Mecazı Mürsel Dili ve Siyaseti

Değişmeceyle düzdeğişmecenin iç içe geçtiği en güncel örnek “baba ocağı”. Bu yazı, dilin anlamlandırma olanaklarından biri olan değişmece türlerinden “düzdeğişmece”ye yakın plan yapmayı amaçlıyor…

Anlamlandırma Olanağı Olarak Mecazı Mürsel

Dilin temel gerilimi şu: İnsan deneyimi sürekli genişleyen, açık uçlu bir alanken sözcük dağarcığı kapalı ve sınırlı bir küme. Her yeni nesne, kavram, duygu ya da ilişki için her zaman yeni bir sözcük türetmek pratik değil ve diller bunu yapmıyor. Bunun yerine sözcüklerin var olan anlamlarını mecaz (değişmece) yoluyla genişletiyor veya aralarındaki türlü ilişkilere dayanarak onları türlü biçimlerde yan yana getiriyor. Bu süreçte en verimli araçlardan biri “metonimi” ve “synecdoche”, yani “mecazı mürsel”.

Daha önce de birkaç kez konu edindiğimiz “metafor” (eğretileme) ve “ironi” (tersinme) gibi olanaklar, dilin tam da bu özelliğinden, yani dilbilgisinin sınırlı bir yapı olmasından kaynaklanıyor.  Karşıladıkları kavramların aralarındaki benzerlik ilişkisinden yararlanarak birini diğerinin yerine koyup “Dilin kemiği yok.” örneğindeki gibi metaforlar ya da işi berbat eden birine, sözün karşıt anlamını amaçlayıp “Harika iş çıkardın, tam bir dâhisin!” dediğimizdeki tersinmeyle, o kapalı yapının dışına çıkmamız gibi.

Şimdi de dilin anlamlandırma sınırlarını zorlamanın başka bir olanağının, “mecazı mürsel”in peşine düşüyoruz. Amacımız, onun hem anlam felsefesinde izini sürmek hem de günlük dilde iletişim sorunlarımıza nasıl pratik çözümler üretebildiğini ve siyasi dilde ideoloji üretimine katılışını anlamak. Edebiyatta imgeleri güçlendirmek, günlük dilde ekonomik tutum için sık başvurulan “mecazı mürsel”, kavramlar arasındaki bitişiklik ilişkisiyle yaptığımız bir aktarma. Birbirlerinin yerine kullandığımız kavramları benzerlik gibi dolaylı değil, parça-bütün, iç-dış, neden-sonuç gibi düz ve dolaylı bir yolla ilişkilendiriyor; bu nedenle ona “düz mecaz” veya “ad aktarması” diyoruz.   

Mecazı mürsel, Batı dillerindeki “metonimi” ve “synecdoche” terimlerini toplayan şemsiye bir terim. Dil, yalnızca gerçekliği aktaran bir araç değil, aynı zamanda onu yeniden biçimlendiren yaratıcı bir sistem olduğundan aktarma, retorik ve dilbilimin en eski, en köklü konuları arasında yer alıyor; dilimizin anlam taşıma biçimini derinden etkiliyor. Yunanca “meta” (üst, ötesi) ve “onyma” (ad) kelimelerinden gelen “metonimi”, retorik geleneğinde Aristoteles’ten bu yana tartışılıyor. Bir kavramı onunla bitişik ya da ilişkili başka bir kavramın adıyla anlatma işlemi olan “metonimi”de, yani mecazı mürselde iki kavram arasında benzerlik değil, gerçek bir dışsal bağlantı, bir yakınlık ilişkisi bulunması gerekiyor.

Dİlbİlİm ve dİl Felsefesİnde Mecaz Tartışmala

Çağdaş dilbilimciler George Lakoff ve Mark Johnson, “Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil” (Minotor Kitap, 2022) adlı çalışmalarında mecazı mürseli yalnızca bir söz sanatı olarak değil, kavramsal bir yapı olarak ele alıyorlar. Onlara göre metonimi, nesneleri olduğundan farklı biçimlerde deneyimlememizi sağlıyor; örneğin bir üretici, ürünü; bir yer, kurumu temsil ediyor: “Büyük bardağı o içti.” (kap-içindeki), “Kalemine hayatını adadı.” (nesne-kariyer), “Beyaz yakalılar grevde.” (giysinin bölümü-statü) “Orhan Veli’ye bayıldı.” (şair-şiir), “Saraydan bir ses çıkmadı.” (yer-kurum), “Ölüm döşeğinde yatıyor.” (neden-sonuç), “Bunlar, 29 Ekim’in kazanımları.” (tarih-olay)… 

Dilbiliminin etkili adlarından Roman Jakobson, dili iki eksen üzerinde tanımlıyor: Seçme (benzerlik, metafor) ve birleştirme (bitişiklik, mecazı mürsel). Jakobson bu çerçevede “synecdoche”yi “metonimi”nin özel bir biçimi olarak konumlandırıyor (Dilin İki Yönü ve İki Tür Afazi Rahatsızlığı, 1962). Bu yaklaşıma göre “Metonimi”de ilişki bitişiklik, yani yakınlık, bağlantı; onun bir türü olan “synecdoche”de kapsam, yani parça-bütün hiyerarşisi üzerine kuruluyor. “Synecdoche”nin iki temel biçimi bulunuyor: Biri, “Burada tanıdık yüzler görüyorum.” örneğindeki gibi parçanın bütünü temsil ettiği “pars pro toto” (Lat. bütünü açıklayan parça); diğeri, “Türkiye bu maçı alır.” örneğindeki gibi bütünün parçayı temsil ettiği “totum pro parte” (Lat. parçayı açıklayan bütün). “Ortadoğu’da silahlar konuşuyor.”, “Ekmeğini taştan çıkarır.”, “Bu topraklar için can verdiler.”, “Bütün dünya biliyor.”…  Bunlar “synecdoche”yi örnekliyor.

Türk edebiyatı geleneğinde Muallim Naci’nin Istılâhât-ı Edebiyye (1890) adlı eserinde mecazı mürsel, “bir şeyin diğer bir şey yerine kullanıldığı söz sanatı” olarak tanımlanıyor ve ilişki türüne göre alt gruplara ayrılıyor: Bütün-parça (synecdocheye karşılık), sebep-sonuç (mitonomiye karşılık), kap-içindeki, yer-o yerdeki gibi ilişki türleri belirleniyor. Günümüz Türk dilbiliminde ise Doğan Aksan ve Tahsin Banguoğlu başta olmak üzere pek çok araştırmacı, Batı kaynaklı ayrımı benimseyerek synecdoche ile metonimiyi ayrı aktarmalar olarak mecazı mürsel içinde inceliyor.

Bu aktarmaların yalnızca edebi dile özgü olmadığını vurgulamak gerekiyor. Lakoff ve Johnson’ın gösterdiği gibi kavramsal metonimi gündelik düşüncemizi yapılandırıyor: “Beyin takımı istiyoruz.” sözünde “beyin” parça-bütün ilişkisiyle zekâyı temsil ediyor ve bu, “akıl işbirliği”nden başka bir şey oluyor. “Matbaa bilgiyi özgürleştirdi.” tümcesinde de “matbaa”, alet-eylem ilişkisiyle baskı teknolojisini anlatırken sınırlarını sosyolojiye doğru genişletiyor… 

Dil felsefesi tarihinde metonimi ve synecdocheye, yani “mecazı mürsel”e ilişkin tartışma, iki büyük sorunun kesişiminde yer alıyor. Birincisi, “Sözcükler nasıl anlam taşır? Bir sözcüğün “gerçek” anlamı nedir ve bu anlam nasıl belirlenir?” sorularının ortaya koyduğu “anlam” sorunu; ikincisi ise “Dil, dünya ile nasıl ilişki kurar? Bir ifade, gerçeklikte neye işaret eder?” sorularıyla açığa vurulan “gönderim” sorunudur. Çünkü her iki türüyle mecazı mürselde söylenen ile kastedilen ayrışıyor; sözcüğün olağan anlamı ile bağlamdaki işlevi çakışmıyor. Bu ayrışma, anlam kuramları için bir sınav, bir turnusol kâğıdı niteliği taşıyor; zira bir anlam kuramı, bu tür kullanımları açıklayabiliyorsa yeterince kapsamlı kabul ediliyor; açıklayamıyorsa yeterliği sorgulanıyor.

Mecaz üzerine sistemli düşüncenin başlangıç noktası Aristoteles. Filozof, Poetika ile Retorik adlı eserlerinde mecazı ağırlıklı olarak metafor (eğretileme) kavramı etrafında inceliyor. Stoacı dil felsefesi, antik dönemin en sofistike anlam kuramını geliştiriyor. Onlar dili “ses”, “nesne” ve ikisi arasındaki “anlam birimi” biçiminde üç katmana ayırıyorlar. Buradaki “metonimi”de ses düzeyi (söylenen) ile anlam birimi düzeyi (kastedilen) ayrışıyor. Orta çağ dil felsefesinin merkezî sorunu olan “tümeller tartışması”, mecaz sorgulamalarını dolaylı ama derin biçimde etkiliyor. 

17. yüzyılda, bilimsel devrim ve Aydınlanma düşüncesinin yükselişiyle birlikte, felsefi dilde yeni ve etkili bir ideal olan “netlik, saydamlık” ortaya çıkıyor. Buna göre felsefi ve bilimsel dilin, her sözcüğünün mecaz ve belirsizlikten arınmış, tek ve kesin bir anlama karşılık gelmesi gerektiği düşünülüyor. Bu yaklaşım mecazı mürsel açısından, bir adlar arasında yapılan aktarmaların anlamlı kabul edilip edilemeyeceği sorununu gündeme taşıyor ve mecazın dilsel bir gerçeklik oluşunu göz ardı ediyor. 

Gönderim kuramı (Frege, Russell, erken Wittgenstein), mecazı anlam sisteminin dışına itiyor. Buna göre sözcükler dünyaya ya doğrudan ya da tanımlı betimlemeler aracılığıyla bağlanıyor ama mecazı mürsel bu bağı çarpıtıyor; mecazı en iyi olasılıkla pragmatik bir sapma, en kötü olasılıkla çözülmesi gereken bir belirsizlik olarak görüyor. Kullanım kuramları (geç Wittgenstein, Austin, Searle) ise mecaza çok daha olumlu bir yer açıyor; anlam kullanımla belirleniyorsa, metonimi (mecazı mürsel) de anlamın bir parçasıdır, diyor. Dil oyunları içinde mecaza istisnai değil, yerli yerinde ve işlevsel bir rol veriyor.

Bilişsel kuram (Lakoff, Johnson, Rosch), bir adım daha atıyor; mecaz, zihnin temel işleyiş biçimidir, diyor. Mecazı mürseli dilbilimsel değil, bilişsel yapı kabul ediyor. Yapısökümcü ve postmodern kuramlar (Derrida, Nietzsche), bir kez daha mecaz lehine frene basıyor; mecazı temele koyup gerçek anlamı yok sayıyor! Mecaz ile gerçek anlam arasındaki farkı sürdürülemez görüyor; gerçek anlam, mecazın üzerine inşa edilmiş bir yanılsamadır, diyor; bu yanılsamayı fark etmeyi, dil felsefesinin en derin görevi sayıyor.

Sonuç, mecazı mürselin (metonimi, synecdoche) dil felsefesindeki serüveni, anlam sorununa verilen yanıtların değişmesiyle ilerliyor. Hemen her anlam kuramı, bu tür mecazlarla yüzleşmek zorunda kalıyor; kimi onları dışarıda bırakarak, kimi sisteme dahil ederek, kimi de onlarla sistemi sorguya çekerek… Ama bu tarihsel süreç, bir gerçeği netleştiriyor: Mecaz, dilin kenar mahallelerinde değil, merkezinde yaşıyor ve anlam kuramları bu gerçeği ne kadar ciddiye alırsa, dili o kadar eksiksiz kavramış oluyor.

Sİyasİ Dİlde Mecazı Mürsel

Öte yandan siyaset dili, mecazı mürselin en yoğun ve en bilinçli kullanıldığı ideoloji üretme ve yayma alanı olarak karşımıza çıkıyor. Bunun nedeni son derece pratik; siyasi söylem, kurumsal, ekonomik, toplumsal gerçekliklerin karmaşıklığını, indirgenmiş, hızlı ve duygusal yük taşıyacak biçimde aktarmak zorunda. Mecaz bu işi tanımlamadan, açıklamadan çok daha verimli ve kestirme biçimde yapabiliyor.

Kurumların mekânla temsili, siyasi “metonimi”nin en yaygın biçimlerinden. “Ankara karar verdi.”, “Washington dayattı.”, “Tahtakale kazandı.”, “Saray öneriyi kabul etmedi.” ifadelerinin tamamında bir yer adı, orada konuşlanan iktidar yapısının bütününü temsil ediyor. Sözcük değişmiyor ama taşıdığı anlam, fiziksel bir mekândan sosyal bir kuruma kayıyor. Kayarken de bir sorumluluk muğlaklaştırması yaratıyor; kim karar verdi, kim dayattı, kim kazandı, kim kabul etmedi sorusu, kurumun adı yerine mekânın adıyla yanıtlandığında, bireysel hesap verilebilirlik mimari bir imgede eriyip yok oluyor.

Bedenin siyasal dildeki kullanımı da güçlü bir mecazı mürsel. “Kan döküldü.”, “Onların elleri temiz değil.”, “Boyun eğme!” gibi ifadeler, bedeni siyasi eylem ve ideoloji taşıyan bir nesneye dönüştürüyor. Türk siyasi tarihinde “Kur’an’a el basan” ya da “milletin bağrına hançer saplayan”, “alnı ak, başı dik” ve “göğüs kabartan” söylemler az değil ve her biri soyut ihanet ya da meşruiyet iddialarını bedensel imgeler üzerinden somutlaştırıyor.

Tarihsel olayların mecazı mürselle ziplenmesi, “27 Mayıs”, “12 Mart”, “12 Eylül”, “15 Temmuz” veya “6 Şubat” örneklerindeki gibi tarihleri, yalnızca takvim günleri olmaktan çıkarıyor; bütün bir siyasi atmosferi, iktidar dönüşümünü veya toplu travmayı tek bir gün üzerinde taşıyan “bellek nesneleri”ne dönüştürüyor. Her biri bir çöküşü, bir kırılmayı, her şeyin belirlendiği bir anı tek bir günde donduruyor. Ülkemizin yakın geçmişine ait bu tarihleri anmak, uzun bir tarihsel açıklamanın yerini tutuyor; dinleyici, hangi toplumsal gerilimlerin, hangi kayıpların ve hangi hesaplaşmaların o tarihe yüklendiğini doğrudan, kolayca ve etkili bir biçimde anlıyor. Her ne kadar “1453”, “1789” gibi daha uzak geçmişe ait metonimiler, tarih tarafından soğurulmuş olsa da güncel siyasetin dilindekiler hâlâ sıcak çatışmanın içinde deviniyor.

Bu alanda en kritik metonimik işlem ise toplulukların tek bir kavramla temsili oluyor. Siyasetçilerin kullandığı “millet”, “halk”, “ulus”, “sokak”, “meclis”, “bu toprağın çocukları”, “Mustafa Kemal’in askerleri” mecazı mürsellerinin her biri, milyonlarca insanı yalınkat bir öbekle eşitliyor. Kimin bu topluluklar adına konuşma hakkına sahip olduğu iddiası ise siyasal iktidar kuruluşunun tam da kendisini işaret ediyor. Mecazı mürsel burada salt bir dil olayı olmaktan çıkıyor ve iktidarın inşa aracına dönüşüyor. Günlük siyasette bu kavramlar sahipleniliyor, aşındırılıyor ve tüketiliyor. “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet!” biçimindeki “rabia”nın başına gelen bu değil mi?

Sonuç olarak siyaset dili de “metonimik bellek nesneleri”nin üretildiği, dolaşıma sokulduğu bir alan. Tam da bu alanda, ironiye bakın ki “Dünya beşten büyüktür!” diyen mecazı mürsel siyaseti, “Türkiye beşten küçük” mecazı mürseliyle Türkiye ve dünyayı eşitliyor!

Mecazla mecazı mürselin iç içe geçtiği en güncel aktarmayla bitirelim: “Baba ocağı”. Anladınız siz onu!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir