Türkçe Eğitimi 2

Bir yabancıya Türkçe öğretebilirsiniz, ama ona Türkçe eğitimi veremezsiniz. Anlamının tüm kıvrımlarına ulaşamasanız da yabancı dilde yazılmış bir şiiri okursunuz, ama yabacı dilde şiir yazamazsınız; yabancı dilde makale okuyabilir, okuduğunuzu da anlayabilirsiniz; ama ünlemleriniz, alkışlarınız ve kargışlarınız anadilinizledir! Yabancı dil ile anadili arasındaki fark, öğretim ile eğitim arasındaki fark kadar büyüktür… Her konuda olduğu gibi bu konuda da dönüp dolaşıp Cumhuriyet aydınlığına geliyoruz!

EĞİTİM Mİ ÖĞRETİM Mİ?

Önceki yazımızda ÖSYM ve PISA ölçmelerinin aynasında, ülkemizde anadili eğitiminin durumunu görmeye, göstermeye çalıştık. Kuşkusuz, başka akademik araştırmalar da bu ölçmelerdeki sonucu destekleyen veriler ortaya koyuyor. Örneğin günümüzde zorunlu eğitim ve yükseköğretim içindeki bireylerin kişisel söz varlıklarına ilişkin bulgular hiç de iç açıcı değil: İlköğretim çağındaki çocuklarımızın 1500, orta öğretimdekilerin 2000 ve yükseköğretimdeki gençlerimizin 3000 kadar kişisel söz varlığına sahip oldukları gerçeği bunlardan biri. Bu sonuç, okuduğunu doğru dürüst anlayamayan, düşündüğünü ifade etmekte zorluk çeken, eleştirel düşünme ve ilişkilendirme becerileri gelişmemiş, sorunlar karşısında eli kolu bağlı, özgüveni yerlerde sürünen kuşaklara işaret ediyor!

‘Belli bir bilgiyi edindirme’ anlamında “öğretim” ve ‘bilgiyi içselleştirmek, beceri, anlayış edindirmek’ anlamında “eğitim” sözcüklerini yerli yerinde kullanmak önemli. İnsana yabancı dil öğretebilirsiniz, ama yabancı dil eğitimi veremezsiniz! Öte yandan bir yabancıya Türkçe öğretebilirsiniz, ama ona Türkçe eğitimi veremezsiniz. Anlamının tüm kıvrımlarına ulaşamasanız da yabancı dilde yazılmış bir şiiri okursunuz, ama yabacı dilde şiir yazamazsınız; yabancı dilde makale de okuyabilir, okuduğunuzu anlayabilirsiniz; ama ünlemleriniz, alkışlarınız ve kargışlarınız anadilinizledir! Yabancı dil ile anadili arasındaki fark, öğretimle eğitim arasındaki fark kadar büyüktür.

Okullarımızda anadili eğitimi konusuna geçerken bu farkın altını çizmek gerekiyordu, zira sorunun temel kaynağı buradadır. Buradadır çünkü Türkçe ders programları yıllardır Türk dilinin eğitimine değil, öğretimine odaklanmıştır. Daha kötüsü bu odaklanma, eğitimi, sınav merkezli bir dizgenin doğası gereği, en daraltılmış kuralların/standartların ezberlenmesine indirgemiştir. O kadar ki bu indirgeme, piyasacı bir sosyoekonomik yapıyla denk düşüp uyumlulaşınca, ezberleme araç ve yöntemlerini üreten, pazarlayan, ülkemizin ulusal eğitim politikalarında söz sahibi olacak denli büyüyen bir kurs ve yayın sektörü yaratmıştır.

Öğretim odaklı eğitimin yarattığı sektör, zaman içinde ulusal eğitim felsefesini etkilemiş, etkilemekle kalmamış, onu dönüştürmüş; özellikle de zorunlu eğitim kademesinde büyük hasarlar oluşturmuştur. Çünkü piyasacı öğretim, sürekli bir standartlaştırmayı gerekli kılar ve her standart, ait olduğu yapının derinlemesine algılanmasını baskılar, o yapıyı yüzeyselleştirir. Bu nedenle okullarımızda uygulanan, başta Türkçe olmak üzere ders programlarımız, çocuklarımızı kendi dil biçimlerinden koparır. Onları sözel kültür içinde, oyunlarından, ailesinden, sokaktan, efsane ve masallardan, türlü halk anlatılarından edindikleri duygu ve düşünce dünyasından uzaklaştırır.  Bunun yerine öğrenenin kendisi dışında belirlenmiş kurallara göre konuşup yazmasını, okuyup düşünmesini dayatır. Bu haliyle evet bir dil çocuğa “öğretilebilir”, ama o dil çocuğu “eğitemez”!

NE YAPALIM?

Toplum yaşamının en az karmaşayla sürdürülebilmesi için gereken standartlaştırma, bireysel özgürlüklerin ve yaratıcılıkların önüne konursa; devinen, gelişen, ilerleyen bir toplumu durgunlaşmaya, hantallaşmaya ve uyuşmaya terk eder. Dil eğitimini/öğretimini “isim, sıfat, zamir; özne, yüklem, tümleç; nokta, virgül, ünlem”den ibaret gören bir dilbilgisiyle anadili eğitimi, hem donmuş bir standarttır hem Avusturyalı düşünür ve eleştirmen Ivan Illich’in dediği gibi eğitim bir hizmet sektörüne, öğrenen de bir müşteri haline geldiğine göre, insanın diline karşı yabancılaşması da kaçınılmazdır!

Okulların anadilini standartlaştırarak onu bir kelime işlemci programının dili seviyesine indirgeyip iletişim işlevine kapatmak, öğreneni bilinçsiz, sorgusuz bir mankurta dönüştürür; mankurtsa konuşur ama düşünemez. Dil konusunda ağzımızı her açtığımızda “Dil canlı bir organizmadır.” demekle kalmamak; dilde o canlılığı, gelişmeyi üremeyi yaratan konuşma dilinin enerjisini, sanat dilinin yaratıcılığını eğitim kurumlarına taşımak gerekir. Okullarda konuşma ve halk dili ile standart dil arasına duvarlar örülmemelidir; zira nefesi daralmış standart dil, ancak halk dilinin suni teneffüsüyle hayata tutunabilir ve toplumun bir arada yaşamasına hizmet edebilir.

İşe anadili eğitimi/öğretimi verecek öğretmenin yetiştirilmesiyle başlamak zorunludur. Daha kısa sürede ise anadili eğitimi programının gözden geçirilmesi kaçınılmazdır. Son dönem ders programlarının, öğretmenin eline tutuşturduğu, onun tüm yaratıcı enerjisini hiçe sayan, anadilini bütün eğitim/öğretim etkinlikleriyle birlikte dondurup standartlaştıran, sınıf içinde öğretmeni yöneten tüm öğretmen kılavuz kitapları ve sınav hazırlık sektörünün ürettiği ezber araçları, yöntemleri bir kenara atılmalıdır. Anadili eğitiminin en etkili yolu öğrenene, gözlemlerini, duygu ve düşüncelerini yazılı/sözlü ifade etme olanaklarını sağlamaktır. Bu ifade olanaklarının en etkili ve yetkin örneklerini konuşma dilinin canlılığında, halk edebiyatının ürünlerinde ve büyük şairlerimizin/yazarlarımızın standart dili aşan yaratıcı “sapma”larında bulabiliriz.

Bütün bunların esinini, 1928 harf devriminden hemen sonra yapılmış olan, Cumhuriyet aydınlanmasının enerjisini taşıyan, kısa sürede büyük bir okuryazar kitlesi yaratan 1929 Orta Mektep Türkçe Programı’ndan alabiliriz. Bu Türkçe Öğretimi Programı, dil eğitimini ve edebiyat öğretimini ayırmadan bütüncül bir yaklaşımla ele alması, Türkçenin anadil olarak benimsenmesi bakımından da önemlidir. Öte yandan yazma (kompozisyon), okuma ve gramer derslerinin bilgi ezberletmekten uzak, uygulamalı işlenmesi gerektiğinin altını çizen program, dil ile edebiyatı bir ve bütün olarak değerlendirmiş, Türkçe-Edebiyat biçiminde ayırmamıştı. En önemlisi Türkçeyi bir “sanat” dersi saymıştı.

“Kelime ve fikir birbirlerinden ayrılamaz. Bir muallim talebesinin ifade ettiği bir fikrin doğruluğunu temin için ne kadar uğraşırsa ifadesinin temiz ve güzel olmasını temin için de o kadar çalışmalıdır.” diyen 1929 Türkçe programı, anadili eğitimini Türkçe öğretmenleriyle birlikte diğer derslerin öğretmenleri için de görev kabul etmiş; program hiçbir öğretmenin ‘Ben lisan muallimi değilim!’ diyerek öğrencinin anadili eğitiminden kendini ayrı tutamayacağını; anadili ediniminden, anadili bilincinin geliştirilmesinden her öğretmenin sorumlu olduğunu belirtmişti. Bu, hem ÖSYM, PISA ve TIMMS ölçmelerinin dayattığı dil standartlarını aşacak hem de anadil eğitimini kalıplaşmış, ezberci yapısından kurtaracak bir tutumdur!

Görüldüğü gibi her konuda dönüp dolaşıp Cumhuriyet aydınlığına geliyoruz!

“Türkçe Eğitimi 2” için 3 yorum

  1. Sevgili Hocam; TÜRKÇE EĞİTİMİ ile Eğitim ve Öğretimin ayrımını en iyi anlatan bir yazı kaleme almışsınız . Bir Türkçe Öğretmeni olarak size teşekkür ediyor ve sizi içtenlikle kutluyorum .
    Bu yazınızı hemen paylaşacağım.
    SEVGİYLE KALIN!

  2. Çok teşekkür ederim ögretim ile eğitim arasındaki farkı ve anadil eğitimi hakında yazdıkların hakkında bilgi verdiğin için teşekkür edrim kalın sağlıcakla Iyi günler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.