Mithatpaşalılar Grubu ve Olcay Önertoy

Okuyacaklarınız, sevgili Olcay Hocam vesilesiyle, en az otuz beş yıl öncesinden bugüne esmeyi sürdüren duygu ve coşku yüklü edebiyat sevdasına dair bir hikâyedir!

Dil Tarih

1978’de İzmir, Balıkesir, Tokat, Muğla, Kırklareli… Türkiye’nin çeşitli illerinden bir grup edebiyat sevdalısı, özellikle şiirin incecik telleri yüreklerinde titreyerek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin ön bahçedeki giriş kapısı önünde kayıt sırasında beklemektedirler. Dönemin ağır siyasi olaylarının yarattığı kamplaşma, sırada bekleyenlerin içlerinde derin bir tedirginlik biriktirmiştir. Sıkılan yumruklar, çekilen silahlar ve her gün her gün toprağa düşüveren gencecik yürekler…

Kayıt sırasında bekleyen yeni öğrenciler arasında kısa kısa selamlaşmalarla geçiştirilen tanışmalar, bu ağır koşullar nedeniyledir. Karşılıklı güvensizliğin yaraladığı insan ilişkileri, en çok bu dönem gençlerini etkilemektedir. Okula gruplar halinde girilip çıkılarak karşı grubun verebileceği olası zarardan korunmaya çalışılmakta, grup psikolojisinin ve “devrimci” ahlakın kalın sınırlarla belirlediği ilişkilerde, grup kültürü dışında yaşanabilecek duygu patlamaları insani bir ihtiyaç değil, siyasi bir zafiyet olarak değerlendirilmektedir.

Edebiyat Delileri

Yukarıdaki kayıt sırasında bekleyen genç şair, öykücü, romancı adaylarından yedi sekizi, belli ki bu kaotik yapıya bir tepki olarak, zamanla kendi içlerine kapanan bir grup, edebiyata ve kitaba tapınan bir cemaatin üyeleri olacaklardır. Bin bir zorlukla kiralayabildikleri, çoğu kez tek odalı evlerde, sabahlara kadar okumakta, tartışmaktadırlar.   Okudukları kitapları kıskançlıktan birbirlerinden gizlemeler de izledikleri edebiyat dergilerini yarıştırmalar da aldıkları günlük gazeteleri atmaya kıyamayıp biriktirmeler de bu dar kapılı “cemaatin” içinde yaşanmaktadır. Çizgiyi, kitabevlerinden kitap aşırmayı meşrulaştırma eğilimlerine kadar götürebilmektedirler.

Ulusal gururu, sosyal sorumluluğu en az edebiyat bağlılığı kadar yüksek olan bu grubun, kitaplar dışında hiçbir özel mülkiyet duygusu yoktur. Sekiz on kişi birlikte yaşadıkları mekânlarda tam bir “komün sistemi” hâkimdir. Ortaya konan küçük bir kazan büyüklüğündeki tencerenin içinden kim ne kadar alacağını herkes kendi, arkadaşlarını göz ucuyla sayıp toplamı bölerek hesaplar!

Ama onların asıl açlıkları beyinlerindedir. Mideleri yerine çoğu kez beyinleri guruldar! Bu nedenle, zaman zaman okulun başka kürsülerine sarkar, oralardan kimi hocalarla ilişkiler kurup onlardan da takviye düşünsel besinler alırlardı. Örneğin Tarih Kürsüsünden Kurtuluş Kayalı Hoca’nın “Türkiye Örneği Çizgisinde Kurtuluş Savaşları” adlı dersine girerler; ama derste Yılmaz Güney sinemasını ya da çok satan gazetelerin haber sunumlarındaki üslup özelliklerinin tiraja etkisini tartışırlardı!

Bu grup aynı zamanda Sakarya Caddesi’ndeki Sanatseverler Derneği’nin de sadık müdavimleriydi. Hafta sonları gerçekleştirilen konferans ve panellerden öğreniyorlar, dönemin önde gelen aydın ve sanatçılarını tanıma fırsatı buluyorlardı. Bu süreçte ortak bir edebiyat duyarlıkları yanında grup elemanlarının başka sanat alanlarına da ilgileri uyanıyor; kimi sinema sanatına kimi tiyatroya kimi de şiire daha özel bir yönelişi olgunlaştırıyordu.

DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü hocalarından İsmail Parlatır’ın ilk derslerin birinde, “Biliyorum, birçoğunuz buraya edebiyatçı, yazar olmak için geldiniz; ama boşuna heveslenmeyin, birazcık edebi yeteneğiniz varsa bile biz onu öldürürüz!” uyarısı dahi hızlarını kesmeye yetmemişti. Çünkü henüz YÖK yoktu ve üniversitelerin görece özerkliklerini koruduğu, daha “ünilise” olmadığı yıllardı. Onlar, kendi aralarında başlattıkları entelektüel tartışmaları amfiye taşıyacak, tartışmalara hocalarını katacak kadar cesurdular. Hatta birkaçı okumakla kalmıyor, yazma denemeleri yapıyor; çoğu kez edebiyat dergiciliğinin o yıllardaki canlı ortamında bu denemeler karşılık da buluyordu.

Mithatpaşa Grubu

Tom Schulman’ın kendisine En İyi Özgün Senaryo Oscar’ı getirecek olan Ölü Ozanlar Derneği’nin öyküsünü yazmasına daha 10 yıl vardı; ama Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nün “edebiyat delileri” o derneği kurmuşlardı bile! Dernek merkezi de okulun Kızılay’a doğru 500 metre ilerisinde, Mithatpaşa Caddesi’ndeki Mithatpaşa Kahvehanesiydi! Gruba bu yüzden başkalarınca “Mithatpaşa Grubu” adı uygun görülmüş, grup o adla anılır olmuştu! Mithatpaşa Grubu, güncel politik akımlar arasında katiyen bir tercihte bulunmuyor, hatta bu bölünmeden rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı. Kimileri kimi politik akımlara alttan alta bir ilgi duysa bile bunu grup içinde asla öne çıkarmıyordu. Bu nedenle grup bir süre “Bağlantısızlar” olarak da bilindi.

Prof. Dr. Olcay Önertoy ve Bir Mithatpaşalı

İşte o yıllarda Dil Tarih’in siyasi ve kültürel iklimi böyleydi! Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü de bu iklimin içindeydi ve belki de en çok o içindeydi. Doç. Dr. Olcay Önertoy bu kürsünün “tam bir hanımefendi” başkanıydı. Asistanı ise İslami referansları bol, ama “İkinci Yeni Şiiri” duyarlılığı yüksek Ramazan Kaplan’dı. Şimdi Bartın Üniversitesi Rektörü olan ve hakkında ahlaki zafiyetler ve yolsuzluklarla ilgili birkaç dava bulunan Kaplan, o yıllarda Mithatpaşa Grubu’na oldukça mesafeliydi ve kendisi de grubun ilgisini pek çekmemekteydi.

Mithatpaşa Grubu’nun Kendi Müfredatı

Esasen Kaplan’ın gruba olumsuz etkisi, kürsülerine kattığı İslami ideolojik hava olmuştu. Böyle bir havada nefes almakta güçlük çeken grup elemanları, tam da bu yüzden olmalı,  Kürsü Başkanı Olcay Hanım’a ulaşmakta pek istekli davranmamaktaydılar. Öte yandan Olcay Hoca’nın ilgisi de daha çok akım ve grup dışında kalmış, taşralı öğrencilerin sorunlarına dönüktü. Bunu, özellikle kız öğrencilere bir anne, bir abla şefkatiyle yaklaşarak gösteriyordu.

Mithatpaşa Grubu, Olcay Hocalarının bu yaklaşımını takdirle karşılıyor olmakla birlikte, biraz da edebiyat özgüvenlerinin kendilerine verdiği şımarıklıktan olacak, Kürsü Başkanlarına karşı pek ilgili değillerdi. Dersleri asla sabote etmeyi düşünmeseler de zaman zaman önemsemedikleri oluyordu. Okul müfredatına sadece sınavlardan geçer not almak için ilgi gösteren grup, derslerde zaman zaman kendi müfredatlarına çalışıyorlardı. Diyelim, Olcay Hoca Tanzimat Romanının Temel Yönelimlerini mi anlatacak? Mithatpaşa Grubu, bu yönelimlerin günümüz romanındaki uçlarını tartışmayı isterdi. Ya da Servet-i Fünun şairlerinden Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim şiirinde benzerlik ve farklılıklar mı sıralanacak, bizimkiler söz konusu şairlere 70 Kuşağı içinde şiir dili bakımından kimin daha yakın olduğuna kafa yorarlardı.

Bitirme Tezi

Nihayet bitirme tezlerinin alındığı üçüncü yılda Olcay Hoca, bunca kürü öğrencisine tez konusu bulmakta pratik bir çözüm yarattı: Yayımlanmış ve yayımlanmakta olan edebiyat ve dil dergilerinin dizinlerini oluşturmak. Bunu, öğrencilere bitirme tezi olarak verdi. Dizin biraz detaylı olacaktı, sadece konu başlıklarının yazılması yeterli değildi, alt başlıklara da yer verilecekti. Derginin bir sayısında mülakat var diyelim, o mülakatın soruları da yazılacaktı. Mithatpaşa Grubu elemanları, böyle bir bitirme tezini kendi “akademik kariyerleri” için zayıf bir çalışma olarak değerlendirdi ve buna karşı çıktı. Onlar daha entelektüel bir iş yapmak istiyorlardı. Kimi Fakir Baykurt’un romanlarında köylülerin nasıl ele alındığını araştıracak, kimi Orhan Kemal’in aydınlık gerçekçiliğini didikleyecek, kimi Kemal Tahir’le Yaşar Kemal’in eşkıyalık kurumunu ele alışlarındaki farklılığa eğilecek, kimi de Erol Toy’un romanlarına yansıyan sosyal gerçekliğimiz üzerine kafa yoracaktı…

Hilmi Yavuz’un Şiiri

Biri de Hilmi Yavuz’un şiirini ele alacak, bu bağlamda, o dönem yoğun bir biçimde tartışılmakta olan “şiirin bir yapım işi mi yaratım işi mi olduğu” sorununa el atacaktı. Kürsünün öğrencileri ve grubun üyeleri aldıkları tez konularını Kürsü Başkanına kolayca onaylattılar, olurunu aldılar. Birkaç dergide Hilmi Yavuz’un şiirinin biçimsel etkilerini taşıyan birkaç şiiri de yayımlandığı için bitirme tezinin konusunu bu yönde belirleyen bu grup elemanı, ne yazık ki tez konusunu Olcay Hocasına kabul ettiremedi. Kürsü Başkanı gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Öğrencilerimiz Türk Edebiyatında yer etmiş, yolunu bulmuş sanatçıları inceleme konusu yapmalıdırlar. Hilmi Yavuz, henüz çizgisini oluşturamamış genç bir şairdir.” 

Oysa Hilmi Yavuz 1982’de 46 yaşındadır ve yayımlanmış dört şiir (biri Yeditepe Armağanlı), iki deneme inceleme, iki de çeviri yapıtı bulunmaktadır. Bizimki “Şiiriyle olduğu kadar felsefe ve eleştiri alanındaki çalışmalarıyla da kendine bir ağırlık edinen sanatçı hakkında yapılmış bir inceleme olmadığını” söyleyip “Eleştirel bir tutum bu tür çalışmaların ilk gereklerindendir.” diyerek her şeye karşın kafasına koyduğu bu çalışmayı gerçekleştirmiş ve o yıl daha yeni profesör olan dilci Mustafa Canpolat’ın odasında, onun da iltifatlarıyla Kürsü Başkanına bitirme tezi olarak sunmuş; ama söz dinlemediği için tezi, bir tezin alabileceği en düşük geçer notla değerlendirilmişti. Bu tez daha sonra bir edebiyat dergisinde yayımlanmış birkaç da atıf almıştır.

Yeri Gelmişken

Hilmi Yavuz, tezin yazıldığı yıllarda kendini Sosyalist bir dünya görüşüyle tanımlıyordu. Sonraki yıllarda ise önce İstanbul Belediyesi Kültür Müdürü oldu. Bu nedenle tez sahibinin kendisine yaptığı eleştiriyi “Ben aynı noktadayım.” diye savundu. Sonra da zaman gazetesinde köşe yazmaya başladı!

Kişisel İki Not

Bir, söz konusu tezin sahibi olan Mithatpaşalı bu satırların yazarıdır. İki, anımsamak ve yazmak güzel; sorun anı yazacak yaşa gelmiş olmanın hüznüdür!

“Mithatpaşalılar Grubu ve Olcay Önertoy” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.