‘Özdemir Asaf’sız 41 Yıl

Akıldan Duyguya Şiirli Bir Yolculuk

41 yıl önce yitirdiğimiz Özdemir Asaf, “Garip Şiiri”yle pencereleri açılarak havalandırılan ve bu nedenle cereyanda kalıp gribe yakalanan, ama İkinci Yeni’yle tedaviye alınan şiirimizin gribini nezleyle atlatmış bir şairidir. Şunu da ekleyelim ki bu g(a)ribal enfeksiyon, salgına karşı şiirimize önemli bir bağışıklık kazandırmıştır.

Yeri Gelmişken

Önce yeri geleni söyleyelim: Sosyal medya ile şiir ilişkisi! O kadar sıkı fıkı ki bu ilişki, yeri gelmese de yazmak lazımdı. Geleneksel yaşamın sınırlı iletişim araçları, bireyler için birer sosyalleşme olanakları iken; günümüzün dijital araçları, toplum bireylerinin tekleşmesine ve giderek yalnızlaşmasına neden oluyor. ‘(A)sosyal medya’, kullanıcılarına “aktif” sığınma alanları sunarken araçlarına da bağımlılık yaratıyor, özel hayat ile kamusal olanın sınırlarını kaldırarak yapıyor bunu.

Sadece günlük yaşamımızı dönüştürmekle sınırlı kalmıyor bu etki, sanal benlik içinde bir kimlik sorunu da yaratıyor. Hızlı hareket etme zorunluluğu bir derinlik kaybına, “beğen”ilme kaygısı popülerliğin sığlığına, ötekiler gibi olma eğilimi de “tek tipleşme”ye yol açıyor. Kültür, sanat ve edebiyat kaynaklı sosyal medya paylaşımları geleneksel, hatta modern şiiri bağlamından koparıp ‘berceste mısra’ birimine indirgiyor; şiirin şiiri meydana getiren yapısını deforme ediyor.

Son yıllarda bundan en çok 1940 sonrası şiirimiz yara alıyor. Sosyal medya paylaşımcılarından toplumsal duyarlıkları ağır basanlar, toplumsal gerçekçilerden en çok Nazım Hikmet’i; “Şiir Sokakta” mecrasında olanlar, şiiri sokağa indiren Garip’ten Orhan Veli’yi; her türlü anlam ve sözcüksel sapmayı önemseyenler, İkinci Yeni’den Cemal Süreya’yı; özdeyişsel felsefi ifadeleri sevenler, Özdemir Asaf’ı tercih ediyorlar. Sosyal medya paylaşımları, akılda kaldığı kadarıyla tamamlanarak değiştirilmiş dizeler, tematik sapmalara maruz kalan ve altlarına başka şairlerin ya da paylaşımcılarının adlarının yazıldığı şiirlerden geçilmiyor.

Konunun, 41 yıl önce yitirdiğimiz Özdemir Asaf’ı anmak üzere kaleme aldığımız bu yazıda gündeme gelmesinin nedeni, onun zekâ dolu, özdeyiş kısalığında ve yoğunluğunda şiirlerinin bu paylaşımlarda, doğal olarak baş tacı edilmesidir:

“Çünkü kıştım. 
Nakıştım, bakıştım.
İnkâr etmiyorum da bunu, 
Seni sevmek gibi büyük işlere kalkıştım.
Ve lütfen inkâr etme;
Sana en çok ben yakıştım.” 

Şu da var:

“Mutlu edemeyeceksen 
Meşgul de etmeyeceksin” 

Şu da:

“Beni öyle bir yalana inandır ki 
Ömrümce sürsün doğruluğu."

Şu da:

 “Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.” 

Ve şu da:

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu 
Birinciliği beyaza verdiler.”

Ve daha niceleri… Şu kadarını söyleyip bırakalım, bu paylaşımların çoğu parçanın güçsüzlüğüyle, bağlamsızlıkla veya yanlış bağlamla maluldür ve gerçek şiir severlerin ‘asaf’ını bozmaktadır! Ta ki bu dijital mecra, edebiyata ve şiire saygı duyarak yeni olanaklar yaratsın!

Özdemir Asaf’ın Lavinia’sı

Özdemir Asaf Paylaşılmaz!

Şiir ırmağının debisi günümüze yaklaştıkça artıyor; sadece Türk şiiri ırmağının değil, tüm dünya şiirinin. Geleneksel şiirin yüz yıllarla zamanlandırılan kronolojisi yüzyıl öncesinde on yıllarla, günümüzde ise yıllarla tarihlendiriliyor. Çünkü bilimsel alandaki sıçramalar, iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, zaman birimde ortay çıkan bilim ve kültür ürünlerinin geometrik artışına yol açıyor. Hele bizim gibi dört kişiden beşinin şair olduğu bir toplumda (Bkz. Posta gazetesinin Yurdum Şairleri!) şiir alanındaki artışın üstel olması, şaşılacak bir durum değil. Sözünü ettiğimiz sosyal medya kültürünün ivmesi, o kültürün köksüzlüğü ve yaydığı şiirin deforme yapısını da bununla açıklamak mümkün.

Asıl adı Halit Özdemir Arun olan Özdemir Asaf, 1923’te Ankara’da doğdu. Yükseköğretimini yarıda bırakıp bir süre sigorta prodüktörlüğü yaptı. Çeşitli gazetelerde çevirmen olarak çalıştı. 1951’de kurduğu Sanat Basımevi ile matbaacılığa başladı. Yuvarlak Masa Yayınları’nı kurdu. Kızı Seda Arun’un, “Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltı, ‘r’leri söyleyemeyişi ve az bilinen şakacı yönü onu arkadaşlarımın babasından ayırıyordu.” diye tanımladığı Özdemir Asaf, 1980’de tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandı, 28 Ocak 1981’de İstanbul’da öldü.

Kendisinden geriye; Dünya Kaçtı Gözüme (1955), Sen Sen Sen (1956), Bir Kapı Önünde (1957), Yumuşaklıklar Değil (1962), Nasılsın (1970), Çiçekleri Yemeyin (1975), Ben Değildim (1978), Bugün ve Bugün (Yayımlanmamış şiirler) (1984), Benden Sonra Mutluluk (Yayımlanmamış şiirler), Çiçek Senfonisi (Toplu şiirler) (2008), Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum (Kendi sesinden şiirler, 2012), Yalnızlığa Övgü (Yalnızlık Paylaşılmaz), Lavinia ile veciz düzyazıları Yuvarlağın Köşeleri (1961), Yuvarlağın Köşeleri 2 (Ölümünden sonra, 1988) ve Dün Yağmur Yağacak (Ölümünden sonra, 1987) adlı bir öykü kitabı kaldı.

g(a)ribal enfeksiyon

Edebiyat tarihçileri, Modern Türk şiirinin yoğun akışkanlığı içinde Özdemir Asaf’ı nerede konumlandıracaklarına pek karar verememiş görünüyorlar. Kimi,

“Şarkı söylüyormuşum
Sokaklarda,
Görmüşler. 

Yere yere bakıyormuşum 
Yürürken,
Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.” 
(Altro)

tarzı şiirlerine bakarak onu Garip şiirinin yanı başına koyuyor;  kimi de

“Dinleyorum, ruz yorlar
Bir türkünün türküsünü 
Yazıyorum, ruz yorlar 
Görüyorum, ruz yorlar
Bir gölgenin görüntüsünü
Biliyorum ruz yorlar 
Biliyoruz bili yorlar” 
(Denklem)

dizelerindeki gibi sessel, sözcüksel ve anlamsal sapmalarına bakarak İkinci Yeni şiiriyle akraba kılıyor.

Hatta

“Ne günlermiş, ne günlermiş
Yıldızlar, mehtaplar, çamlar altında.
Yıldızlar, mehtaplar, çamlar altında. 
Ne günlermiş, ne günlermiş
Gelip geçmiş” 

dizeleriyle başlayan Boğaz Gezintisi’ndeki gibi bir iki şiirinde görülen tematik benzerliği nedeniyle Yahya Kemal’e;

"Beni siz çağırmadınız, kalkıp ben kendim geldim.
Uzaklardan size bir haber getirdim geldim.

Bıraktıklarınızdan, unuttuklarınızdan, 
Sımsıcak-anılası günler getirdim geldim."

dizelerindeki gibi ritim duygusunun kendini hissettirmesi nedeniyle Necip Fazıl’a yakın bulanlar bile var! Ama kabul görmüş gibi duran kanaat, Özdemir Asaf’ı ‘müstakil’ sayıyor!

Modern Türk şiiri içinde Özdemir Asaf’a yer arama çabalarının, şiir estetiğini dikkate alan derin çözümlemelere dayanmadığı görülmektedir. Hatta çoğu kez Asaf’ın yok sayıldığına da rastlanmaktadır. Bizce 41 yıl önce yitirdiğimiz Özdemir Asaf, “Garip Şiiri”yle pencereleri açılarak havalandırılan ve bu nedenle cereyanda kalıp gribe yakalanan, ama İkinci Yeni’yle tedaviye alınan şiirimizin gribini nezleyle atlatmış bir şairidir. Şunu da ekleyelim ki bu g(a)ribal enfeksiyon, salgına karşı şiirimize önemli bir bağışıklık kazandırmıştır.

Toplu Şiirler, YKY, 2008

DÜŞÜNCE MERKEZLİ ŞİİRLER

Garip şiirinin günlük yaşam pratiği ile yetinen konu alanını, düşünsel bir gıdayla besler Özdemir Asaf. Bunu yaparken geleneksel şiirimizin şairane söyleyişine, simgesel anlatımına aldırmaz. Onun için düşünsel zemin estetik zeminden çok daha önemlidir. Hatta sosyal sorunlarla ilişkisi de tek tek “sen”lerle kurulan bir ilişkidir.

“Ey sokak! Sen bozuk ve çamurlusun. Seni düzeltmeseler de geçeceğim. Ey adam! Sen bozuk ve çamurlusun. Seni düzeltmeden geçmeyeceğim.” 
(Yuvarlağın Köşeleri – Etika 89)

Şairin “sen” dediğinden ikinci tekil kişi değil, ikinci çoğul kişi “siz” anlaşılmalıdır kuşkusuz. Özdemir Asaf’ın da söyleminin merkezine aldığı “sen” zamiri çoğul bir anlama sahiptir; şair onun aracılığıyla herkese seslenir:

“Kelimeler dilimin ucundadır,
Kalamaz. (…) Bak yüzüme, bak sözüme, /
 Dünya kaçtı gözüme; / Çıkamaz.” 
(Şarkım)

Özdemir Asaf’ın tematik merkezinde düşünce vardır. Geleneksel şiirimiz, imge yoluyla duygudan şiire giderken o, düşünceden duyguya bir yolculuktadır. O kadar ki felsefeyi şiirinin anlaşılması için şart koşar; “Felsefe bilmeyen beni ne övebilir ne yerebilir.” der.  Poetikasında düşünme görevini şöyle kabullenir:

“Yaşadım da yoruldum, bir ağır-işçi gibi, 
Uyudum da uyandım, binlerce kişi gibi. 

Bana düşünmek vardı, payıma onu aldım, 
İşledim de işledim bir hüner-işi gibi. (…)

Onun bu düşünce merkezli şiirine felsefe akımlarından arka plan arayanların ilk uğradıkları yer Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) oldu. Egzistansiyalizm özetle, diğer bütün varlıkların tersine insanın özden önce var olduğunu, belli bir anlama ve tasarıma göre kurgulanmadığını; ancak var olduktan sonra kendi iradesi ve özgür tercihi ile özünü oluşturduğunu, hayatı anlamlandırma ve kendini yeniden yapma sürecinde sorumluluğun kendisinde olduğunu, hem kendisinden hem bütün insanlıktan sorumlu bulunduğunu, bu ağır sorumluluğun kişiyi baskıladığını, bunalıma ittiğini ileri sürer.

Ne var ki Özdemir Asaf’ın düşünce dünyasında Egzistansiyalist bir düşünüşün egemen olduğunu söylemek kolay değildir. Esasen Türk edebiyatında zorlanarak tutulabilecek kimi uçların da bu felsefe akımının düşünsel değil, edebi bir görünüşe karşılık geldiğini söylemek daha doğru olacaktır. Hele Asaf’ın şiiri söz konusuysa bu kadarını bile söylemek fazla; ancak şu kadarını söylemek yeterlidir: Egzistansiyalist düşünüşün, insan tekinin bütün insanlıktan sorumlu olma hâli, tüm sosyal sorumluluk sahibi sanatçıların en doğal hâlidir ki buna Özdemir Asaf da dâhildir.

O kısa, özlü, yoğun, çoğu kez karşıtlıklara, hatta paradokslara dayanan bir mantıkla kurduğu “sen”li “ben”li şiirleriyle yaşıyor ve yaşamaya devam edecek; ta ki şairimiz şiirle düşünmeyi öğrenecek!

Onu ölümünün 41. yılında bir olmanın, birlikte üretmenin ve yaratmanın ışıklı özlemiyle anıyoruz.

BARAJ'IN ÖYKÜSÜ

Ben bir barajım dostum.
Bir omuzum dayanmışsa bir dağa,
Başka bir yamaca yaslanmıştır
Öbür omuzum.

Ama benim işim dağlarla değil.

Sırtım sulara dayalı.
Işığa dönük duruyorsa göğsüm.
Bir bildiğim var,
İki gözüm.

Ama benim işim sularla değil.

Niçin çıktım karşısına suların?
Niçin durdum karşısında dağların?
Nereden geliyor, nereye gidecek?
Dayanacak mı gücüm?

Ama benim işim sorularla değil.

İncecik bir dereydik, geçip gidendik
Ya sen, ya ben.
Sonra bir göl oluverdik
Ya sen, ya ben.

Ama benim işim manzaralarla değil.

Taa ötelerde vardı ya,
Hani bir kaynak..
Şimdi gece-gündüz tam vardiya
Işık oldu, enerji oldu o kaynak.

Ama benim işim kaynaklarla değil.

İşte bizler, el-ele verdik,
Olduk bereket dolu’su.
Tümünü kendi adında yücelttik;
Dağ, taş, toprak, su.

Ama benim işim taşlar topraklarla değil.

Dedim ya! 
Sen-ben-o; yani biz
El-ele vermeliyiz, istersek yücelmek..
Yoksa, boşu-boşuna akıp-gideriz,
El-ele vermezsek.

Benim işim ayrılıklarla değil,

Ben bir suyum, sen bir dağsın, düşünüyor musun?
El-ele vermişiz; o da oluyor bir nur, bir ışık..
Ovalara kentlere bereket yağsın, düşünüyor musun?
Fabrikalar aydınlık, evler-insanlar aydınlık..

*Bugün ufak tefek güncellemeler yaptığım iki yıl önceki bu yazıyı, tekrar yayımlamamazlık edemezdim.

“‘Özdemir Asaf’sız 41 Yıl” için 4 yorum

  1. Merhaba Mustafa, blog çok güzel olmuş. Her alanda yazdıkların bir araya gelmiş. Bir bütünlük oluşmuş. Yazdıklarını biz zaten okuyordu. İznin olursa ben bu blog’u kendi edebiyat çevremle paylaşmak isterim. Selamlar, esen kal. Kenan Baba.

  2. Mustafacıgım çok teşekkür ederim bu kadar karma karışık bir ortamda Özdemir Asaf’ı bize yeniden yaşattığın için teşekkür edrim kalın sağlıcakla Iyi günler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.