Erol Toy Ölmüş Diyeler…

Hayatını çeşitli işlerde çalışarak kazanan, edebiyatımızın, sözcüğün gerçek anlamıyla emekçisi Erol Toy, artık yok. İmparator romanıyla Türk burjuvazisini çözümleyen, Zor Oyunu’yla 12 Eylül’den önce 12 Eylül’ü, Hocaefendi’yle 15 Temmuz’dan önce FETÖ’yü bilen, 30 kadar romanıyla toplumumuzun kesit ve kesim romancısı Erol Toy’u çok arayacağız! Onun 5 ay önce Berfin Bahar’ın Ekim 2020 tarihli sayısında 38 yıl önceki görüşmemizle kulaklarını çınlatmıştık, bilememiştik bizi böyle aniden ıssız ve yalnız bırakacağını…

38 Yıl Önce Erol Toy’la

İsmet Arslan, ekim sayımızda Erol Toy’u dosyalıyoruz, deyince sonbaharı yalayıp geçen ılık bir yaz esintisi örneği, yüreğimi 1980’lerin ilk yıllarından kalma sıcacık bir heyecan dalgası okşayıp geçti, izini bu satırlarda bırakarak.

O yıllarda DTCF’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nde kendi müfredatını kendileri belirleyen deli fişek öğrencilerdik. Her birimiz su içer gibi okuyor, en doğal gıdalarla beslenir gibi edebiyat tartışıyor, nefes nefese yazarların etkinliklerine koşuyorduk.

“Grup” üyelerimizden birinin bitirme tezi vesilesiyle, İstanbul yolumun üstünde olduğundan, Erol Toy’la tanışma piyangosu bana vurmuştu. Boğazı bir gerdanlık gibi tepeden seyreden, ama mütevazı bir dairede, bana ve arkadaşıma bir öğleden sonrasını hiç yüksünmeden ayıran sevgili Erol ağabeyle o günkü sohbetimizin, hem edebi hem sosyal bilincimde gerçekleşen birkaç sıçramadan biri olduğunu söylemezsem, o güzel yarım güne haksızlık etmiş olurum.

O günlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında, bakkallıktan imparatorluğa yürüyen Çokzade Fehmi üzerinden Vehbi Koç’un biyografisini temel aldığı herkesçe bilinen ve sol çevrelerde okumayanın solcu sayılmadığı İmparator adlı romanı etkisini sürdürüyordu. Öte yandan 12 Eylül (1980) darbesinden birkaç ay önce yayımlanan ve darbenin gelişini konu edinen Zor Oyunu’nun, Türkiye gerçeğini bunca doğru okuyan bir aydının on ikiden vuran isabetiyle yarattığı şaşkınlık da hâlâ üzerimizdeydi.

Daha sonra Ankara’da aylık periyotlarla yayımlanan Yaba dergisinin her sayısında bir aydınımızı / sanatçımızı konuk ettiğimiz Yanıtlarıyla üst başlıklı sayfaları için buluştuk Erol Toy’la. 1983’ün ocak ayıydı ve yazı çalışmalarına, ülkemiz aydınının tutumuna, o günlerin edebi gündemine ilişkin sorularımızı yine aynı olgunluk ve içtenlikle yanıtlamıştı. Derginin Şubat 1983 sayısında yayımladığımız bu görüşmeyi 1993’te aynı adla kitaplaştırdığımız derlemeye de almıştık. Kitap, içindeki bir başka görüşme nedeniyle yasaklanmış yayımcıları da cezalandırılmıştı.İsmet, Erol Toy deyince, bu görüşmeyi 38 yıl öncesinden bir selam niyetine salayım istedim Erol ağabeyime…

Yazı Tükenmez Bir İş

Mustafa Pala: Sayın Erol Toy, sizin deyişinizle “yazıcılık” toplumsal işbölümünün bir gereği. İşbölümünde yazıcılığı seçmiş biri olarak yaşamınızda sizi böyle bir seçime iten ne gibi nedenler var?

Erol Toy: Yazıcılığı seçmeden önce çok değişik işlerde çalıştım. Gördüm ki her iş bir yerden sonra, özünde tekdüzeliğe düşüyor. Ayrıntıda ayrımlar gözlense bile, işin temeli aynı olunca, bu tekdüzelikten kurtulmak olasız. Marangozluğu alalım. Masa yapacaksınız, üç ya da dört bacağı dengeli biçimde yerleştirmeye koşulusunuz. Tek bacaklısını yaptığınızda bile durdurabilmek için üçlü, dörtlü bir dayanak noktanız olacak. Ayrıntıda harikalar üretseniz de olmazsa olmaz kurallar bunlar. Yazı böyle değil. Her biri ötekinden çok değişik, çok başka, çok ayrı nitelikler taşıdığı zaman anlam ve değeri var. Elbette kendinizi teksir ya da fotokopi makinesi sanmazsanız. İnsan yeryüzüne sürekli değişme ve gelişme amacıyla geldi ya da kendine böyle bir amaç çizdiyse, yazı tükenmez bir iş. Her kitapta yeni bir öz, yeni bir biçim arayışı, yeni yeni şeyler öğrenme zorunluluğunu bir düşünün. “Yazı”yı seçmezsiniz de ne yaparsınız?

Kesit ve Kesim Romanları

Bilinen roman düzeniniz, yani kesit ve kesim romanları nasıl bir gereksinimden doğdu? Bu düzenin şimdisi ve sonrasında neler var?

Ayının kırk öyküsü var, kırkı da ahlat üzerine, denir. O hesap ben de bir tek roman yazmak istiyordum. Yazabiliyor muyum bilemem. Kur’an’da bir ayet, “Biz niyete göre sevap, fiile göre günah yazarız.” buyurur. Benim niyetim de bu… Türkiye halkının romanını yazmak. Eylemin bütün günahını yüklenerek girdiğim bu yükümlülükten, yoğurt akıyla da olsa çıkabilirsem, ne mutlu bana. İşte kesit ve kesim romanları serüveni böyle başladı. Oku, incele, araştır, düşün taşın… Sonunda anladım ki böyle bir mızrağı öyle bir harara sığdırmak olanaksız. Yapabilen ya da yaptığını savlayan pehlivana alkışım hazır. Benim için olanaksız. İşin kolayı nedir, diye aramaya başladım. Önce bu işi ikiye bölelim düşüncesini yakaladım. Ayrım noktasını koyabilirsek, bu olmayacak bir düş değil. Sınırım, Anadolu olsun ilkin… Ayrım noktamız da Kurtuluş Savaşı… İlk kesit romanı Toprak Acıkınca bu noktayı koyabildi mi? Yoğurdun ekşi demek bana düşmez. E, öncesi ve sonrası… Dal bakalım Osmanlı’nın derinleriyle Cumhuriyet’in uçlarına… Ihı!… Onlar da birer romanlık yük değil. Elmalarla armutları toplamak bana mı görev? Sonunda hepsi aynı ağacın kökü, gövdesi, dalı, meyvesi; ama çürüğü çarığı, tatlısı buruğu var. Bunları nasıl ayıklayacağız ya da aynı küfenin içinde nasıl tutacağız? Hadi her biri için bir küfe ya da bir roman, diyelim… Al sana yirmi romanlık, otuz kırk yıllık bir uğraş. Bir adam bir meslek seçerse, bunca yıllık bir sürede emekliliği hak etmez mi? Davran bakalım… Cumhuriyet toplumu çok daha genç ve çağdaş olduğundan, kesim küfelerine ayrılsın, dedim. Esnaftan işçiye, küçük burjuvadan büyüğüne, bürokratlardan gençlik ve aydın kesimine varıncaya birer romanda birer ikişer kişide simgelenerek anlatalım. Böylelikle hem aynı toplumun ürünü olmalarından ötürü birbirlerine sımsıkı bağlanır hem çıkar çelişkilerinden dolayı özleri ve biçimlerindeki değişiklik de her birini bağımsız kılar. Altı kesimi sarmal bir biçimde bugüne getirdim. Yedincisi sarmalı bir iyice ortaya çıkaracak kilit taşı olarak düşünülüyor. Yazımı da bitmek üzere. Sıra politikacı kesiminde. Oy hesapları yüzünden, bütün sınıf ve katmanlarla yakından ilişkili… Dost ya da düşman olsun, ilişki kaçınılmaz. Çelişki de… Son üçü de bitti mi romanın bir bölümü bitmiş olacak. On cilt, ama yine de bir bölüm… Öteki ise geçmişin avantajından yararlanıyor. Kesitler halinde arıyor yolunu. Fetret kesiti, Celali kesiti, yozlaşma kesiti, çözülme kesiti, yenilenme kesiti. Bir on on iki cilt de o, etti mi ikinci bölümün tamamı. Al sana kökleri, gövdesi, dalları, meyveleriyle bir ağaç. Tadından yiyemezsen de gölgesinde serinlersin hiç olmadı…

“Uygar Batı, Barbar Doğu”

Romanlarınızda toplumumuzu dinamizmi içinde kavrıyor ve öyle yansıtıyorsunuz. Ama özellikle tarihi romanlarda ve özellikle de Osmanlı’nın toplumsal yapısını “durağan” bir yapı olarak algılayanlar da oldu. Böyle bir yaklaşım şimdilerde kuramsal olarak temellendirilmeye çalışılıyor. Sizce buradaki yanlış nereden kaynaklanıyor?

Sondan başlayalım. Hata, kurdun kuzuyu yemesinden gelmektedir. Şöyle: Aristo Bilge, İskender’i Doğu’nun üstüne saldırtmaya hazırlarken bir ayrım yapmıştır. Batı uygardır, Doğu barbardır! Bu temellendirmeye göre de uygarın, barbarı uygarlaştırması bir uygarlık borcu olmaktadır. Bunun özrünü arayan çok kişi, Yunan’ın Dara’dan öcünü alabilmek amacını güttüğünü söyler. Tutalım böyledir ve tutalım öç tarih içinde haksızlıkların bir gerekçesi sayılmıştır. Ama asıl dolap bu ayrımda yatmaktadır. Sonra kapitalizmin yükseliş ve emperyalizmin başlayış dönemi olan 19. Yüzyıla gelindiğinde ise, Batı aynı tekerlemeye yenilerini katmıştır. Uygar Batı, barbar Endülüs ve Osmanlı’nın şamarı altında yeterince bunaldıktan sonra, yeniden yekinirken eski ağıza yeni taam gereklidir. Doğu artık hem barbardır, uygarlaştırılması, sömürülmesi gerekir hem de Hegel Bilge’nin dilindeki gibi durağandır, akışkan kılınması, Batı’ya benzetilmesi gerektir… Ee bütün bunlar da hadi çocuklar yapıverin, demekle olmayacağından önce topraklar işgâl edilerek sömürülür. Bu söktürülmezse, kafalar işgâl edilerek uygarlaştırılır.

“Aydın çağının Vicdanıdır.”

Dergi ve gazetelerdeki tartışmalara pek katılmıyorsunuz. Bir şey söyleyecekseniz, bunları derli toplu bir arada kitaplaştırıyorsunuz. Son iki kitabınız bunun örneği. Neden böyle bir yöntem? Dergi ve gazetelerdeki tartışmalar sizce sağlıksız mı?

Siz benim iki kuşkumu bir soruda bana yönelttiniz, bu yöntem konusunda. Kuşkularımdan biri kendimden. Bilebildiğim kadarıyla ancak çok büyük bilgeler, sınırlı söze sınırsız anlam verebilmişlerdir. Konfüçyüs ve Pascal gibi. Ben, bilmediğimi biliyorum. Haddime mi düşmüş, bir dünya anlamı bir çerçeveli yazıya sıkıştırıvereyim? Beceremiyorum. Ve mümkün olduğunca bulaşmamaya çalışıyorum. Ülke anasından bilge doğmuşlar doluyken, benim gibi cahillerin her taşın altında yeri yok diyorum! İkincisi, okuyabildiğimce dergi ve gazetelerdeki yazıların çoğu, yerinin ve yeninin darlığından yakınmasıyla başlıyor. Eh, onlar bile oynamak için bunca özür öne sürdüklerine göre, ben ne halt edeyim deyip kitaba çörekleniyorum. Bir dergi olarak bana hak vermezseniz, alınmam; hak verirseniz, övünmem; çünkü bunca şikâyet olduğuna göre, gerçek olması kuvvetle muhtemeldir. Eh insaf edilsin, böyle eksik bozuk tartışmalarda da sağlık aranmaz artık. Elbette, doğuştan bilge olup ağzından ayet dökenler arasında yürütülen tartışmalar, bizim söylediklerimizin dışındadır.

Yanıtlarıyla (Söyleşiler) , Gülgün G. Arıgümüş - Fiyatı & Satın Al | idefix

“Aydın çağının vicdanıdır.” diyorsunuz. Peki, Türkiye’nin bugünkü aydınları?

Onlar da Türkiye’nin bugünkü vicdanıdır. Ama herhalde Türkiye bugün pek doğru bir yolda ki korkan, susan, ürken ya da fısıltılarıyla kendi kendilerini çimdiklemeye uğraşan vicdanlarıdır. Yoksa dünyanın her ülkesinde üç beş bin aydın varken, Türkiye’deki iki üç milyon aydının bunca sessizliğine başka anlamlar vermek, olsa olsa zındıklıktır. Engizisyon dönemlerinde olunmalıydı ki yanan ateşin üstünde döner eyleyelim. Şimdi de dedi koduyla çürütmeye çalışırız olur biter. Hele güneş bir doğsun, buhar delikleri bir tıkasın, seyreyleyin aydınlarımızı… Pardon vicdanımızı. Nasıl sere serpe ortalığa salınıp bu suskularının hesabını sorarlar.

Kitaplarınızı artık kendiniz yayımlıyorsunuz. Bunun nedeni ne ve ülkemiz yayıncılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yayınevlerimiz öyle yüksek fikirli, öyle öngörülü, öyle bilgin seçicilere sahip bulunuyorlar ki onlar benim kitaplarımı beğenmiyorlar! O yüzden yayımlanmaya değer bir şeyler yazdığım inancında olan bir ben varım! Ne yapayım, kişi yazdığını bir de basılı biçimde okumak istiyor. Belki bencillik; ama istiyor işte!.. O yüzden kendim yayımlıyorum. Ülkemizde yayıncılığın bir sorunu olduğunu pek sanmıyorum. Fiyat tekelini elinde tutan adamın ne sorunu olabilir ki… Gel gelelim yayımlanan kitapları hemen satın alacak biri çıkıverse, hepten keyif olacak. Ne ki baskıydı, korkuydu, beğenmemezlikti derken elinde yığılıp kaldı mı adam depo kirasından bile batabilir… Yok sanılan sorun da birden dağ gibi üstüne yıkılır insanın. İnsan da dağ devirmeye gelmedi ki dünyaya…

Son çalışmalarınız hakkında söyleyeceğiniz bir şey var mı?

Bitirdikten sonra, başkalarının bir şey söylemesini yeğlerim.

(Yaba, Şubat 1983)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir