Sinemamızın Yunus Emre’leri-1 GÖNÜLLER FATİHİ

İlgili kamu kurumlarımız, 2021 Yunus Emre Yılı’nda “Bizim Yunus”u birkaç kentimizde aydınlatma direklerine astığı dört karışlık flamalarla “anmaya” devam ederken biz de konuya ilişkin çalışmamızı, Yunus’un beyaz perdeye yansıyan suretine bakacağımız iki yazıyla şimdilik noktalıyoruz.

Türk Sineması ve Yunus Emre

1914’te Fuat Uzkınay’ın çektiği ve “Moskof Heykelinin Tahribi” adıyla gösterilen, kısa belgesel Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’nı başlangıç alırsak, Türk sineması 100 yaşını devireli hayli zaman oldu. Sinemamızın hiç de kısa olmayan bu sürede hatırı sayılır bir deneyim biriktirdiği söylenebilir.

Bu deneyimle hareket merkezli hikâye etme olanaklarını önemli ölçüde geliştiren sinemamızın, geleneksel kültür ögelerimizle yeterince ilgilendiğini söylemek ne yazık ki kolay değil. Bunun ilk nedeni, ticari bir faaliyet olan sektörün arz talep dengesiyle hareket etmesiyse, ikinci nedeni de uzun yıllar sinemaya yön veren aydınlarımızın tarihsel/geleneksel kültür verimlerimizle fazlaca bir alışverişlerinin olmamasıdır.

Bugün 770 yaşını aşmış bulunan Yunus Emre’nin de bu ilgisizlikten payını aldığı ortadadır. Belki bu ilgisizliğe bir de sinema sanatının düşünce/tasavvuf ve edebiyat/şiir gibi hareketten çok söze, olaya değil, düşünce örgüsüne yakın bir temaya yönelmedeki cesaretsizliğini gerekçe yapabiliriz. Bu cesaretsizliğe iki neden gösterilebilir biri gişe kaygısından, diğeri estetik anlamlandırma zorluğundan kaynaklanan.

Karikatürist Hasan Efe’nin Yunus’u

 “Sinemasever” bir Ekşi Sözlük yazarı, günümüzün fazlasıyla maddileşmiş ve pratikleşmiş yaşamında durumu çok iyi özetliyor: “ben sevmiyorum bu tarz uhrevi, ilahi bir dil kullanılan filmleri. böyle mana alemi, marifet, hakikat, niyaz, nefis falan. içim şişiyor benim. dervişlik, mürşidlik. zaten dervişlik de çok acayip bir olay. ne güzel öyle hayattan izole olup yaşamak… öyle bir odaya çekilip, hayata karışmadan babam da günah işlemez. sen günde onlarca insanla muhatap olup günahtan uzak durabiliyor musun, bana onu de hacı… ha yunus emre candır, canandır o ayrı.”

Bu ve benzeri nedenlerle sinemacılarımızın Türk şiirinin kurucu şair ve düşünürlerinden Yunus Emre üzerine yeterince eğildikleri söylenemez.  Mehmet Köz’ün senaryosunu Çetin İnanç’ın çektiği 1973 yapımı Yunus emre Destanı ile 1986’da çekilen Lütfi Ö. Akad, Erdoğan Tünaş’ın senaryosunu yazıp Engin Temizer’in yönettiği tarihi drama Yunus Emre adlı Türk Sineması Araştırmaları’nın resmi sitesinde kayıtlı, ama izleyeme olanağı bulamadığımız iki uzun metraj kurmaca dışında biri 1973 yapımı, 2 saat 45 dakikalık Gönüller Fatihi Yunus Emre; diğeri 2014 yapımı, 1 saat 37 dakikalık Yunus Emre Aşkın Sesi adlı iki kurmaca ve bir de 1989 yapımı, 46 dakikalık dokü-drama (yarı belgesel) olan İçimizden Biri Yunus Emre olmak üzere toplam üç film var Yunus Emre’yi konu alan; 2015 yapımı, 44 bölümlük kurmaca bir televizyon dizisi olan Yunus Emre Aşkın Yolculuğu’nu saymazsak ki saymamalıyız!

Gönüller Fatihi Yunus Emre

Kültür Bakanlığı’nın destek vermediği tek ve ilk Yunus Emre filmi Gönüller Fatihi’nin yapımında ve senaryosunda ünlü edebiyatçımız Salah Birsel’in yeğeni Özdemir Birsel’in (1929-2006) imzası var; yönetmen koltuğunda da o oturuyor. Hikâyeyi ise Türk sinemasının emektarı, oyuncu, senarist, yönetmen, tiyatrocu ve şair İhsan Yüce yazmış.

Filmin Afişi

Yeşilçam sinemasının seks filmleri furyasına kapıldığı 1975-1980 yıllarının hemen öncesi. İhsan Yüce henüz daha iki film yönetmiş, birkaç filme senaryo yazmış ve 25 kadar filmde oynamış; ama Gönüller Fatihi Yunus Emre’den sonra, furyaya kapılıp o türden sekiz on filme “senaryo” yazacak; sonra 1981’e kadar 5 film daha yönetecek; Kemal Sunal’lı Kibar Feyzo, Çarıklı Milyoner, Şabaniye, Sosyete Şaban gibi komedilerle devam edecek; İnatçı, Uyanık Gazeteci, Öğretmen gibi kara komedilere imza atacak; Bedrana, Fırat’ın Cinleri, Kanal, Fazilet gibi önemli dramların senaryolarını yazacak ve 125 kadar filmde de rol alacaktır. Ekmek, Şarap, Sen ve Ben şiirinin şairi İhsan Yüce, 1976’da İşte Hayat’taki rolüyle 13. Antalya Film Şenliği’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve 1981’de aynı şenliğin 18.sinde Derya Gülü’ndeki rolüyle bu kez En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alarak oyunculuk kariyerini taçlandıracak.

Türkiye’de ilk Yunus Emre araştırmacılarından olan Abdulbaki Gölpınarlı Yunus Emre filmi çekileceğini duyunca buna karşı çıkıyor: Yunus Emre’nin sinemaya uyarlanmasının büyük bir hata olacağını söyleyip ekliyor: “Yunus filme alınırsa maskaraya döner!” Gönüller Fatihi’nin öykücüsü İhsan Yüce, “Hayır!” diyor, “Gösterme ve duyurma gibi iki büyük yeteneğe sahip sinemanın, bir eğitim aracı olarak Yunus’un ilkelerini halka verme çabamızı engellemeye kimsenin hakkı yoktur!” Film, Afyonkarahisar’ın Şuhut ilçesine bağlı Başören, Senir, Atlıhisar, Balçıkhisar köylerinde, köylülerin “Günahtır, tövbe tövbe!” itirazları, “Ama bu dini bir film.” yatıştırmalarıyla yumuşatılınca, bir filmin 10 günde bitirildiği o yıllarda 6,5 ayda çekiliyor ve film büyük ilgi görüyor.

Evli olduğu ünlü oyuncu Belgin Doruk’un başrolde oynadığı 3 “Küçük Hanım” serisiyle birlikte 20 kadar filme senaryo yazmış ve 1986’da Kültür Bakanlığı Senaryo Yarışması’nda Birincilik ödülü almış Özdemir Birsel; 3 filminden biri olan Gönüller Fatihi Yunus Emre’de Hakan Balamir, Müfit Kiper, Tülin Örsek, Şükriye Atav, Atıf Kaptan, Ali Şen, Feridun Çölgöçen ve Agâh Hün gibi isimleri yönetiyor. Elvan Film etiketiyle yayımlanan yapımın kamera arkasında, dönemin usta Görüntü Yönetmeni Salih Dikişçi bulunuyor. Yapımcılığını Cahit Uçuk’un üstlendiği filmin kostümlerinde İlhan Denizeri’nin, müziklerinde Selmi Andak’ın imzası var.

O zaman 28 yaşlarında ve sinemanın aranan oyuncusu olan Hakan Balamir, Yunus Emre’ye can veriyor. Rolünü o kadar abartıyor ki özel yaşamında da bir “Yunus” olup çıkıyor: İçkiyi bırakıyor, gece hayatına son veriyor vs. Ancak Yunus Emre’yi gereğinden fazla uhrevi bir yaşamın parçası saydığından olsa gerek, senaryonun sosyal vurgusuna ve yönetmenin daha dünyevi bir karakter yaratmaya çalışmasına karşın Balamir, gereğinden fazla ağlak, üzgün ve yer yer yılgın bir Yunus resmediyor. Bu Yunus yorumu, 1974’te 11. Uluslararası Antalya Film Festivali Seçici Kurulu’nu da ikna ediyor olmalı ki, kurul Hakan Balamir’i rakipsiz “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüyor.

Alıç-Buğday-Nefes-Doğru Odun Eğretilemesi

“Bu ülkenin toprağı bir bütündür. Yunus Emre’nin fani olan teni Eskişehir veya Karaman, Kula veya Erzurum toprağında yatmış ne fark eder. Önemli olan yedi asır sonra bile Yunus’un insanların sevgidünyasında hâlâ yaşadığıdır.” jeneriğiyle açılan Gönüller Fatihi Yunus Emre’nin hikâyesi, ölümünden yaklaşık 2 yüzyıl sonra yazılan Hacı Bektaş-ı Veli Menkıbenamesi olan Vilayetname’ye ve ona kaynaklık eden söylenceye dayanıyor: Yunus, Sivrihisar’ın kuzeyinde Sarıköy denen yerde ekicilikle geçinen yoksul bir adamdır.

Bir kıtlık yılında pek bunalan köyünün ileri gelenleri, onu Kırşehir’e yakın Suluca Karahöyük (Bugün Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesi) denen yerde halka yardım ettiğini duydukları Hacı Bektaş adlı bir ermişe yardım almak için gönderirler. Yunus yolda toplayıp hediye eylediği bir torba alıçla dergâha varır. Hacı Bektaş-ı Veli ona buğday yerine nefes vermeyi önerir, Yunus kabul etmez, buğdayı alır; ama nefes istemediğine pişman olup geri döner, nefes ister. Hacı Bektaş-ı Veli, biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, git nasibini Tapduk’tan al, der. Yunus’un, Yunus Emre olma yolculuğu böyle başlar.

Menkıbeler de efsaneler ve mitler gibi semboller üzerinden konuşmayı sever. Burada “alıç” kolay ulaşılması, bolluğu, temel ihtiyaç olmamasıyla yoksulluğu, alçak gönüllülüğü ve bir sahibi bulunmamasıyla ortak yaşamı; “buğday” temel gıda hammaddesi olmasıyla dünyevi ihtiyaçları; nefes ise sofiler için inançlarının en erdemli eylemini temsil eder. Nihayet yoksul bir köylü olan Yunus’un günlük ihtiyacını karşılama pratiğiyle Hacı Bektaş’ın daha geniş zamana ait inançsal kaygılarının çatışmasını Bektaş Veli kazanmıştır. Yunus pişmanlıkla geri dönmüş; Bâtıni ilmi temsil eden ve sofinin Tanrı ile bütünleşme yolunda alıp vereceği “nefes”ler için Taptuk’a “teslim” olmuştur.

Hakan Balamir’in Yunus’u

Yunus, odunun dahi iğrisini koymadığı tekkede mürşidinin verdiği görevleri büyük bir bağlılıkla yerine getirirken bir yandan da Tapduk’un derslerinde pişmektedir. Doğayı en ince ayrıntısıyla hissedip kuşla, çiçekle, böcekle söyleşmekte, duygularını şiirle dökmektedir. Diğer dervişlerin dedikodusu, Yunus’la mürşidin kızı Bacım Sultan üzerinedir; ama Yunus noktayı koyar: “Şeyhimin kapısından bir şey alamam!” Tapduk söz ister derviş Yunus’tan, Yunus şiir döker şakır şakır: “Şol cennetin ırmakları /Akar Allah deyu deyu…” (Kimi araştırmacılara göre bu şiir başka bir Yunus’a aittir). Tapduk, “Gayrı gönül kilidi açıldı ve de nasip gömleği biçildi.” deyip onu gurbete gönderir, irşat için.

Sosyal, Tarihsel Arka Plan 

Filmin olay örgüsü, gereğinden fazla olay halkasına sahip. Kamera bu nedenle filmin alt hikâyelerini görüntülemeye yetişemediği yerde, bir anlatıcı yardıma koşmakta ve dış sesle daha neler neler olduğunu söylemektedir: Anadolu bir yandan dalga dalga vuran Moğol istilalarıyla acıların ve savaşların içindedir; bir yandan da başsız, sultansız kalmış beyliklerin birbirleriyle çekişmeleri nedeniyle yönsüz yönetimsizdir. Hamza Bey adamlarıyla köyleri yakıp yıkmakta, köylü ağır vergiler altında inim inim inlemektedir.

Yunus, beyin zor alımıyla öküzünün birini kaybeden yaşlı köylünün sabanına da koşulur, yolda Moğollar tarafından tuzaklanan Ertuğrul Gazi’nin elçilerini de kurtarır; yakılmış yıkılmış köylerde asılmış kesilmiş adamlar, yetim kalmış, sefil çocuklar görür. Gâh hastalara sabır değirmeninden iman tohumu öğütüp hak sevgisi katarak avuç avuç içirir, onları iyileştirir; gâh “Bugün dağılma değil, birleşme günüdür.” diyerek beylikleri Osman Bey’le işbirliğine ikna etmeye çalışır. Gâh Konya’daki dergâhta Mevlana’yla oğlu Sultan Veled’in sohbetine katılır; gâh Söğüt’e varır, Kara Osman Bey’den Anadolu’nun birliği için mücadele etmesi dileğinde bulunur…

Yunus Emre, bu sosyal arka plan üzerinde İslamlığı Anadolu’nun kadim inançlarını ötelemeden yorumlayarak halkı irşat eder. Sadece halkı tasavvufla aydınlatmaz, su başında düşe dalmış bir Hıritiyan kadını teskin edip onunla yaşadığı mekâna varır ve oradaki insanlara inanç farklılıklarının ayrılık gayrılık yaratmaması gerektiğini anlatır, “Sen sana ne sanursan / Ayruğa da onu san…” dizeleriyle farklı inançlara sahip insanları düşüncelerine hayran eder: “Bunlar her kitapta bulunan Tanrı kelamıdır. Bu dünya nimeti bütün insanlara yeter artar, elverir ki hayırla bölüşmesini, sevgiyle dağıtmasını bile…” Moğol askerlerince yakalanır, işkenceye yatırılır; sorgulanırken komutanın kalp krizi geçirerek ölünce, askerlerden biri Yunus’un ermiş olduğuna inanır, Müslüman olur ve ona yardım eder… Hikâyenin dayandığı efsane, bildik biçimde son bulur: Dergâha dönen Yunus’u Tapduk Emre şeyh ilan eder, icazetini verir. Değneğini atar, Yunus onu bulduğu yerde yerleşecek dergâhını kuracaktır.

İhsan Yüce’nin hikâyesi, film senaryosuna dönüştürülürken bir seçmeye, ayıklamaya tabi tutmadan Yunus Emre hakkında bildiği her şeyi anlatmak telaşıyla hareket ediyor. Bunu Yunus’un Divan’ından seçtiği ve çok bilinen şiirlerine uygun sahne ve sekanslar kurgulayarak yapıyor. Bu nedenle gereksiz yere uzayan filmde sarkmalar meydana geliyor. Bir başka olumsuzluk da Hakan Balamir’in, filmin başındaki canlılığını ve doğallığını Tapduk tekkesinde terk etmesi ve üstüne aktüel yaşamdan uzak, bütünüyle bir içsel yolculuk havası çökmesidir. Bu kırsalda kurulan tekkelerin halkla ve günlük yaşamla iç içe oldukları gerçeğiyle pek uyumlu durmamakta, tasavvufun Sünni yorumunu güçlendirmektedir.

Yunus Emre üzerine çekilen bir ilk film olmasına ve bütün bu aksaklıklarına karşın Gönüller Fatihi Yunus Emre’nin, aynı konuda çekilmiş diğer filmlerden başarılı olduğunu teslim etmeliyiz.

Sonraki yazımızda Yunus Emre İçimizden Biri, Yunus Emre Aşkın Sesi ve Yunus Emre Aşkın Yolculuğu adlı yapımları ele alacağız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.