Kindarların Tarık Akan’la Eğitimi

Ölümünün 5. yılında Tarık Akan’a saygıyla…

Sanat ve sanatçı deyince kin ve nefret kusan, şort giyen kıza tekme atan, saçını gösteren kadını günahkâr sayan, kadın heykelini erotik bulan, kahkaha atan kadınları iffetsiz, kızlı erkekli oynanan halkoyunlarını zina kabul eden, dekolte giyen kadına tecavüzü reva gören, sokağa çıkan hamile kadını bile ayıplayan… bu ‘kindar dindar’ların sanatla eğitimi şart!

KİN VE NEFRET KUSUYORLAR!

Hem geleneksel Türk tiyatrosunun hem çağdaş tiyatronun büyük ismi, Ortaoyuncular’ın kurucusu ve usta oyuncusu Ferhan Şensoy’un 31 Ağustos’ta ölümü, kindar dindar Yeni Akit gazetesi tarafından mutlulukla karşılandı. Gazetenin manşeti, Gide öldüğünde “Andre Gide’nin ölümü iyi karşılandı.” diye yazan Fransız gazetesini aratmadı: “Meyhaneci Ferhan Şensoy Zincirlikuyu Mezarlığına gömülecek!”

Yeni Akit’in dindar ve kindar yazarı Ali Karahasanoğlu da Şensoy’un cenaze töreninde “70 senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükümetler yönetiyor, ona rağmen 70 senedir inadına tiyatro yapıyoruz.” diyen usta oyuncu Cihat Tamer’i, “Birazcık kendilerine çekidüzen verseler. Bizi de, zorla sahaya çağırmasalar.” diyerek tehdit etti. Tehdide ASSAM (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği) Genel Başkan Yardımcısı Gürcan Onat da Tamer’e “Sanatçı kılıklı bir soytarı” diyerek destek verdi.

Dindar kindarların sanat ve sanatçı karşısında ilk tavırları değil bunlar; onlar, sanatın eğitiminden geçmediklerinden, terbiyesinden nasiplenemediklerinden ölen sanatçıların ardından ya da yaşayanların önünde nefretlerini kusmayı gelenek haline getirdiler. Aynı “yazar” 5 yıl önce kaybettiğimiz devrimci sinema sanatçımız Tarık Akan’ın ölümünden sonra da kusmuştu: “Tarık Akan gibi, bilcümle Kemalistlere rağmen.. Bugün elhamdülillah.. Başörtü yasak değil. ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ diye, bağırıyorsunuz!… Tarık Akan’la birlikte, bu ülkenin değerlerine savaş açanlara, halen hayatta olanlara sesleniyorum. Müjdat Gezen’e, Rutkay Aziz’e, Ataol Behramoğlu’na, Birgül Ayman Güler’e…” (Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit, 19 Eylül 2016)

5. ÖLÜM YILINDA TARIK AKAN’A SAYGIyla…

Tarık Tahsin Üregül… 1949’da İstanbul’da doğdu. Babası subaydı, Erzurum ve Kayseri’de büyüdü. 16 yaşında İstanbul’da denizi ilk gördüğünde gün boyu, suyun enginliğine şaşarak seyretti…!

Albay babası emekli olunca aile Bakırköy’e yerleşti. Ataköy Plajı’nda cankurtaranlık yaparak aile bütçesine katkıda bulundu. Yıldız Teknik’in Yüksek Makine Mühendisliği gece bölümüne devam etti; çünkü gündüzleri kâğıt işportacılığı yapıyordu. Üniversiteyi bıraktı, Yüksek gazetecilik Fakültesi’ne kayıt oldu, bitirdi.

1970’te Ses dergisinin artist yarışmasına, “Üçüncü olsam bile 5000 lira cepte!” umuduyla girdi; birinci oldu. 1971’de sinema filmi “Solan Bir Yaprak Gibi”de ilk rolüne çıktı. Film tekniğini Ertem Eğilmez’den aldı, 1974’te ise tiyatro yazarı ve yönetmeni Vasıf Öngören’in öğrencisiydi. Artık Tarık Akan olmuştu!

16 Eylül 2016’da akciğer kanserine yenildiğinde arkasında, “Sev Kardeşim, Tatlı Dillim, Boş Ver Arkadaş, Ah Nerede gibi bireysel yönsemelerin öne çıktığı filmlerden başka; Memleketim, Hababam Sınıfı, Nehir, Maden, Sürü, Kanal, Adak, Yol, Derman, Pehlivan, Kan, Acı Dünya, Ses, Su da Yanar, Karartma Geceleri, Eylül Fırtınası, Deli Deli Olma, Karşıyaka Memleket gibi toplumsal temalı toplam 111 filmlik bir filmografi ile sekiz En İyi Erkek Oyuncu, bir Gümüş Ayı Mansiyonu, bir Sinema Emek Ödülü, bir Onur Ödülü ve bir de Yaşam Boyu Onur Ödülü bıraktı.

Tarık Akan sinemadan kazandığını eğitim hizmetinde değerlendirdi. 1991’de Bakırköy’de, tarihi taş binayı onarıp aslına uygun restore ederek Özel Taş İlköğretim Okulu açtı. Okul, 500 öğrenciye 100 personelin çalıştığı bir eğitim kurumu oldu. Sorgulamaya Dayalı Uluslararası Ezbersiz Eğitim Programı’nı uyguladı, yüksek bir akademik başarıya imza attı. Okuluyla bağı çok güçlüydü; ama hep arka planda kalmayı yeğledi: “Ben sadece binayı yaptım, öğretmenler olmadan burası da olmazdı.” diyerek öğretmeni öne çıkardı.

Cumhuriyetçi ve devrimci duruşundan, laik, bilimsel ve ulusal eğitim davasından milim taviz vermedi. “Andımız” devlet okullarında yasaklanınca, gitti kendi okulu için şair Ataol Behramoğlu’na yeni bir “And” yazdırdı: “Türkiye yurdumuz / Türkiye sevincimiz / Türkiye umudumuz /Sen dünümüz, bugünümüz / Sen yarınımızsın / Ey büyük Atatürk…”

Tarık Akan, sinema ve eğitimden sonra koltuğuna üçüncü karpuzu 2002’de aldı: Yazarlık. 1981’de yaptığı bir konuşma nedeniyle tutuklandı. Siyasi Şube, sorgulamalar, soğuk hücreler, aşağılanmalar… Çıkış yolunu yazıda buldu ve o karanlık günlerin tutanağını yazdı: Anne Kafamda Bit Var.

Sinemada elde ettiği kazanımlarla eğitime verdiği önemi taçlandırdı ve ülkemizin en önemli eğitim projesi olan, kısacık ömrüne karşın bir Anadolu aydınlanmasına yol açan Köy Enstitüleri’nin belgeselini çekti: Bir Meçhul Öğretmen’de Arifiye Köy Enstitüsü mezunu Ayşe ve Mehmet Bayındır öğretmenlerin şahsında tüm Köy Enstitülülerin öykülerini anlattı. Bu belgeselin de bir önceki paragraftaki kitabın da gelirini Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bıraktı.

Biliyorum, uzun bir biyografi oldu. Bunun iki nedeni var: Birincisi, devrimci, Cumhuriyetçi bir sanat, kültür adamının, bir halkın eğitimine filmleriyle sunduğu katkının yanında, eğitim öğretim sistemine eklediği pratiğin, altını çizmek. İkincisi ne kadar büyütseniz de küçücük bir leke bulamayacağınız bu öğretici biyografiyle, aydınlanma, laik eğitim ve yaşam kindarlarının eğitimine katkı sunmak!  

“Halkın değerlerine saygılı olun. Tarık Akan gibi, bilcümle Kemalistlere rağmen.. Bugün elhamdülillah.. Başörtü yasak değil. Yine de siz.. Hâlâ yasakçılığı özler tarzda.. “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye, bağırıyorsunuz!… Tarık Akan.. Onunla birlikte, bu ülkenin değerlerine savaş açanlara, halen hayatta olanlara sesleniyorum. Müjdat Gezen’e.. Rutkay Aziz’e.. Ataol Behramoğlu’na.. Birgül Ayman Güler’e..

Yine sürgün gibi aralıksız boşaltan, ama kekeleyerek yazan Yeni Akit’in kindar dindarları Karahasanoğlu bu. Beyin ishali, daha cenaze kaldırılmadan başladı ve üç gün devam etti! Kustuğu kinin, yine o günlerde nöbetten otobüsle evine dönerken 23 yaşındaki hemşire Ayşegül Terzi’yi şort giydiği için tekmeleyen ve sorgusunda “Gelenek, göreneklerime aykırı giyinmişti. Manen tahrik oldum.” diyerek kendini savunan Abdullah Çakıroğlu’nun tekmesinden ne farkı var?

14 yaşındaki kıza tecavüz eden 78’lik abisi Hüseyin Üzmez’in mesai arkadaşı Ali Karahasanoğlu, kindaşı Abdullah Çakıroğlu’nu da şöyle savunuyordu: Gezi isyanı sırasında.. Polislere sapanla taş atanlar.. Sopa ile TOMA’lara saldırıp, önündeki polisleri dövmeye kalkanlar.. Tutuklanmamıştır.. Şimdi bir “tekme”den “tutuklama” isteniyor!

Sanat ve sanatçı deyince kin ve nefret kusan, şort giyen kıza tekme atan, saçını gösteren kadını günahkâr sayan, kadın heykelini erotik bulan, kahkaha atan kadınları iffetsiz, kızlı erkekli oynanan halkoyunlarını zina kabul eden, dekolte giyen kadına tecavüzü reva gören, sokağa çıkan hamile kadını bile ayıplayan… bu ‘kindar dindar’ların sanatla eğitimi şart!

 Tarık Akan’ın “Sürü”sünden başlayabilirler!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.