Türkiyeli Türkçeciler

Google Çeviri’ye bir “Poetry in Turkish” bir de “Turkish Poetry” yazın, aradaki farkı göreceksiniz; ilki “Türkçe şiir”, ikincisi “Türk şiiri” demek. Bir yapay zekâ algoritmasının “bile” yapabildiği bu ayrımın farkında olmadığınız düşünülemez. Öyleyse amaç başka!

“Rahmi, bir gece Selahattin’e sorar:

-Sen nesin?

-Harbiye talebesiyim.

-Başka?

-Osmanlıyım.

-Başka?

-Müslüman’ım!

-Hayır sen her şeyden önce Türk’sün!

O vakte kadar biz yalnız köylülere Türk derdik; Rahmi’nin bu sözü üzerine ben:

-Bilmem, dedim, şimdilik Osmanlıyım.

Günler böyle devam etti. Yavaş yavaş Türk olmaya başladık. Ben bir yandan Türk oluyordum, bir yandan Türkçü… Fakat kime bundan bahsetsem, gülüyor, kafasını çeviriyordu:

-Güle güle, sen Türk ol! Benim aptal ve sersem olmaya niyetim yok!”

Bu konuşma, uluslaşma ve ulus devletlerin kurulma sürecini başlatan 1789 Fransız Devrimi’nden yaklaşık 120 yıl sonra, bütün değerleriyle dağılmaya yüz tutmuş Osmanlı devletinden modern Türkiye Cumhuriyeti’nin yaratılışında büyük payı olan iki Türk subayı arasında geçiyor. Selahattin, İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’i; Rahmi, Harbiye mezunu Fransızca Öğretmeni Babaeskili Hüseyin Rahmi Apak. Görüldüğü gibi bizim ümmet kimliğimiz ‘Müslüman’ ve ‘Osmanlı’dan ulusal üst kimliğimiz “Türk”e geçişimiz kolay olmadı. Bunun için çetin bir Kurtuluş Savaşı vermemiz ve bir Cumhuriyet aydınlanması yaşamamız gerekti. Hatta yukarıdaki konuşmayı aktaran İlhan Selçuk’un dediği gibi Türklüğümüz “Geç başladı, çabuk bitti.”  

“Geç başladı”ğı belli, ama yüz yıl sonra bile o üst kimliğimizi bir türlü içine sindiremeyen kimi devlet yöneticileri ve onların hempalarının Batı sömürgeciliğiyle “demokrasicilik” oynamalarına bakarak ulaşılan “Çabuk bitti.” kararı erken verilmiş, karamsar bir karardır. Derin bir kültür krizi içindeki Batılı kapitalist merkezlerle teslimiyet temelinde kurulan ilişkiler, Cumhuriyetçi kimi aydınlarımızı böylesi bir karamsarlığa itiyor.

AB ile al gülüm ver gülüm mutluluğu içinde yürütülen uyum sürecinde, 2000 yılında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu kuruldu. AKP iktidarının ilk yıllarında bu Kurul’un teslimiyetçi çalışmaları iyice yoğunlaştı. Kurul, “kullanışlı liberal sol”dan birçok “aydın”ın üyesi bulunduğu Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu oluşturdu ve Grup bir rapor hazırladı. Raporda: “Tek kültürlü ulus devlet modelinin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine ‘Türkiyelilik’ üst kimliği altında çok kültürlü yeni bir toplum modeli benimsenmelidir… Zorunlu değil gönüllüm vatandaşlardan oluşan bu yeni toplumun devletini çok daha büyük istekle benimseyeceğine kuşku yok.” deniyordu.

Emperyalizmin, kontrolü altında tuttuğu ülkelerde bu kontrolünü sağlamlaştırmak amacıyla o ülkelerdeki alt kimlikler için, Lenin’in ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını (self determinasyon) “savunması” ve AB’ninse ulusal çözülüşü hızlandıracak “Türkiyelilik” gibi bir “demokrasi” oyununda temel ve tümel kavramlar yerinden oynatılıyor, ulusal hafızamız darmaduman ediliyordu. AB uyum sürecinde dayatılan kavramlar, laiklik karşıtı ve etnik taleplerle esas olarak Cumhuriyet’i ve onun ulusal kazanımlarını hedef alıyor ve bu hedef, ülkemizdeki “açılım süreci”yle de örtüşüyordu.

 “Karşı devrim”, Cumhuriyet’in toplumda yarattığı aydınlanmacı, ilerlemeci ulusal hafızayı bir anlamda “resetlemek” istiyordu. Bu amaçla dilde “eş anlamlılık takiyesi” yaratıyor, bu takiye ile toplumsal ve ulusal bilincimizde gedikler açarak yeni bir karşı ideoloji üretiyor. Kavram eşleşmeleri ve yeni kavramın eskisini itmesi; bilginin edindiğimiz, içselleştirdiğimiz, ilettiğimiz ve böylece sürekli kıldığımız akışını kesintiye uğratıyor. Örneğin “Türk vatandaşlığı”nı “Türkiyelilik” ile, “yurttaşların eşitliği”ni “eşit yurttaşlık” kavramıyla eş anlamlılaştırıyor, üstelik ikincileri birincilere göre daha “demokratik” buluyor. Ne var ki dil, doğası gereği eş anlamlılığı kabul etmiyor ve “Ne var canım, ‘Türkçe’de de ‘Türk’ yok mu, ne fark eder?” hokkabazlığını reddediyor.

İşte bu “Türkçe edebiyat”, “Türkiye edebiyatı” gibi adlandırmalar, “Türk” sözcüğünden bir ulus değil, bir “ırk” adı okuyan “kullanışlı liberal sol aydınlar” tarafından AB uyum sürecinde icat edilen “Türkiyelilik” kavramından sonra yapılmaya başlanıyor ve bugün bir kere daha olduğu gibi temcit pilavıymışçasına ısıtılıp ısıtılıp edebiyat sofrasına konuyor. Bu türden adlandırmalarla edebiyatın dille ilişkisini kestiğinin farkında olmayan kimi derlemeciler, hazırladıkları antolojilere “Türkçe Şiir Antolojisi” gibi adlar veriyor. Kimi yayınevleri de düştükleri çelişkiden habersiz, bastıkları iki romandan birini “İngiliz Edebiyatı”, diğerini “Türkçe Edebiyat” kategorisine yazıyor! Birincisi perhiz ikincisi lahana turşusu oluyor ve perhizi İletişim, Sel, İthaki, Everest, Metis, Ayrıntı gibi yayınevleri yapıyor!

Buradaki tercihin, sanatsal, edebî ve dilsel bir tercih olmadığı, bunun tümüyle dar politik bir tartışmanın konusu olduğu belli. Zaten Orhan Kahyaoğlu açıkça yazıyor: “Şiir antolojilerinin çoğu ‘Türkçe şiir’den çok ‘Türk şiiri’ terimini kullanıyor. Ancak, bizim için belirleyici olan, modern şiiri yazan şairlerin yalnızca Türkler olmadığının çoktan ayrımına varmamız. Böyle bir ayrıma varmamızda, tabii ki Kürt sorununun, bu halkın otuz yıldır verdiği mücadelenin ve buna koşut olarak geliştirdiği kimlik arayışının payı büyük… Bugün ve önceki on yıllarda, anadili Türkçe olmayan ama hâkim ideolojinin sonucu Türkçe yazan çok sayıda şair bu antolojide yer alıyor. Biz de bu nedenle, bu türden şairlerin toplumsal kimliklerine duyduğumuz saygının bir sonucu olarak, ‘Türkçe şiir’in daha anlamlı bir karşılığa denk geldiğini düşünüyoruz. Bir başka husus da Türkçenin kutsanan bir dil olarak algılanmaması gerektiğidir.” (Modern Türkçe Şiir Antolojisi, Ayrıntı Yay. 2015) Daha ne desin?

Sonra “Türkçe” şairi Şükrü Erbaş söz alıyor ve kendisinden beklenmeyen bir çıkışta bulunuyor: “Biz biliyoruz ki etnik kökenimiz ne olursa olsun, hangi dilde edebiyat yapıyorsak, yaptığımız edebiyat o dile aittir.” Güzel, ama o dilin de kime, hangi ulusa ait olduğunun bir önemi yok mu? “Ancak bu, o dille edebiyat yapan kişiyi, o dilin milliyetine ait kılmıyor. Yaşar Kemal, Türk edebiyatının bir doruğudur, ancak bu, Yaşar Kemal’in Kürt olması gerçeğini değiştirmemiştir… İşte bu edebiyatı adlandırmak, bizi getirip, bir yüzü edebiyat, bir yüzü etnisite olan bir bıçak ağzında bırakmaktadır.” (Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya, Kırmızı Kedi Yay. 2020)Yaşar Kemal’in kendisini mi adlandırıyorsunuz da “bıçak ağzındasınız? Adlandırdığınız onun romanıdır, edebiyatıdır ve onlar da Türk diliyle yazılmıştır, bu nedenle “Türk romanı”dır!Kitabevlerinin çeviri roman raflarındakiler de “Türkçe roman”lardır! Yaşar Kemal Kürtçe yazdı, sonra Türkçeye çevrildi de bizim mi haberimiz yok?

Yine Feridun Andaç, son derece yanlış bir yaklaşımla edebiyat eserlerinde içeriği, konusu, teması açısından ulus/ırk gibi ayrıştırmalar yapılabileceğini söyleyip Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ının, Salâh Birsel’in “Dört Köşeli Üçgen”inin konuları nedeniyle “Türk romanı” tanımını alamayacaklarını belirtiyor ve ekliyor: “Türklükten söz etmedikleri gibi, yazan kişilerin Türk olması öylesi bir tanımı getirmez… Rusça roman, Türkçe roman, Fransızca roman sözlerine alıştırmalıyız kendimizi. Edebiyatın ırkı olmaz… Türkçe edebiyat…Türkçe öykü… Türkçe şiir…” (Türk Romanı mı Türkçe Roman mı, Aydınlık, 28.12.2020) Bir roman Türklükten söz etmediği sürece Türk romanı sayılmazmış! Bunu bir yazar söylüyor, pes!

Koroya 2021’in ilk sayısında “Türk Edebiyatı – Türkçe Edebiyat” dosyasıyla yayımlanan Varlık Dergisi katılıyor. Dosya yazarlarının tümü, dilin edebiyat için tarihsel/toplumsal bağlamdan daha belirleyici olamayacağını savunarak ve yukarıdaki görüşleri destekleyerek Yaşar Nabi’nin kemiklerini sızlatıyorlar! “Dilin edebiyat için tarihsel/toplumsal bağlamdan daha belirleyici olamayacağı” akıl alır bir argüman değil! Yazarların roman, öykü ve şiir yapıtlarını tarih, sosyoloji çalışmalarına indirgemelerine, en azından bu türle eşitlemelerine yayın yöneticileri tık demiyor!

Özdemir İnce, bütün bu “Türkiyeli” ve “Türkçe”cilere yıllardır verilebilecek en güzel dersi verdiği hâlde, konunun bugün bir kere daha gündeme geliyor ve tartışılıyor olması da tartışmayı dil ve edebiyat çemberinden dışarı taşırıyor. Siyasetin ölçü ve araçlarıyla edebiyatı ve sanatı konuşmak, değerlendirmek ne kadar yanlışsa, edebiyat ve sanata ait argümanlarla politika yapmak da o kadar yanlış görünüyor. Ne yazık ki yukarıda aktarılan örneklerin önemli bir kısmı bu yanlıştan kurtulamıyor.  

Ben şairim ister “Türk şiiri” derim ister “Türkçe şiir” ya da ben yayıncıyım, ister “Türk edebiyatı” derim ister “Türkçe edebiyat” diyemezsiniz. Derseniz, hem emperyalizmin algı operasyonuna kurban olursunuz hem dünyanın kullandığı terminolojiye ters düşer, bilimle çelişirsiniz. Çünkü dünya sanat ve edebiyatını ülkesinin veya dilinin adıyla değil, ulusunun adıyla anıyor. Kimse “İngilizce tiyatro”, “Fransızca şiir”, “Almanca roman” demiyor; uluslar sanatsal birikimlerini ulus adlarıyla eşleştiriyor. Bir edebiyat ürününü üretildiği dilin adıyla anmak, o ürüne başka bir dilden yapılmış çeviri muamelesi yapmak anlamına geliyor. “Türkçe şiir” tamlaması, örneğin bir İtalyan şiirinin Türkçe çevirisi anlamına geliyor. Google Çeviri’ye bir “Poetry in Turkish” bir de “Turkish Poetry” yazın, aradaki farkı göreceksiniz; İlki “Türkçe şiir”, ikincisi “Türk şiiri” demek. Bir yapay zekâ algoritmasının “bile” yapabildiği bu ayrımın farkında olmadığınız düşünülemez. Öyleyse amaç başka!

Edebiyatın malzemesi ulusal bir karaktere sahip olan dildir, bunda hiç kuşku yok. Bu nedenle dil, ulusal kültürün, en azından edebiyatın da belirleyici bir ögesidir. Yani belli bir dilde bir şiir yazdığınızda, şiirinize o dilin tüm kültürel dokusu siner. Bunu anlamak hiç de zor değildir. İki farklı dilde yazan edebiyatçılar var, örneğin Cengiz Aytmatov. Onun Rus dilinde yazdığı romanlar Rus edebiyatının; Kırgızca yazdıkları ise Kırgız edebiyatının verimleridir. Dolayısıyla Türkçe yazan, örneğin Kürt yazar ve şairlerin (Ahmed Arif, Yaşar Kemal gibi) eserleri neden ve ne kadar Türk edebiyatının verimiyse, Kürtçe yazan Kürt yazar ve şairlerinin (Mehmed Uzun gibi) eserleri de o kadar Kürt edebiyatının verimidir.

Şöyle bir ayrım da var: Fransa sömürgelerinin kimi yazarları Fransız olmadığı, Fransa’da ya da başka bir ülkede yaşadığı halde, anadillerinde değil Fransızca yazdıklarından onlara “Frankofon” deniyor, yani “Fransızca konuşan” (Özdemir İnce, Cumhuriyet, 20 Eylül 2020). Aynı biçimde Almanya’da da benzer adlandırmalar var, Almanca yazan yabancı yazarlarının yapıtları “yabancı edebiyatı”, “göçmen edebiyatı” gibi terimlerle adlandırılıyor (Onur Bilge Kula, Cumhuriyet Kitap, 19 Kasım 2020) Ama Fransa’da doğup büyümüş, Fransızca ile sosyalleşip kültürlenmiş Katalan, Bask, Korsika kökenli yazarlar Fransız; Almanya’da doğup büyümüş, Almanca ile sosyalleşip kültürlenmiş farklı etnik kökenli yazarlar da Alman edebiyatına dahildir. Bütün bunların nedeni edebiyatın belirleyici ögesinin dil olmasıdır.

Peki, Osmanlının yazar ve şairlerini nereye yazacağız? Kuşkusuz Osmanlı edebiyatına, çünkü onlar Osmanlı kültürüne aittir. Ya Anadolu kültürü içinde yaşamış, ama bütün yapıtlarını Farsça yazmış olan Mevlana’yı? Tabii ki İran edebiyatına, çünkü Mesnevi’yi Türkçeye çevirdiğimizde, bütün çevirilerde olduğu gibi edebi değeri önemli ölçüde kaybolur. Ya Yunus Emre’nin şiirlerine ilgi duyan, dinî ve siyasi ayaklanmanın lideri Şeyh Bedreddin? O da eserlerinin tümünü Arapça yazmış, Arap edebiyatının yazarı mıdır? Hiç kuşku yok! Böyle olmaları da değerlerinden bir damla bile eksiltmez, çünkü 14, 15. yüzyıllarda ulus ve ulusal bilinç yok! Yani bugünün ölçütüyle dünü ölçemeyiz!

Bugüne dönecek olursak, iyi ki Selim Temo gibi bilinçli ve dürüst Kürt şair, yazar ve akademisyenler var. Kürt Şiiri Antolojisi (Agora Kitaplığı, 2007) hazırlıyor. Antolojide dünyanın dört bir yanında Kürtçe şiir yazan şairlere yer veriyor, ama Türkçeyi yazı dili olarak kullanan Kürt kökenli hiçbir şairi antolojisine almıyor!

Ee, siz ne diyorsunuz “Türkiyeli Türkçeciler”, Selim Temo yanılıyor mu?

“Türkiyeli Türkçeciler” için 6 yorum

  1. Değerli Arkadaşım, büyük emek ürünü yazılarını keyifle okuyorum.
    İyi çalışma dileklerimle…

  2. Sevgili Mustafa Pala,
    Gerçekten altına imza atılacak kadar sağlam kanıtlı, güçlü bir yazı olmuş eline sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir