Edebiyatımızda Öğretmen İmgesi 2

Işık, Güneş, Aydınlık…

Edebiyatımızda Öğretmen İmgesi’ne şiirle devam ediyoruz. Özellikle toplumcu şiirimizde sık işlenen izleklerden biri de “öğretmen”. Ne var ki bu izlek, öğretmenin her dönemde aydınlanma mücadelesinin öncüsü olması nedeniyle, didaktik bir yapıya sahiptir ve “romantik” edebiyatın eğitici işlevi dışında daima karşı bir dil kuran şiire çok yakın durmaz. Ama bunu şiire yakın kılan şairlerimiz de az değildir.

ŞİİRDE ÖĞRETMEN

Öğretmenli romanlarımızın bu kısa özetinden sonra şiirle devam edecek olursak, kuşkusuz Cumhuriyet dönüşümlerine Cumhuriyet’ten önce ışık tutmuş, edebiyatımızda çocuklar için ilk kez şiir yazmış (Şermin), “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir şairle başlamamız uygun olacaktır. Tevfik Fikret, Servet-i Fünûn dergisinin başına geçip de Tanzimat edebiyatında köklü yenileşmelerin mücadelesine başlamadan önce, üç yıl kadar kısa bir süre Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) öğretmenlik, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra da müdürlük yapar. Eğitimi, öğretmeni yakından bilen bir şairdir yani.

1910’da yayımlanan ve daha sonra Mehmed Zati Arca tarafından bestelenen Darülmuallimin (Öğretmen Okulu) Marşı’nda Fikret, öğretmeni “düşünce, çaba, karar ordusu” olarak tanımlar ve önüne “bilgisizliği, geceyi yıkmak; bilime hizmet etmek” görevi koyar. Bugünkü Türkçeyle yazacak olursak:

“Düşünce ordusuyuz, bilgi ışığıyla donanmış
Gerçeğin ayetleri okunur bayrağımızda
Karamsarlığın düşmanıyız, yüce umutlar
Yol gösterir düşüncemizin yürüyüşüne…

Cahilliği, karanlığı yıkarız, ilmin hizmetçisiyiz;
Düşün ordusu, ilerleme ordusu, ışık ordusuyuz biz.”

Fikret de “kurucu romancılar”ımız gibi henüz Cumhuriyet ilan edilmeden (1910’da) öğretmenin eline aydınlanma meşalesini verir. Düşünceye, akla ve ilerlemeye yaptığı vurguya bakılırsa, bir yanıyla idealizm bir yanıyla realizme dayanan “daimicilik” (perennialism) ve “esasicilik” (essentialism) eğitim felsefeleriyle açıklanabilecek bir misyonla donatır öğretmeni.

Tevfik Fikret’in yakın çevresinden Türk edebiyatı tarihi araştırmacısı, ordinaryüs profesör, yazar ve öğretmen İsmail Hikmet Ertaylan alır bu misyonu, marş formuna yerleştirir ve Cevat Memduh Altar da bu marşı bir güzel besteler ki artık dillerde değilse de kulaklarda hâlâ çınlamaktadır Öğretmen Marşı:

“Alnımızda bilgilerden bir çelenk
Nura doğru can atan Türk genciyiz
Yeryüzünde yoktur olmaz Türk’e denk
Korku bilmez soyumuz

Candan aştık cehle karşı bir savaş
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş
Öğren, öğret Hak’kı halka gürle coş
Durma, durma koş.

Şanlı yurdum her bucağın şanla dolsun
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun”

Genç Cumhuriyet Şiiri

Marşın gürleyen ritmindeki bu öğretmenlik  misyonu,  ders kitapları yazarı ve öğretmen, Küçük Bey takma adlı Rakım Çalapala’nın dizeleriyle bir çocuğun yüreğinden ve bilincinden insanın içine işleyen bir saflıkla yansıyor. Öğretmenim:

“Öğretmenim,
Canım benim!
Seni ben pek çok
Pek çok severim. (…)

Gözüm sende,
Gönlüm sende.
Okut, eğit
Beni sen de (…)

Sabahattin Ali, iki oğlundan birine Fikret adını verecek kadar Tevfik Fikret’le dosttur ve onu sever. Balıkesir Muallim Mektebi’nde okuyan, ama okul disiplininden kaçıp sanatı ve daha özgür bir yaşamı arzulayan Sabahattin Ali, tutuklanmalar ve cezalarla sürekliliği sık sık kopan ilkokul ve Almanca öğretmenliği de yapar. “Muallim” başlıklı şiirinde öğretmeni şöyle tanımlar:

“Karşımızda heykel gibi başı dik duran,
Yüzümüze gururunun ışığı vuran,
Bir muallim insanlığın itilasıdır.

(…)

Ölecekler bırakmadan belki hiçbir iz;
Fakat dünkü talebeler, bunu biliriz:
Muallimler asrımızın evliyasıdır.”

(itila: yücelme)

Öğretmeni “evliya”lıkla eşitleyen Sabahattin Ali, ona olağanüstü dinî, manevi güçler yükler.

Öğretmen-Şair İlişkisi

Öğretmen” ile “şair” arasındaki ilişki irdelenmeye muhtaçtır. Öğretmen, mesleği gereği bir aracı, bir köprü, çok çok iyi bir iletişimcidir. Kendisi dışında, nesnel olarak var olanı aktarmak, iletmek ve içselleştirilmesini sağlamaktır işi. Bunu yaparken entelektüel bir donanıma sahip olması kaçınılmazdır. Mesleğine ilişkin yaratıcılığı ise işlevini yerine getirirken   başka yollar denemek ve bulmakla sınırlıdır. Bilgiyi türlü ilişkilendirmelerle renklendirip çeşitlendirse de onu bozma, değiştirme lüksüne sahip değildir; bilgi sadece var olduğu biçimiyle kazandırabilir. Bu da tıpkı bir doktor, bir mühendis, bir kimyacı kadar nesnellik gerektirir. 

Şairinse durumu bundan çok daha farklıdır. O, bilgiyle ilişkisinde nesnel olmak zorunda değildir; hatta öznel olmak zorundadır. Kendisinden bağımsız olarak var olanı kırar, bozar, değiştirir ve yeniden kurar. Bu yeniden kurmada var olana yüklediği anlam çok daha zengin, derin ve etkilidir. Yaratıcılığının sınırları ve olanakları geniş ve çeşitlidir. Özetle öğretmenle şairin, konularıyla ilişkileri oldukça farklıdır: Öğretmeninki daha yalın ve tek boyutlu; şairinki ise daha karmaşık ve çok katlıdır.

Geleneksel formlarda Öğretmen

Devam edelim… Asıl başarısını “Üç İstanbul” romanıyla sağlayan, ama işlediği “vatan sevgisi” temasıyla “hamaset şairi” payesini de hak eden hukukçu Mithat Cemal Kuntay ise “Türk Öğretmenine” adlı şiirinde, öğretmeni tam anlamıyla bir “vatansever” olarak betimler ve özverili bir tevazu ile öğretmeni yüceltir. Vatanseverlik bağlamında ele alındığından şiirin adındaki “Türk” kavramı, bir milliyetin değil, bir milletin adıdır:

“Bazen ölüler yurdu korur, bazı da sağlar;
Göz nuru karışmazsa, şahadet kanı ağlar. (…)

İlmin sesi haykırmaz: İlim şarlatan olmaz.
Sessiz de seven yoksa vatanlar vatan olmaz!

Sen yurdunu, haykırmayarak gizli seversin,
Kalmışsa eğer, ömrümü Tanrı’m sana versin.”

Mithat Cemal’in şiiri kuruluş, form olarak “Osmanlı şiiri”ni sürdürüyor, beyit nazım birimi ve mesnevi uyak tarzıyla. Bu, “saray şiiri”ydi ve kaynağı Arap edebiyatıydı. Peki Cumhuriyet döneminde, kaynağı Türk edebiyatı olan “halk şiiri”ni sürdüren halk ozanlarımız, temamıza nasıl yaklaşıyorlardı?

Cumhuriyet öncesi âşık tarzı halk şiirinin Cumhuriyet’ten sonraki son temsilcisi olan Âşık Veysel’in doğrudan eğitimle ilgili iki şiiri var elimizde. Biri, “Okul” başlığını taşıyor ve geliştiricileri arasında John Dewey’in de bulunduğu, “yararcılık”la özetlenebilecek Pragmatizm felsefesini temel alan, değişiklikleri ve günlük yaşamdaki çeşitlilikleri anlamaya dayanan “İlerlemecilik” eğitim felsefesinin iyi bir örneğini veriyor:           

“Dünyanın en zengin aklını gördüm
Sermayesin’ sordum dedi ki okul
İnsanlara hizmet yaptığın yardım
Merhametim duygum dedi ki okul
(…)
İnsanlar kafası bunları bulan
İlimdir dünyada hakikat olan
Bütün bu işlerin temelin’ kuran
İnan buna Veysel dedi ki okul

Veysel’in bu “okul” vurgusunu, Murat Çobanoğlu “öğretmen”e taşır ve öğretmeni yere göğe sığdıramaz; o da pragmatisttir:

“Ana baba gibi emeği vardır
Ağızdır, lisandır, dildir öğretmen
Sevgisi, şefkati insana yârdir
Vücuttur kanattır koldur öğretmen
(…)
Öğretmendir fabrikanın temeli
Öğretmendir bütün dünyanın dili
Bütün insanlara uzanır eli
Bize ışık tutan yoldur öğretmen”

Ve Mahsuni Şerif, öğretmenin toplumdaki saygın yerinin giderek sarsılmasına şiddetle karşı çıkarak öğretmenin rol model konumunu sahiplenir:

“Hep çürüsün sana küfreden diller
Kökten kopsun sana taş atan eler
Senden küçük güzellikler güzeller
Sendeki başka hal öğretmenim”

Öğretmen Şair-Şair Öğretmen

Türk edebiyatında “öğretmen şair”, yani kariyeri öğretmenlik olan, bu mesleği icra eden ve “şair” sıfatını hak edecek denli güçlü bir şiiri “de” olan öğretmenler vardır. Onların öğretmenlikleri değil, şairlikleri öndedir. Şair oldukları için de temalarına bir sınır getirmezler; ama yine de “öğretmen” izleğine kendilerini çok yakın hissetmezler.

Öte yandan “şair öğretmen”lerin öğretmenlikleri şairliklerinin önündedir ve eğitim, okul, öğrenci, öğretmen” izleklerine diğerlerine göre daha yakındırlar. Bu biraz da şiirin doğasıyla ilgilidir. Birinci elden tanıklıklar, şiir için çok daha uygun malzemelerdir.  Ama şunu söylemek de abartı sayılmamalıdır: Şairlikle öğretmenlik, birbirini desteklemeyen, besleyip zenginleştirmeyen iki etkinlik alanıdır. “Şair bu dizede hangi duygu ve düşünceler içindedir, açıklayınız.” diyen bir öğretmen, daha söze başlarken şiirden uzaklaşmıştır çünkü!

Nazım Hikmet ne “öğretmen şair” ne de “şair öğretmen”dir! Yine de konumuzun dışında kalmayarak Kurtuluş Savaşı Destanı’nda şiirin asli malzemesi olan dili öğretme, daha da önemlisi anadili öğretme heyecanı duyar, duyumsatır. Şair öğretecekse bir bunu öğretebilir zaten, yani anadili: 

“Dışarda yağmur…
Mektepten istifa ettim.
Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.
Çocuklarımıza Türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara
dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini
güzel şey,
büyük şey.”

Tabi büyük şair Nazım’ı ilgilendiren “dil”dir, “Türkçe”dir. Şiir de aslında bir dil sanatından başka bir şey değildir. Böyle olunca o sanatı öğretmek, elbette “güzel şey, büyük şey”dir.

Zeki Ömer Defne birinci gruptandır, öğretmenliği şairliğine engel olmamıştır; ama acıklı bir elveda ile yüreklerimizi dağlamıştır: “Ziller Çalacak”tır ne var ki bir gün herkes için, öğretmen “hariç değil!”

“Sonra bir gün bir zil çalacak yine
Hiç kimseler kimsecikler duymayacak,
Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz…
Ta içimden birisi kalacak oralarda
Ben gideceğim.”

Halkçı, Bağımsızlıkçı Öğretmen

Edebiyatımızda öğretmen konulu bu değerlendirmede eğitimci, siyasetçi Nafi Atuf Kansu’nun oğlu doktor, şair Ceyhun Atuf Kansu’ya özel bir bölüm açmak gerekir. Cumhuriyet ışığını Anadolu’nun içlerine kadar götüren Kansu, halk söyleyişlerinden yararlanarak, halkın özlemlerini, sevinçlerini, acılarını ve yaşama savaşımını coşkulu bir dille anlatır.

Öğretmenler için düzenlenen özel günlerde okunmadan edilemeyen “Dünyanın Bütün Çiçekleri”  adlı şiiri öğretmen şiirleri içinde özel bir yere sahiptir. “Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum” dizesinin her bendin başında tekrarlandığı bu şiir, çalıştığı köy okulunun yıkılan duvarı altında kalan Köy Enstitülü Öğretmen Şefik Sınığ’ın ölmeden önceki son sözleri üzerine yazılır: “Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin!” Şair bu sözleri sekiz uzun bent boyunca çoğaltarak “Çiçek” metaforu üzerinden köy öğretmeninin çocuğa olan bağlılığını ve sevgisini dile getirir. Öğretmenlik kariyerinin meslek üstü bir “adanmışlık” gerektirdiğini anlatan dokunaklı bir öyküdür bu:

“Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen sonsuz toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yaşadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Şimdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,
Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.”

Şiirlerinin kaynağını doğa, insan sevgisi ve ulusal bağımsızlığın oluşturduğu Ceyhun Atuf’un her bendi “Bakın çocuklar bizim ilk dersimiz bağımsızlık”  dizesiyle başlayan “Bağımsızlık Öğretmeni”  şiiri, “bağımsızlık” kavramını türlü simgelerle somutlaştırılmış; öğretmenin ağzından “şiir etkili” bir anlatımla kurgulanmıştır:  

“(…)
Bu sandıklar.. Bu sandıklar.. Bu sandıklar..
Kadınların kağnıların yağmurunda
En güzel ağırlığıdır bağımsızlığın.
Hafifler şimdi umut, bir güvercin olur
Geçer yağlı geçidinden namluların.”

Dağlarca’da Öğretmen

Türk şiirinin çınarı Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Öğretmen” başlıklı şiirini örgütlü öğretmen mücadelesinin en büyük ve en etkili sendikası TÖS’e (Türkiye Öğretmenler Sendikası), ithaf eder 1967’de. Henüz 109 bin öğretmenin katıldığı “Büyük Öğretmen Boykotu” gerçekleşmemiştir. Öğretmen bir kurtuluştur:

“Hey hey, burası bir dağ köyü, kurda kuşa
Bırakılmış göğün kıyısına bırakılmış
83 toprak ev, 83 acı duman,
Çoluğuyla, çocuğuyla 415 karanlık
Kurtulacağız, el ayak kurtulacağız,
Bir okul yapıla, bir gele öğretmen.”

Ses bayrağımız”, Türkçenin büyük şairi “güneş” metaforuyla öğretmeni anlatırken şiir sanatının eksiltmeye dair bütün olanaklarını kullanır:

“Güneş öğretmen
Sevdirir kendisini çok
Ona döner bitkilerin hepsi
Yoksa o

Onun aydınlığına döner hep
Olduğu olmadığı başka
Yaksa tam tepemizdeyken
Yandırsa da bizi
Kavursa da yalaz yalaz
Onun sıcaklığı başka

Bütün günler sürer
Öğrettikleri
Geceleyin bile
Karanlıkta dolaşır sözleri onun
Ay dededen yıldızlardan başka”

Memleketçi ve Toplumcularda Öğretmen

Halk şiirinden yararlanarak çağdaş bir şiir oluşturan, yurt, insan ve doğa sevgisini şiirinden eksik etmeyen, çocukluğunu ve gençliğin yaşadığı yörelere ait izlenimlerini şiirinin temel izleği “kılan memleket” şairi Cahit Külebi, yazdığı iki “Köy Öğretmenleri” şiirinin ilkinde son derece lirik;

“Siz kara göklerin yıldızları,
Işıtın yurdumuzu sabaha kadar!
Ama düşe kalka, ama yiğit, ama umutlu..
Alın benim gönlümden de o kadar.”

ikincisinde ise o derece realisttir, ve “Yurdumuza ışık iletmelisiniz” temennisiyle karanlık içindeki öğrencileri betimler:

“(…)
Ve onlar, yıldızlar gibi
Gözleri ışıl ışıl yananlar.
Oyuncak için değil, kağıt, kalem
Kitap için gizlice ağlayanlar.

Ve onlar aşıktan bilya,
Sopadan at yapanlar.
Kurt yavruları gibi, kuzular gibi
Dağ başlarını çınlatanlar.”

Toplumcu şiirimizin önemli şairlerinden Rıfat Ilgaz ise hem öğretmen şair hem şair öğretmendir. Öğretmenliği edebiyatını bu kadar beslemiş, zenginleştirmiş başka bir roman yazarı ve şair var mıdır? Acılı “Kırk Kuşağı”nın gerçekçi bir yazarı olarak çekmediği sıkıntı, yaşamadığı acı kalmamış; ama yine de yaşadıklarından “Hababam Sınıfı” gibi mizah duygusu güçlü bir metin, birçok sanat türü için bir ana kaynak üretmeyi bilmiştir. Rıfat Ilgaz Öğretmen’in, yaşadıklarını bir hikâye gibi yaşadığı şiirinden de bellidir. İşte “Çocuklarım”dan birkaç dize:

“Sizi ben yoklama defterlerinden öğrendim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler

Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın (…)

Dokuz dizede üç hikâye! Ve hikâye öğretmen yaşanmışlığıyla veriliyor. Doğrudur, şiir hikâye anlatmaz; Rıfat Ilgaz da anlatmıyor zaten, siz sınıfın devamsız, tembel ve dalgın öğrencili üç hikâyeyi kendiniz yazıyorsunuz. Okuduğunuz bu şiirin arkasına ekleniveriyor bu üç hikâye sizde.

Yazımızın son bölümü “Öğretmen Şairleri”ni ve “Şair Öğretmenler”i içeriyor.

“Edebiyatımızda Öğretmen İmgesi 2” için 2 yorum

  1. Öğretmeni her yönüyle irdelediğin bu guzel yazın için çok teşekkür ederim güzel dostum kal sağlıcakla öptüm iyi günler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.