yazdığı, Kamil Aydın, Emre Konuk’un yönettiği TRT yapımı Yunus Emre Aşkın Yolculuğu (2015) adlı 44 bölümlük dizide Yunus Emre’nin başına gelmedik kalmamıştır. Şu kadarını söyleyip bitirelim: Diziyle sadece sinema sanatı değil, kültür tarihimize ait gerçeklik de yaralanmış; Koca Yunus aşka değil, ideolojik bir sap(tır)maya yürü(tül)müştür!

“Sinemamızın Yunus Emre’leri-2 İÇİMİZDEN BİRİ, AŞKIN SESİ” için bir yorum

  1. Çok teşekkür ederim gerçek anlamda Yunusu yorumlamak zordur. Her gelen politik amaçla ele almakta,yarın MHP bir filim cektirse o da kendi politik düşüncesine göre çekecektir.yine de yorumun taktire şayandır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.