Eğitimde Eşitsizlik Döngüsü-2

“Eğitimde Eşitsizlik Döngüsü-1” başlıklı önceki yazımızda pandemi sürecinde eğitim yönetimindeki zaafların eğitim alanını nasıl olumsuz etkilediğini, bu alanda var olan eşitsizliğin nasıl daha da derinleşmesine yol açtığını veriye dayalı göstergelerle açıklamaya çalıştık. Bu devam yazımızda eğitimde eşitsizlik döngüsünün etkili bileşenleri olan ailenin sosyoekonomik ve sosyokültürel durumlarının, kademeler arası geçiş merkezi sınavlarının bu döngüye etkilerini tartışıyor; eğitim sistemimizin eşitsizlik üreten çarkını bütünlüyor, yapılması gerekenlere şöyle bir göz atıyoruz.

Eşitsizlik Döngüsünün Bileşenleri

Eğitimde eşitsizlik döngüsünü kuran, öğrenen bireylerin ev ve aile ortamındaki eğitim sürecini etkileyen değişkenlerdir. Bunlardan biri ebeveynlerin eğitim durumudur. Daha önce PISA gibi uluslararası ölçme değerlendirme uygulamalarında yapılan anketlerle çocuğun akademik başarısı ile anne babasının eğitim seviyesi anlamlı farklar yarattığı defalarca bulgulanmıştı. Yandaki grafik bize şunu söylüyor: Lise adaylarının %10’unu oluşturan yüksekokul mezunu anne babanın çocukları, %55’ini oluşturan ilkokul mezunu anne babanın çocuklarından ortalama 30 puan önde yarışıyorlar. Bunun yanına, evde sahip olunan kitap sayısının, hatta bu kitapların türlerinin, çocuğa ait bir çalışma odasının ve daha başka olanakların da akademik başarıyı olumlu ve anlamlı etkilediği eklenmişti. Pandemi sürecinde okulların sahip olduğu olanak farklılıklarından başka evlerdeki öğrenme donanımları farklılıklarının eklenmesi de eğitimde eşitsizlik döngüsünü güçlendirdi. Kardeş sayısının da akademik başarıyı ters orantıyla etkilediğini gösteriyor: Ne kadar çok çocuk, o kadar az puan!

TÜİK’in hane halkı eğitim harcamaları istatistikleri, hanelerin genel gelirden aldıkları payla orantılı olarak, eğitim harcamalarında derin eşitsizlikler olduğunu gösteriyor. En yoksul %20, 100 lirasının sadece 90 kuruşunu çocuğunun eğitimi için harcayabilirken, en zengin %20 ise bunun beş katını, yani 100 lirasının 4,5 lirasını eğitim için kullanıyor. Eğitim harcamalarına Türkiye’de haneleri cep telefonu bulunma oranı birbirine eşitlerken, diğer bilgi ve iletişim teknolojilerine sahiplik oranları acımasızca bölüyor: Hanelerin sadece %17,6’sında masaüstü bilgisayar, %37,9’unda taşınabilir bilgisayar ve %26,7’sinde tablet bulunuyor. 1,5 milyon öğrencinin internet erişimi olmadığını, olanlarda da EBA üzerinden canlı derslere katılımın %50’nin altında olduğunu ise öğretmen sendikalarının bağımsız araştırmaları saptıyor. Üst %20’lik dilimde bulunan ve dijital okuryazarlığı yüksek bireyler için sürecin daha verimli ilerlediğini eklemeye gerek var mı?

Bölgeler arasındaki gelir farkı uçurumunun merkezi sınavlara puan farkı uçurumu olarak yansıdığı da MEB’in merkezi sınav verilerinden kolaylıkla izlenebiliyor. Doğu ile Batı arasında ortalama 10 puanlık fark, bu derin uçuruma işaret ediyor!

Öte yandan öğrenenlerin akademik başarılarını etkileyen bir başka değişken ise aile bireylerinin “dil”  yapısıdır.  Aynı “anadil”in farklı sosyal sınıflarda farklı biçimlendiği, pek çok sosyolengüistik araştırmanın ortaya koyduğu bir gerçektir. Bir başka gerçek de çocuğun aile içinde dört yaşına kadar edindiği, dilin sözcüklerine ait ses, köken ve anlam özellikleriyle sözdizimine ilişkin izlerin ömür boyu sürdüğüdür. Kuşkusuz bu izler, bireyin sosyalleşme ve kültürlenme sürecinde başat bir rol oynamaktadır.

Sosyolog Basil Bernard Bernstein, yaptığı bir “Kompozisyon Yazma” çalışmasıyla “sosyoekonomik statü” ile “sözel beceri” arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Bulgular şöyle: Alt sosyal sınıf bireylerinin dil özellikleri; kısa ve basit (yalın) cümleler, dilbilgisi yanlışlıkları, sınırlı kelime dağarcığı, sınırlı sıfat ve zarflar, kalıp yargılar, somut kavramlar… Buna “Sınırlı Dil Kodu” diyor. Orta sosyal sınıf bireylerinin dil özellikleri; uzun, kompleks (karmaşık) ve soyut cümleler, dilbilgisi kurallarına uygunluk, zengin kelime dağarcığı, seçilmiş sıfat ve zarflar… Buna da “Gelişmiş Dil Kodu” diyor (Bernstein, 1969). Buraya okullarda yaygın olan eğitim dilinin orta sosyal sınıfın dili olduğunu da ekleyelim. Sonuç sürpriz değil: Gelişmiş dil, okul başarısını olumlu yönde etkiliyor.

Kademeler Arasında Geçiş

Merkezi sınavlar ve kademeler arası geçiş sistemleri, sadece eğitimi tahrip etmenin araçları değil; aynı zamanda eğitim üzerinden toplumsal eşitsizliğin üretilmesi ve sürdürülmesinin de araçlarıdır. Bunun, kapitalizmin mal ve hizmet üretiminde, “ihtiyaç yarat, müşteriyi memnun et” sunumuyla da uyumlu davrandığını söyleyebiliriz. Merkezi sınavların, eğitim çıktıları almakta, geri dönüşlerle düzeltmeler yapmakta kullanılan araçsal işlevlerini dönüştürerek eğitimin amacı durumuna getirdik. Bununla da kalmadık okullar arasındaki “nitelik” farkını artırıp meşrulaştırdık!

Önceki Milli Eğitim Bakanı’nın itirafıyla “niteliksiz” okulların öğrencileri, nüfusun %90’ını oluşturan dezavantajlı ailelerin adrese dayalı kayıta zorunlu kalan ve adrese en yakın okula yerleştirilen çocukları olacak.  “Nitelikli” okulların öğrencileri ise, tabi ki “adrese dayalı” sistemle kayıt oldukları, ama sınıfsal eğitim döngüsünün ilk basamağı olan “iyi” ilkokullara ve ortaokullara servis araçlarıyla taşınan sosyoekonomik bakımdan güçlü ailelerin çocukları!  “Nitelikli-niteliksiz” liseler, eğitimin sınıfsal döngüsünün ikinci kademesi oluyor! MEB verilerinden hazırlanan grafik, gelir düzeyi ile akademik başarı arasındaki ilişkiyi yoruma gerek bırakmadan anlatıyor. LGS’de en düşük gelire sahip ailenin çocuğu, en yüksek gelire sahip ailenin çocuğundan hemen her derste ortalama 20 puan az alıyor ve bu fark, 1,5 milyona yakın lise adayı için uçurumlar oluşturuyor!

Eğitim döngüsünün üçüncü kademesini üniversiteye geçiş sistemi oluşturuyor. Her yıl sınava giren 3 milyona yakın öğrenci için çok daha gerilimli bir süreç bu. Sistem, özel öğretim kurslarıyla, yayınlarıyla büyük bir sınav sektörünün yerini sağlamlaştırdı. Bu pazarda en çok para harcayarak çocuğunun eğitimine yatırım yapan aileler, bu yatırımlarıyla sonraki kuşaklarının geleceğini de teminat altına almış oluyorlar. Ulusal ve uluslararası üniversite dereceleme ve değerlendirme listelerini inceleyerek, ülkemizdeki üniversitelerin ancak %10’unun “üniversite” adını hak ettiğini söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz eğitim pazarına, toplumun ancak nüfusun sosyoekonomik bakımdan avantajlı %10’unun yatırım yapabileceği de sır değil. Bunlar da “iyi üniversiteler”de eğitim alıp “iyi işler”de çalışma olanaklarını elde ederek katıldıkları eğitim döngüsünün bir parçası olmalarını işte o YKS’ye borçlular!  %90 da kasaba üniversitelerinde okuyup ya %27’lik üniversite mezunu işsizlere katılacak ya da eğitimleri dışında “niteliksiz” işlerde çalışma “şansı” yakalayıp dezavantajlı sosyoekonomik konumlarını idame ettirecek!

Buradaki yargılara TÜİK verileri de tanıklık ediyor: “En yüksek yıllık ortalama esas iş geliri 51.888 TL ile yükseköğretim mezunlarında.” Bunların içinde hangi üniversite mezunları ağırlıklıdır, bunu biliyoruz! Lise ve dengi okul mezunlarının iş geliri 34.115, lise altı eğitimlilerin 26.833, bir okul bitirmeyenlerin ise 18.270 liradır. Yine TÜİK’e göre okuryazar olmayanların %26,1’i; yükseköğretim mezunlarının %2,5’i yoksul. Döngü tamamlanıyor!

Ne Yapmalı?

Döngüyü uluslararası ölçmeler de doğruluyor. MEB, her ne kadar son PISA ve TIMSS ölçmelerinde Türkiye’nin birkaç basamak ilerlemesini sevinç çığlıklarıyla karşılayıp bununla bir başarı illüzyonu yaratsa da çağımızda gerçekler, uzun süre gizlenemiyor. Üniversite Araştırmaları Laboratuvarı oyunu bozuyor: ”PISA’da fen liselerinden olması gerekenden daha çok, meslek Liselerinden ise daha az öğrenci katarak arttırdığımız başarımızı, TIMSS’te daha üst sosyoekonomik statülü öğrencileri araştırmaya dâhil ederek başardık.”

Pandemi sürecinden bağımsız değerlendirdiğimiz eğitimde eşitsizlik döngüsünü oluşturan tabloyu, içinde yaşadığımız koşullar kuşkusuz çok daha ağırlaştırıyor. Acılarımızda daha fazla ortaklaştığımız bu sürecin olumsuzluklarını fırsata çeviremez miydik? En azından sınav odaklı eğitim dizgemizin bu odağını biraz olsun iyileştiremez miydik? Sosyal politikaları, halkın gereksinimlerini önceleyen yönetimler için her evi okul, her odayı sınıfa çevirmek zor olmasa gerekti.

PISA ve TIMSS gibi uluslararası ölçmelerin sıralamalarıyla kendimizi kandırmak yerine; okullar arası başarı farkını gidermek, ileri ve üst yeterlik alanları dar, alt yeterlik alanı geniş başarı piramidini tersine çevirmek gibi eğitim politikaları geliştirmek zorundayız. AKP’nin Cumhuriyet’e en etkili ve en derin darbesi olan “Başkanlık Sistemi”ne üniversite mezunlarının %70’inin “hayır”; okuryazar olmayanların %70’inin “evet” (Gezici Anketi) dediğine bakılırsa eşitsizlik çarkının yarattığı eğitimsizlik, iktidar sahipleri için bir sorun değil, olanaktır! Ama ülkemiz ve insanımız için büyük sorundur.

Yeryüzünde yaşayan tüm insanların aynı sorunda bu kadar ortaklaştığı başka bir tarihsel dönem oldu mu acaba? Ne var ki sorun her ne kadar ortak olursa olsun, etkisinin ve çözümünün sınıfsal karakterini görmezden gelemeyiz. Yukarıdaki sosyo ekonomik tablodan da anlaşılacağı gibi kederin de neşenin de sınıfsal karakterini kabul etmek zorundayız. Bu karakter güçlü bir döngü içinde yüzyıllardır kendini yeniden ve yeniden üreterek kökleşmiş, toplumsal sınıfların maddi kültürel yapılarını biçimlendirmiştir. Bu yapıyı değiştirmek kaçınılmazdır.

Çarkın dişlileri arasına küçük bir taş atmakla başlayabiliriz!

-----------
Yukarıdaki grafikler, TÜİK verilerine dayalı Türkiye’de gelir dağılımı analizlerinden, Global Wealth Databook verilerinden, MEB ÖDSH Genel Müdürlüğü merkezi sınav istatistiklerinden ve ERG araştırmalarından yararlanılarak çizildi. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir