Picasso’yla Resim Yolculuğu

Picasso’nun Gizemi

“Bir sanat eseri, insanı etkilemeli… Onu kışkırtmalı ve sarsmalı.”  diyen Pablo Picasso 141 yaşında. Resim tarihinin en ünlü iki tablosundan biri olan Guernica’yı işaret ederek ‘Bunu siz mi yaptınız?’ diye soran Nazi subayını, ‘Siz yaptınız!’ diye yanıtlayan bu dâhi/deli’yi anlamak için Henri-Georges Clouzot’un, ünlü ressamın doğaçlama yaratma sürecine tanıklık etmek için, yine aynı doğaçlama çekimle kotardığı belgesel iyi bir fırsat.

Picasso, Guernica, 1937

“Siz yaptınız!

349 cm × 776 cm boyutlarında dev bir tuvalde resmedilmiş bir oda. Tavanda göz biçiminde çıplak bir ampul parlıyor. Ortada sırtından mızraklanmış, acı içinde yere yığılmak üzere bir at. Burnu ve üst dişleri bir insanın kafatası biçiminde. Atın altında sırt üstü yatan bir asker cesedi; elinde çiçek açmış, kırık bir kılıç tutuyor.  Solda, kucağındaki ölmüş çocuğa ağlayan bir kadın ve onun üstünde iri gözleri ve burun delikleriyle bir boğa. Korku içinde bir kadın sağ taraftan ortaya doğru ilerliyor. Sağ kenarda bedenini alevlerin sardığı bir adam, elleri yukarıda feryat ediyor. Boğanın, atın ve kucağındaki çocuk için ağlayan kadının sivri nesneler biçiminde resmedilmiş dilleri, henüz yaşayan canlılar olarak acılarını ifade etmelerini mi temsil ediyor? Elinde gaz lambasıyla tablonun ortasına doğru uzanan yüzü korku ve endişe dolu bir kadın bütün bu vahşete tanık oluyor…

Resim tarihinin en çok bilinen iki resminden birini betimliyorum, diğeri Mona Lisa. Eminim daha ikinci cümlede bunun, “Bir sanat eseri, bir insanı etkilemeli… Onu kışkırtmalı ve sarsmalı.”  diyen Pablo Picasso’nun tuval üzerine sadece siyah/beyaz renklerle, çünkü bütün renkler solmuş ve geriye savaşın karası ile küllerin rengi kalmıştı, yağlı boya yaptığı Guernica olduğunu anladınız. ‘Yaptığı’ diyoruz ama o ‘Ben yapmadım!’ diyor, ‘Bunu siz mi yaptınız?’ diye soran Nazi subayını, ‘Siz yaptınız!’ diye yanıtlıyor. Alman ve İtalyan hava kuvvetleri Guernica kasabasını bombalamış, beş bin nüfusa sahip kasabada 1654 kişi ölmüş, çok sayıda sivil yaralanmıştı. Ve Picasso’ya göre sanatçı, insanlığın ve uygarlığın en temel değerlerinin yok edilmesine kayıtsız kalamazdı.

Gerçekten de acı çeken insanlar ve hayvanlar ile yanmış yıkılmış binaların betimlendiği Guernica, %33’ü asker, %67’si sivil 65 milyon insanın ölümüne yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın “antikahramanı” Nazi faşizminin ilk “eser”lerinden biriydi! Temmuz 1937’de, Paris’te düzenlenen Dünya Fuarı’ndaki İspanyol pavyonunda sergilenmek amacıyla çizdiği Guernica için şöyle diyor Picasso: “İspanya’nın mücadelesi, insanlara, özgürlüğe yapılan saldırıya karşıdır. Ressam olarak hayatım boyunca sürekli sanatın ölümüne karşı durmaya çalıştım. Benim gericilikle ve ölümle anlaşma içinde olduğumu kim bir an için bile olsa düşünebilir?… Üzerinde çalıştığım ve Guernica adını vereceğim resimde ve son zamanlardaki tüm eserlerimde, İspanya’yı acı ve ölüm okyanusuna batıran askeri sınıfa duyduğum nefreti açıkça göstermekteyim.” Kuşkusuz bu nefret, faşizmin asker sınıfına duyulmuş ve yukarıdaki gibi de Nazi subayının yüzüne tükürülmüştü!

Afiş: Picasso’nun Gizemi

Le Mystére Picasso

Tüküren, resim tarihinin en ilginç, ilginç olduğu kadar da etkili birkaç ressamından biri olan Pablo Picasso’ydu ve bizim yukarıdaki anımsatmamız da onun resmine, sanat serüvenine bir ön hazırlık içindi. Zira Sinemada Sanat’ta bu kez, türünün örneklerinden farklı bir deneyime girişen bir belgesel için klavyenin tuşlarına basıyoruz: Picasso’nun Gizemi (1956). Bu, alışılageldik bir belgesel değil, çünkü bize ressamın yaşamını ve sanat serüvenini türlü tanıklıklarla anlatmıyor. Yönetmen Henri-Georges Clouzot’un yaptığı, ünlü ressam Picasso’nun doğaçlama yaratma sürecine, yine aynı doğaçlama çekimle kotardığı film aracılığıyla tanıklık etmemizi sağlamak.

Bunu şöyle gerçekleştiriyor Clouzot: Picasso’nun resim atölyesinde, özel teknikler kullanılarak hazırlanan şeffaf tuvallerin arkasına yerleştirdiği kamerasıyla ressamın resmetme sürecini kaydediyor. Bu son derece yalın, ama etkili fikirden 78 dakikalık bir “şaheser” çıkarıyor yönetmen. Yapılan 20 kadar resim, çekimden sonra imha ediliyor ve Picasso’nun envanterinde yer almıyor; sadece sinema kayıtlarında kalıyor. Bu da video-resim diyebileceğimiz, diyebilir miyiz acaba, yeni bir sanat türüne örnek oluşturuyor. Bu deneysel belgeselin üç oyuncusu var, üçü de kendini oynuyor: Ressam Pablo Picasso, Yönetmen Henri-Georges Clouzot ve Görüntü Yönetmeni Claude Renoir. Bu ilginç çalışma, 1956’da 10. Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’ne layık görülüyor. Ama filmin asıl büyük ödülü, Fransız hükümetinin onu 1984’te tarihi ya da sanatsal değere sahip olduğu kabul edilen varlıkları tanımlayan “Fransız Ulusal Hazinesi” ilan etmesi oluyor.   

Daha çok gerilim tarzındaki Le Salaire de la Peur (Korkunun Bedeli, 1953), Les Diaboliques (Şeytanlar, 1955) gibi filmleriyle tanınan Clouzot (1907-1977), 1950’li yılların en iyi dram ve belgesellerine imza atmış Fransız yönetmen, senarist ve yapımcı. Arkadaşı Picasso’yu böyle bir deneyime o ikna ediyor; iki dâhiden biri kameranın önüne, diğeri arkasına geçince ortaya işte böyle bir deneysel bir belgesel çıkıyor. Belgesel, son derece yalın bir gerçeklikle ve Fransız besteci Georges Auric’in müzikleri eşliğinde bizi Picasso’nun yaratma sürecinin, bu süreçte yaşadığı heyecanlı değişmelerin ve yaratıcılığının tanığı yapıyor. Senaryosunu, yönetmenin ressamla birlikte kararlaştırdığı filmin bir başka kahramanı da kuşkusuz birkaç James Bond filminde de çalışan, 1976 César Ödülleri En İyi Görüntü Yönetmenliğinde iki adaylığı bulunan Claude Renoir’dir.

Bir belgesel bir kurgu

Aslında izleyiciyi Picasso’nun yaratma sürecine tanık etme fikrinin öncüsü ve asıl yaratıcısı Clouzot değil, Belçikalı sinemacı Paul Haesaerts’tir. Haesaerts, 1949’da Picasso’yu Ziyaret (Visit to Picasso/Bezoek aan Picasso) adıyla çektiği belgeselde, sanatçının yaratma sürecinin doğasını yakalamak amacıyla İspanyol ressamdan fırça darbelerini cam tuvallere uygulamasını istemişti. Çekimleri Picasso’nun Vallauris’teki stüdyosunda gerçekleşen 19 dakikalık bu kısa belgesel, 1951 İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi’nde (BAFTA) En İyi Belgesel dalına aday gösterildi.

Visit to Picasso (1949) Cam Levhalara Fırça Darbeleri 

Ünlü ressam Pablo Picasso hakkında yapılan bir başka film de, Amerikalı senarist, yapımcı James Francis Ivory‘nin yönettiği ve Anthony Hopkins‘in Picasso’yu canlandırdığı 1996 yapımı Surviving Picasso (Picasso’yla Yaşamak). Film, Yunan asıllı Amerikalı yazar Arianna Stassinopoulos Huffington’un “Picasso: Creator and Destroyer” (Picasso: Yaratıcı ve Yıkıcı) adlı biyografisini temel alıyor ve sevgilisi Françoise Gilot‘un (Natascha McElhone) bakış açısıyla ressamın hayatında önemli olan Olga Khokhlova (Jane Lapotaire), Dora Maar (Julianne), Marie-Thérèse Walter (Susannah Harker) ve Jacqueline Roque gibi kadınlarla ben merkezli ilişkilerini odağına koyuyordu. Picasso’yla Yaşamak, ressamın Komünist Parti’yle sorunlu üyeliğine kısaca değindikten başka, onu eserlerinin satıcılarıyla olan tutarsız ilişkilerin sorumlusu; başkalarının duygularını umursamayan, uzun bir hizmet ve sadakatine karşın şoförünü kovabilen, istediği kadınla yatabileceğini ileri süren bir çapkın olarak gösteriyordu.

Deli mi Dahi mi?

Peki, bu soruyu sorduracak denli şaşırtıcı bir yaşamı ve sanat serüveni olan Picasso, gerçekte kimdir? Uzun adıyla Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso’nun biyografisine biraz yaklaşalım bakalım, neler görebileceğiz: 1881’de Malaga’da (İspanya) doğuyor. İlk eğitim ve etkileri ressam ve resim öğretmeni olan babasından alıyor. Babasının Instituto da Guarda’ya sanat öğretmeni olmasıyla güzel sanatlar okuluna giriyor. 13 yaşında dergilere portre ve karikatürler çizmeye başlıyor ve 14’ündeyken kız kardeşinin ölümünden sonra aile Barselona’ya taşınıyor.

Geleneksel ve formel sanat eğitimlerine uzak duran sanatçı girdiği okullarda uzun süre kalamıyor.  Arkadaş çevresinin yaşamında ve sanatında çok önemli etkileri bulunan Picasso, görsel dehasını genç yaşta kanıtlıyor ve yaratıcılığını sanat yaşamının sonuna kadar koruyabiliyor. Bu süre içinde birçok tarz denemesine ve kübizm, klasisizm, sürrealizm gibi dönemeçlerden geçmesine karşın yine de resimsel tutarlılığını sürdürebiliyor. Bir dönem yapıtlarında psikolojik etkileri öne çıkaran sanatçı, 1904’te Paris’e yerleştikten sonra sanatında önemli değişikliklere yöneliyor.

1902-1904, mavi ve mavi-yeşil tonların ara sıra diğer renklerle yumuşatıldığı kasvetli resimlerle karakterize edilen Mavi Dönem; 1904–1906 ise turuncu ve pembe renklerin egemenliği ele aldığı, akrobat ve palyaço (harlequin) gibi sirk çalışanlarını konu edindiği, daha açık tonlara yöneldiği Pembe Dönem olarak adlandırılıyor. 1907-1909, sanatçının İlkelcilik (Primitivizm) dönemidir ki Afrika masklarından ve Primitivizm’in doğal ve etik yanından etkilenip bu etkiyle Les Demoiselles d’Avignon’u (Avignon’nun Kadınları) boyuyor. 1909’da Picasso’nun Georges Braque ile birlikte kahverengiye yakın tek renk ve beyaz, gri, taba, hâkî ve fildişi gibi nötr renkler kullanarak geliştirdiği bir resim tarzı olan Analitik Kübizm dönemi başlıyor ve 1912’ye kadar devam ediyor. 1912–1919 arasında Kübist stilini daha da geliştiriyor; kesilmiş kâğıt parçalarını kompozisyonlarına yapıştırıyor, kolajı güzel sanatlarda ilk kez kullanıyor; sanatçının bu dönemi de Sentetik Kübizm olarak biliniyor.

Picasso, Avignon’un Kadınları, 1907 

I. Dünya Savaşı yıllarında Picasso neoklasik tarzda eserler ortaya koyuyor. 1923’te Andre Breton’la ve Sürrealizm’le tanışıyor; 1925’teki ilk Sürrealist grup sergisinde yine Kübist eserlerini sergiliyor. 1930’larda Sürrealistlerle yakınlığından kaynaklanan sembollere yönelmesiyle ortak motif olan renkli palyaçonun yerini Yunan mitolojisinde yarı insan yarı boğa Minotor alıyor. Yazımızın giriş sekansında betimlediğimiz Guernica bu dönem ve bu etkinin izlerini taşıyor. Sanatçının bundan sonraki resim serüveni de sürekli arayışlar ve buluşlarla 1973’te ölümüne dek devam ediyor…

Sanatta bitmek tükenmek bilmez bu arayış ve buluşlarıyla 20. yüzyıl sanatında derin izler bırakan Picasso’nun bu oldukça hareketli yaşamı, çalışma ortamını birçok kere değiştirmesine yol açıyor. Yüksek sanatçı egosu, onu hem sosyal hem bireysel ilişkilerinde çatışmalı yaşama, kadınlarla olan ilişkilerinde ise çalkantılı aşklara itiyor.  

Yaratma Sürecine Tanıklık

İşte yönetmen Henri-Georges Clouzot, Picasso’nun Gizemi’nde 70 yaşlarında görünen böyle bir deli dahi ya da dahi deliyi, sanatsal yaratma sürecini kaydetmeye ikna ediyor. Çıkış noktası son derece sağlam: Örneğin Sarhoş Gemi şiirini yazarken Rimbaud’un zihninden geçenleri ya da Jüpiter Senfonisi olarak bilinen No 41 Do-Majör Senfoni’sini bestelerken Mozart’ın aklındakileri bilmeyi kim istemez? Yaratıcı kişiye bu tehlikeli macerada yol gösteren gizli mekanizmaya tanık olmak müthiş bir şey olmalı. Şiir ve müzik için imkânsız olan bu tanıklık resim için mümkün olabilir ve ressamın ellerini takip etmek yeterlidir. Ressam, beyaz tuvaldeki karanlık üzerinde el yordamıyla ilerleyen kör bir zihin gibidir; gergin bir ipte dengeli bir şekilde yürürken bir kavis onu sağa götürür, bir nokta sola iter; eğer toparlayamazsa, her şey boşa gider. Paradoksal bir biçimde siyahlardan ışık yaratan bu kör adamın anlık ve gizli draması, seyirci karşısında ilk kez oynanır…

Yönetmen filmin çekiminde zaman zaman elinde sınırlı sürelik film kaldığını hatırlatarak ressamın doğaçlama yaratıcılığını teşvik ediyor. Böylece film, Picasso’nun estetik duygularındaki otomatizmin ana konuları olan kadın figürleri, kadın göğüsleri, boğa güreşleri ve Akdeniz manzaralarında nasıl işlediğini 20 kadar özgün eserin çizimiyle belgelemiş oluyor. Filmde, izleyicinin de tanık olduğu resimlere dair yaratma serüveni, düz/açılı çizgi, bir nokta/leke ya da “rastgele” vurulmuş bir fırça darbesinin oluşturduğu şeklin tuvale konmasıyla başlıyor ve küçük fırça vuruşlarıyla biçimlenen basit çizimlerle ilerliyor. Sonra bu çizgi ya da noktalar, defalarca çeşitli ögeler eklene çıkarıla, değiştirile dönüştürüle daha karmaşık bir resimle tamamlanıyor.

Bazen de “Tamam, bitti!” dediğiniz yerde tuvaldeki resim, bir yapbozun kimi parçaları çıkarılır veya başka parçalar eklenir gibi, sizi şaşırtacak bambaşka bir resme dönüşüyor. Örneğin çiçekten balığa, balıktan horoza dönüşen bir figür, son altı saniyede tuvali bir akvaryum olarak doldurabiliyor. Ya da bir Akdeniz plajı, birçok ileri gidiş geri dönüşlerle biçimden biçime girebiliyor ve biz birden çok tablo üst üste konmuş da biz onları sırayla kaldırıp kaldırıp her birindeki değişime şaşkınlıkla bakıyoruz! Bu sürprizlerle dolu heyecanlı süreç, filmin gerçek zamanıyla kimi tabloların ya da tablodaki bazı figürlerin çizimi, neredeyse eş zamanlı olarak kaydediliyor. Oldukça hareketli, görsel bir sinema bu, dramatik bir müzikle desteklenmiş etkileyici bir animasyon bile diyebiliriz. Bu doğaçlama görsel şölende Picasso’dan 78 dakikada ve 20 kadar sekansta/tabloda, sonunun nereye varacağını bilemediğimiz bir o kadar öykü dinliyoruz!

Picasso, Yönetmen Henri-Georges Clouzot ile

Picasso’nun sanat yaşamı boyunca süren arayışları, kamera karşısındaki bu spontane çizimlerinde de devam ediyor: “Gel bak. Ne düşünüyorsun bunun hakkında? Sanırım devam etmeliyim. İstediğime daha fazla yaklaşabilmek için başka bir tane daha yapmalıyım başka biçimde. Hikâyenin derinliğine girmek istiyorum. Bitmiş tabloda üst üste dizilmiş tabloları görmek için risk almalıyım.” Clouzot, bunun tehlikeli olacağını söyleyince Picasso onu, “İşte aradığım bu!” diye yanıtlıyor, sanatçı cesareti ve özgüveniyle. “Baştan başlıyoruz, tamam, motor!” Ve çekim devam ediyor. Biz, gerçeklik hissi yüksek bir savaş filmi izler gibi gerginiz; ama Picasso bize göre daha mı rahat sanki göremediğimiz tarafta? Tuvale yansıyan fırçanın boyayı bırakma hızı ve hareketleri, içinde kopan fırtınayı yeterince açık bir anlatımla yansıtıyor oysa.

Ancak ressamı rahatsız eden bir şey var, seyirci burada bir tablonun 10 dakikada yapıldığını sanabilir. “Peki, ne kadar zamandır çalışıyorsun?” “5 saat.” “Tamam, artık herkes biliyor.” Picasso rahatlamıştır: “Bana geniş bir tuval ver!” Yukarı atılan kalınca bir çizgi, dur bakalım neye dönüşecek derken yumuşak ve ani bir kıvrılmayla boğanın boynuzu oluveriyor.  Çizgiler, lekeler, şekiller toplanıyor, renkler bir biri ardına yanıp sönüyor ve o figür, artık neyse inanılmaz derecede etkili bir bütünlük kazanıyor. Tek sorun, yönetmen bu tabloya daha derin bakmamız, ondaki duygu ve düşünce yoğunluğunu fark etmemiz ve çağrışımdan çağrışıma geçmemiz için yeterli süre vermiyor bize; bir sekanstan diğerine geçer gibi başka bir boş tuvale atlayıveriyor ne yazık ki.

“Evimdeymişiz gibi yapalım. Ne sinema ne de başka bir şey umurumda. Kâğıt parçaları ile deniyorum. Her şey kötü gidiyor. Her şey çok kötü gidiyor. Her şey çok çok kötü gidiyor.” Picasso endişeleniyor. Clouzot onu teskin etmeye çalışıyor: “Bu suratı neden yaptın, film için can sıkıcı bu, seyirciler için.” O doruklardaki sanatçı özgüveniyle yanıtlıyor: “Ben izleyicilerle asla ilgilenmedim. Bunu yapmak için çok yaşlıyım. Gerçek kaynağından çekilecek. Bu benim özellikle göstermek istediğim bir şey… Gece iniyor. İyice iniyor. Ay, yıldızlar, bir göktaşı. Bu çok kötü… Hepsini geri alıyorum.” Ve tekrar geri doğru eksiliyor üst üste bindirilmiş tablolar, animasyon da diyebiliriz dediğim budur…

Yeni bir tuval alıyor, yeni bir tabloya başlıyor, yeni bir heyecan dolu serüvene başlar gibi. Renklerin kübik şekilleri üstünde çeşitli hareketlerde donmuş insan figürleri. Şeffaf tuvallere ‘gördüğünü değil, bildiğini çizen’ Picasso, final sahnesinde kadraja giriyor ve kameranın gördüğü tuvalin beri yüzüne imzasını atıyor: “Tamam, bitti.” Arkasını dönüp gidiyor. Film boyunca çizip boyadığı tuvaller atölyenin her yanında, durup bakıyor…

Ekran kararır. Bizde, çılgın bir ressamla resme doğru yaptığımız heyecan dolu yolculuğun derin izleri kalır.

“Picasso’yla Resim Yolculuğu” için bir yorum

  1. Picasso hakkındaki ayrıntılı incelemeni zevkle okudum, gerçekten bu kadar ayrıntılı bir incelenmeyi başka yerde bulamazdın yüreğine saglık kalemine kuvvet sağlıcakla kal sevgili dostum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir