Dil Çeşitliliği Olanak mı Engel mi?

UNESCO, 21 Şubat gününü, “Uluslararası Anadili Günü” kabul etti. 2000 yılında, dünya çapında kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacıyla “21 Şubat Dünya Anadili Günü” kutlanmaya başladı. Peki, insanlığın uyum dünyasını yaratma mücadelesinde dil çeşitliliği olanak mı engel mi? Yanıt, emperyalizmin dayattığı küresel kültür ile Lenin’den çalıp çarpıttığı ‘ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı’ arasındaki çelişki bağlamında verilmelidir.

Bugün dünyadaki doğal dillerin sayısının yaklaşık 6000 olduğu konusunda geniş bir uzlaşı var. Mümkün olan tüm yerel dil araştırmacılarının verilerini kabul eden ve sürekli güncellenerek ayrıntılı istatistikler veren uluslararası “ethnologue.com”sitesine göre ise bu sayı 7139.

Tüm doğal diller, her biri ortak bir proto dilden türediği kabul edilen yaklaşık 150 dil ailesine mensup ve ailelerden en büyük çeşitliliği 1535 dille Nijer-Kongo gösteriyor; onu 445 dille Hint-Avrupa dil ailesi izliyor. Bu dillerin % 32’si Asya, % 30’u Afrika, % 15’i Amerika, % 4’ü Avrupa’da konuşuluyor. Mandarin Çincesi yaklaşık 921 milyon, İspanyolca 471 milyon ve İngilizce 370 milyon insanın anadili. İkinci, üçüncü ve daha çok dil konuşanlar bakımından ise İngilizce 978 milyon konuşanıyla birinci, Hintçe 258 milyon ile ikinci ve Çince 199 milyon ile üçüncü sırada yer alıyor.

Diller, ortak ilksel kökenleri bakamından oluşturdukları dil aileleri dışında, yapıları bakımında da gruplandırılabiliyor: Çince, Vietnamca ve Tibetçe gibi tek heceli (yalınlayan); Türkçe, Macarca, Korece ve Fince gibi eklemeli (bitişken) ve Arapça, İngilizce, Fransızca, İbranice gibi çekimli (bükümlü) diller. Cümleyi oluşturan ögelerin sırası gibi başka özellikleriyle de dilleri ortaklaştırabiliyoruz. Örneğin özne (Ö), tümleç (T) ve yüklemin (Y) dizilişi bakımından Türkçenin de dâhil olduğu 564 dil Ö+T+Y, aralarında İngilizcenin de bulunduğu 488 dil Ö+Y+T, Kıptice gibi 95 dil Y+Ö+T, Malagasça gibi 25 dil Y+T+Ö… biçiminde sözdizimine sahip.

Benzer özelikleriyle türlü biçimlerde gruplayabileceğimiz bütün bu doğal dillerin kendilerine özgü gramerlerinin bulunması; anlam/anlambirim ve ses/sesbirimlerden oluşan çift eklemlilik özelliği göstemeleri; ünlü ve ünsüz gibi ses çeşitlerine, tekil, çoğul, ikiz gibi sayı kategorilerine sahip olmaları; sözcük dağarcıklarının ad ve eylem türlerinden oluşması gibi dilsel ortaklıkları da var.   

Sadece bir kısmını sayabildiğimiz benzer ya da farklı özellikleriyle dünya dilleri muazzam bir çeşitliliğe sahip. Ne var ki bu çeşitliliğin büyük bir hızla eridiği, yüzyılın sonuna kadar dünyamızdaki doğal dil sayının 500-700’e kadar düşeceği tahmin ediliyor (Trabant, 2020). Anlaşılan dil çeşitliliği beklenenden daha büyük bir hızla azalıyor. Azalırken de kimi kültürel, sosyolojik ve siyasal nedenlerle birkaç dilin daha fazla konuşulma ve kullanılma alanı kazandığı, dolayısıyla yaygınlaştığı görülüyor.

Dilin varlık nedeninin doğayı ve hayatı anlamlandırmanın yanında, insanlar arasında iletişim sağlamak, onları birbirlerine yaklaştırmak, birlikte ve uyum içinde yaşamalarını kolay kılmak olduğunu söylemeye bile gerek yok. İnsanların birbirlerini daha iyi anlamalarını ve toplumların birbirlerine daha çok yakınlaşmasını, farklı dilleri konuşarak sağlamaktan aynı dili konuşup aynı dilde yazarak gerçekleştirmek çok daha olanaklı. Descartes’ten Leibniz’e birçok filozofun yüzlerce yıldır, insanların birbirlerini daha iyi anlayabilmeleri için ortak, evrensel, ideal bir dil geliştirme düşüncesinin ve kimi dil meraklılarının Esperanto gibi yapay dil projelerinin peşinde koşmasının anlamı bu olsa gerek.

Öyleyse doğal dillerin farklılıklarının ortadan kalkması ve çeşitliliğini yitirerek birçoğunun hızla yok olması, giderek tek bir dilin tüm insanların konuşup anlaşabilecekleri dünya dili haline gelmesi, insanlığın o evrensel ahenk ve uyum dünyasını yaratma ideali bakımından oldukça önemli, işlevsel ve olumlu olmalıdır. Babil Kulesi söylencesinde anlatılan, insanların kendisini gökyüzünden yeryüzüne indirmek için Babil Kulesi’ni inşa ettiklerini düşünen tanrının, ortak dillerini bozup karıştırarak onları cezalandırdığına bakılırsa, insanlığın şimdi bir kere daha ortak dile doğru yürüyüşü anlaşılabilirdir. Zira yüzyıllardır insanlık, adımlarını uzaklaşma ve ayrışma yönünde değil, yakınlaşma ve işbirliği yönünde atıyor. Atılan bu adımların çoğalıp hızlanması için dillerin sayıca azalması, farlılıklarının ve çeşitliliğinin ortadan kalkması, giderek benzerliklerinin artması olumlu bir gelişme değil midir?

Pieter Bruegel, Tower of Babel

Değildir! Çünkü her dil, dünyayı küçük ama önemli ayrımlarla anlamlandırır ve bu büyük bir zenginliktir. Konuyu “her lisan bir insan”a kadar abartmadan söylersek, her ulusal dilin, bu zenginliğe katkısını teslim etmek gerekir. Dillerin, insan topluluklarından ulus yapmadaki işlevi de Fransız Devrimi’nden bu yana bilinmektedir. Feodal toplumdan kapitalizme geçerken imparatorlukların tebaasından vatandaş yaratan demokratik ulus devletler böyle kurulmuştur. Fransa’yı kuran ulusal dil Fransızcaydı; Almancanın yarattığı kültürel bir Almanya politik bir devlete bu dille evrildi; Türk ulusu, yapma bir dil olan Osmanlıcayla değil, ancak Türkçeyle kurulabilirdi, öyle oldu. 

Diller, iletişim ve sosyal işlevleri dışında doğayı ve yaşamı anlamlandırmada farklı pencereler açıyor. Dilden dile yapılan çevirilerde çevirmeni çıkmaza sokan, bire bir aktaramadığı anlam ve durumlar, ulusal dillerin bu özgüllüklerinden kaynaklanıyor? Deyimleşmiş sözlerden, kalıplaşmış mecazlardan eylem kiplerine, sözcüklerin cinsiyetinden nicelik kategorilerine, eylemsili cümle yapılarından sıralı cümlelerine, şaklamalı seslerden genzel sesbirimlerine… dillerin gösterdiği çeşitlilik, insanlık kültüründe anlamlı zenginlikler yaratıyor. Bu zenginlikten vaz geçilemez. Vaz geçilebilseydi, Wilhelm Leibniz’in kusursuz dil arayışı, “sembolik mantık”la sonuçlanmazdı.

Hem aynı bakıyor, aynı görüyor ve aynı düşünüyorsak, bunu neden farklı dille söyleyelim ki?

“Dil Çeşitliliği Olanak mı Engel mi?” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.