‘Sosyal Felsefe’ye Doğru

“FELSEFE NEDİR, NE DEĞİLDİR?”

Doğru düşünme araç ve yöntemlerini topluma kazandırmak, felsefeyi belli ölçüde sosyalleştirmek ve belli bir esneklik içinde çocuklara, gençlere, yaşlılara, çalışanlara, çalışmayanlara, herkese iletebilmek önemlidir. Değilse eleştirel düşünme yoluyla bireysel, toplumsal sorunlarımızı çözmekte; etik, estetik, politik ilkelerimizi belirlemekte; ülkemiz adına yapacağımız siyasal tercihlerimizin doğruluğunu sınamakta yetersiz kalacağımız kaçınılmaz bir gerçektir.

Felsefe üzerine yazılan kitaplar, akademik tarzın ortak özelliklerini taşıyor. Bu kitaplar, felsefeyi ünlü filozofların düşünceleri, düşünme biçimleri ve ortaya koydukları ya da bağlı oldukları akımlar üzerinden 2500 yıllık tarihini kronolojik bir süreçte ele alıyorlar. Onları okuduğumuzda felsefi düşüncenin başlangıcından, artık daha çok dile ve edebiyata bakan kıta felsefesine kadar, bu disiplinin önemli kişilerini, düşüncelerinin köşe taşlarını öğrenmiş oluyoruz.

Evet, büyük filozofların fragmanlarından türlü paradokslara felsefeye dair birçok konu hakkında bilgi edinebiliyoruz, terminolojik biçimde yapılandırılan bu çalışmalardan. Ne var ki bu öğrenmede, felsefenin “neliği” ve felsefi düşünmenin “nasıllığı” gibi felsefenin içinde kalan, bizzat onun kendisine dair kimi temel bilgiler hep eksik kalıyor. Bu bilgilenme biçimi felsefenin kendisi ile okur arasında var olan mesafeyi kısaltamak yerine yolu daha bir dolandırıyor. Böylelikle disiplinin kişiye kazandırabileceği felsefi bakış ve kavrayış eksik kalıyor.

Günümüzde postmodernizmin kopuk, eklektik, boşluklu, en önemlisi bağlamsız, dolayısıyla anlam kaymalarıyla dolu, parçalı ve yatay düşünme biçimi; hayatı anlamlandırmada, insana ait temel değerleri korumada zihin gözümüzün önüne yoğun bir sis perdesi çekiyor. Oysa entelektüel ediminin yanında, toplumsallaştırılmış felsefe biçimleriyle o perdenin ardını görmemiz mümkün olabilir.

Öte yandan 17. yüzyılda başlayan akıl çağının yaktığı aydınlanma ateşiyle birlikte pozitif bilimler sıçramalı bir gelişim gösterdi. Bilim artık felsefesiz de kendi ayakları üzerinde durabilirdi. Felsefe de bilimin bilgisi dışında o alandan çekilir, enerjisini kendisini yetkinleştirmekte kullanabilirdi. Ne var ki bilim ile felsefe arasındaki bu ayrılma, ünlü fizik kuramcısı Stephen Hawking tarafından “felsefenin ölümü” olarak değerlendirildi. Öyle ya gözlem ve deneye dayalı pozitif bilimlerin yanında felsefe, “koltuk felsefesi” (armchair philosophy) olarak sahaya inmeye gerek duymadan, oturduğu yerden konuşup duruyordu. Bilim insanın güvenmediği felsefe, kimseye güven veremezdi. Nihayet Marksist felsefeci George Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri’nde filozofu ayakları yere basmayan kişi, felsefeyi de ip cambazlığı olarak tanımladı; bu nedenle felsefe proletaryaya güven veremezdi!

Felsefeye karşı bu yaklaşım ve son yüzyılla birlikte felsefenin dil ve edebiyata daha fazla yönelmesi, onun olumsuzlanmasına neredeyse meşruiyet kazandırdı. Toplumumuzdan bakacak olursak; pek yaygın olan “hariçten gazel okumak”, “bilir bilmez konuşmak”, “ahkâm kesmek”, “boş konuşmak (şimdilerde boş yapmak)”, “kafa karıştırmak”  gibi yargılar kolayca “Felsefe yapma lan!”a kadar genişledi. Toplum da bu nedenle felsefe yapmıyor! Oysa felsefeye karşı geliştirdiğimiz “olumsuz” tutumumuz da felsefe yapmaktan başka bir şey değildir!

Çünkü 17. yüzyılın matematikçi, fizikçi ve düşünürü Blaise Pascal, “Felsefe ile alay etmek, felsefe yapmaktır.” demişti. Ondan yüzyıllar önce yaşamış, Antik Yunan Klasik dönem filozoflarından Aristoteles de “Felsefe yapmak mı lazım diyorsunuz; o halde felsefe yapmak lazımdır. Felsefe yapmamak mı lazım diyorsunuz; bunu yapmak için de felsefe yapmak lazımdır.” diyordu. Yani felsefeden kaçış yok!

Yazar/şair Hasan Şahingöz de felsefeden yana bir tutum geliştiriyor, yok sayıcı yaklaşıma itiraz ediyor ve bizi felsefe yapmaya çağırıyor, Felsefe Nedir Ne Değildir (Kora, 2021) adlı çalışmasında. Şiirle felsefenin akrabalığını, şimdilik bir kenara koyarak ilerleyelim; yukarıda örneklediğimiz felsefe olumsuzlamalarına karşı Şahingöz’ün çağrısına odaklanalım. Felsefe tarihini ve ünlü filozofları, bu alanda yayımlanmış kitaplardan öğreniyor olabiliriz; felsefenin kronolojisini ve düşünürlerinin biyografilerini bilmek, lise müfredatından silinen felsefe derslerinin kalıntılarına dair birkaç üniversite sorusunda doğru şıkkı işaretlemeyi sağlayabilir, ama bu felsefe midir? Felsefe bilmek ve yapmak için onun üzerine eğilmek, “neliğini” ve “nasıllığını” kurcalamak, düşünmek üzerine düşünmek; bir anlamda onun yaptığını yapmak gerekiyor.   

Metafelsefe, felsefenin kendisi üzerine bilgi edinmek, düşünmek, bir anlamda felsefenin felsefesini yapmak demektir. Felsefe nedir, ne değildir; neyi nasıl ele alır, düşüme biçimi/biçimleri nelerdir; bilimle, dinle, dille, etikle, estetikle ne türden ilişki kurar; insanı ve doğayı anlamlandırmada, yaşamı anlamada, kör noktaları göstermede zorlukları ve yeterlikleri nelerdir? Bir disipline bu ve benzeri sorular sormak, onun felsefesini yapmak demektir. Bu anlamda metafelsefe bir üstdisiplin olarak felsefenin olanaklarını irdeler. İrdelerken de bizim sorularla düşünmemizin, doğru sorula ortaya koymamızın ve bu sorulara yanıtlar oluşturmamızın yol ve yöntemlerini bulmamızı sağlar.

Hasan Şahingöz’ün, Felsefe Nedir, Ne Değildir adlı bu bir anlamda “metafelsefe” diyebileceğimiz çalışması, bir yönüyle de okulların yüksek duvarları arasında sıkışıp ağırlaşmış “akademik felsefeyi” bu hantallığından uzaklaştırıp toplumsal alana kaydırıyor. Duyular aracılığıyla algılayabildiğimiz fenomenleri, onların ne anlama geldiklerini felsefenin araçlarıyla düşünmemiz gerektiğinin altını çiziyor. Bu araçları günlük yaşamımıza katmamızı ve orada kullanmamızı teşvik ediyor.

Akademik felsefe yayınlarında dondurulmuş doğru düşünme araç ve yöntemlerini, topluma kazandırmak, felsefeyi belli ölçüde sosyalleştirmek ve belli bir esneklik içinde çocuklara, gençlere, yaşlılara, çalışanlara, çalışmayanlara, herkese iletebilmek önemlidir. Ancak sosyal felsefe bunu yaparken, yani felsefenin sağladığı farkındalığı günlük yaşamımıza aktarırken, neoliberalizmin felsefeyi poplaştırma, bir tüketim nesnesine dönüştürme etkisinin getirdiği riske karşı hazırlıklı olmak lazımdır. Bu hazırlık da sosyalleşmiş felsefenin toplumda yaratacağı olumlu etki, ikna, farkındalık ve ortak değerlere katkısı düşünülerek yapılmalıdır.

Değilse eleştirel düşünme yoluyla bireysel, toplumsal sorunlarımızı çözmekte; etik, estetik, politik ilkelerimizi belirlemekte; ülkemiz adına yapacağımız siyasal tercihlerimizin doğruluğunu sınamakta yetersiz kalacağımız kaçınılmaz bir gerçektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir