Eğitimin Sınıfsal Döngüsü

Değişmeyen Gündem

15 yılını tamamlayan AKP iktidarının toplumu dönüştürme çalışmalarının merkezinde eğitim var. Bunun nedeni açık, uzun soluklu ve amansız bir mücadeleye girmişseniz ve bunu daha on yıllar boyunca sürdürme azim ve kararlığındaysanız, işe buradan başlayıp buradan ilerlemeniz gerekir. Yarını düşünüyorsanız, yarının bireylerini şekillendirmeniz lazım; yolu da malumunuz eğitimdir.

Hiçbir dönüştürme girişimi dirençle karşılaşmadan düz bir yolda ilerlemez. Hele Türkiye gibi Cumhuriyet aydınlığını içselleştirmiş bir ülkede, bir önceki yüzyılın başlarında çıkılmış bir karanlığa dönmek kolay olmayacaktır. Duymakta olduğunuz, iki kültürün, iki yönetme biçiminin ve iki toplumsal yapının yerleri değiştirilirken sürtünmelerinden çıkan sestir! Uzun zamandır eğitimin ve ona dair sorunların, toplumunun gündeminden düşmemesinin başka bir nedeni yok.

Ancak dikkat edilirse, bir süredir tartışmanın yönü değişmiş görünüyor. Kısa bir süre öncesine kadar konuya ilişkin hassasiyetimiz, eğitim aracılığıyla Cumhuriyet’in temel değerlerinin önemsizleştirilmesiydi. Bu önemsizleştirmeden gidilerek, “dindar” ve hatta “kindar” bir neslin yetiştirilmesiyle İslami bir hayat tarzının ve bununla uyumlu kapitalist sitemin geleceğinin güvence altına alınmak istenmesiydi. Temel itirazımız bunaydı.

Kademeler Arası Geçiş Sistemleri

Peki şimdilerde neyi tartışıyoruz? Her birimiz “pedagojizm hastalığı”na tutulmuşçasına sitemin ana eksenini bir kenara koyduk, bütün sorunumuzu eğitimin teknik boyutuyla ilgili kıldık: Kademeler arası geçiş sistemi, merkezi sınavlarda soruların içerik dağılımı, çoktan

seçmeli ya da açık uçlu olması, soru sayısı ve hatta sınavın yapılacağı gün ve saat! Bize bunları tartıştıranlar, yönümüzü kaybetmiş olmamızdan memnun görünüyorlar.

Ortaöğretime Geçiş

Tamam, bu ülkede araçlardan cam filmlerinin sökülüp sökülmemesi dahil, her şeye tek bir muktedir karar veriyor olsun. Tamam, TEOG’un kaldırıldığını televizyondan öğrenen (Değilse iki gün önce TEOG ‘da çıkacak sorularla ilgili neden açıklama yapmış olsun?) bir Milli Eğitim Bakanımız bulunsun. Tamam, ülkemiz daha çok eğitim bölgesine ayrılmış ve her öğrencimize en çok beş değil, 15 tercih yapma hakkı verilsin. Tamam, merkezi sınavda sorular bakanlıktan gelsin; çocuklar sınıflarında sınavlara girsin; 6,7. sınıflardan değil sadece 8. Sınıf konularından soru sorulsun; soru sayısı 60 değil, 90 olsun. Tamam, sınavla girilecek liseler mayıs ayında değil, hemen açıklansın; sınavla girilecek lise ve sınavla alınacak öğrenci sayısı da artırılsın. Tamam ortaokul son sınıf öğrencilerinin geri kalanı evlerine en yakın okullara yerleştirilsin…

Gazetelerden

Eğitimin Taribatı

Sorun bitti mi? Hayır, tersine şimdi başlıyor. Ne yaptık, biraz yakından bakalım: Birinci olarak, toplumda eşitsizlik üreten ve onu giderek derinleştiren, kademeler arasında geçişteki standart seçme sistemini meşrulaştırdık. Merkezi sınavların, eğitim çıktıları almakta, geri dönüşlerle düzeltmeler yapmakta kullanılan araçsal işlevlerini dönüştürerek eğitimin amacı durumuna getirdik. Bütün bir eğitim kurgusunu, merkezi sınavların merkeze konarak ve ona uyularak yapılmasını kabul ettik. Eğitimin icrasında, sınavda belirleyici olan derslerin ve o derslerin öğretmenlerinin öne çıkarılmasına, sınav dışında kalan derslerin ve öğretmenlerinin önemsenmemesine ve buradan da öğretmenlik mesleğinin tahrip edilmesine onay vermiş olduk.

Kul Eğitimi

İkinci olarak, din eksenli muhafazakâr bir pedagojinin ezberci eğitimine yol açtık. Kademeler arası geçişte kullandığımız madde seçmeli bu sınavlarla öğrencilerimizin bilgiyi kavrama, uygulama, analiz etme, sentezleme ve değerlendirme düzeylerini değil; ezberleme yeterliliğini ölçmenin doğruluğunu kabul ettik. Böylelikle sınav odaklı bir eğitim kurgusuyla bilgiyi kullanmayan, sorgulamayan; ama inançsal bir öğrenmeyle bir tek doğrunun olduğunu kabullenmiş ve onu da verilen dört beş seçeneğin içinde bulunduğunu düşünen kullar yetiştirmeye hizmet ettik.

Eğitimin Sınıfsal Döngüsü

Merkezi sınavlar ve kademeler arası geçiş sistemleri, sadece eğitimi tahrip etmenin araçları değil; aynı zamanda eğitim üzerinden toplumsal eşitsizliğin üretilmesi ve sürdürülmesinin de araçlarıdır. Bunun, kapitalizmin mal ve hizmet üretiminde, “ihtiyaç yarat, müşteriyi memnun et” sunumuyla da uyumlu davrandığını söyleyebiliriz.

Bu teze biraz daha yakından bakmakta fayda var: Bakanlığın 10.596 lisesi var; bunların 302’si fen, 93’ü sosyal bilimler, 300’e yakını da proje lisesi. Milli Eğitim Bakan bu okulları “nitelikli” lise olarak tanımladı. Kıyamet kopunca, “Nitelikli derken, niteliği sınavla öğrenci almak olan okulu kastettim.” diye düzeltmeye çalıştı. Bu ayrıştırıcı tavırdan en çok rahatsız olanlar da bu okullara “köklü liseler, ülkenin en iyi okulları” diyerek bu tavra öteden beri sessiz kalan elitlerdi. İki yıl önce, proje lise düzenlemesine tepkileri de yine kendi konformist konumlarıyla sınırlı kalmış, her yüz liseden sadece 6,5’inin “iyi okul” olmasından rahatsız olmamışlardı. Çünkü çocukları o okullarda okuyordu ve toplumsal statülerini bu okullar aracılığıyla sürdürüyorlardı. Rahatsızlıkları, Bakan’ın gayrı ihtiyari itirafıyla deşifre olmalarıydı. Üstelik bu ayrıcalıklı okullarla sağlanan avantajlara iktidar elitleri de ortak olmak istiyordu!

Eğitimde Eşitsizlik İnsanlık Suçudur.

Döngünün İkinci Basamağı: LKS

Şimdilerde üzerinde uzlaşılmış görünen son duruma göre Liseye Kayıt Sistemi şöyle işleyecek: 1.200.000 sekizinci sınıf öğrencisinin 100.000’i yapılacak merkezi sınavla Milli Eğitim Bakanı’nın “nitelikli” dediği ve toplam sayısı 700 civarında olan fen, sosyal bilimler ve proje liselere yerleştirilecek. Sayının artırılması yönünde adaletçi sosyal demokrat muhalefetin talebi var. Bu talep büyük bir olasılıkla dikkate alınacak, ama gene büyük olasılıkla talibi tatmin etmese de %10’da sabitlenecek: Yani %6,5’a tekabül eden 695 “nitelikli” okul sayısı 800’e; %8,3’e tekabül eden 100.000 öğrenci de 120.000’e çıkarılacak.

Özetle, haziran ayında yapılacak olan merkezi bir sınavla 8. sınıf öğrencilerinin %10’u Bakan’ın “nitelikli okul” demekten utanmadığı 800 liseye yerleştirilecek. Kim olacak bu öğrenciler, tabi ki “adrese dayalı” sistemle kayıt oldukları, ama sınıfsal eğitim döngüsünün ilk basamağı olan “iyi” ilkokullara ve ortaokullara servis araçlarıyla taşınan sosyoekonomik bakımdan güçlü ailelerin çocukları! %90’ı oluşturan dezavantajlı ailelerin çocukları da eğitim bölgelerinde adreslerine en yakın okullara yerleştirilecek, eğitimin sınıfsal döngüsünün sürdürülmesi için!

Döngünün Üçüncü Basamağı: YKS

                Bu öğrenciler lise son sınıfa geldiklerinde üniversiteye giriş sistemiyle karşılaşacaklar. Kısaca şöyle bir sistemle: CumhurBaşkanı’nın, “Ben TEOG’u istemiyorum!” dediği günlerde üniversiteye giriş sistemiyle ilgili de bir çalışma yapılması gerektiğini söylemişti.  YÖK iki günde yeni sistemi açıklamıştı. Bu hızla kurgulanan bir geçiş siteminin iler tutar bir yanı olmayacağı açıktı ve olmadı da. Her gün bir yanı değiştirildi. O kadar ki, değiştire değiştire sonunda, oturum gün ve sayısını, puan türlerini ve soruları azaltmak dışında, değiştirdikleri sınav ve geçiş sistemini yeniden keşfettiler!

Kamusal Eğitim Haktır!

2018’den itibaren lise son sınıf öğrencilerimiz bu sınavla üniversiteye girecekler. Aslında bu azaltma ve kısaltmalarla, merkezi sınav ve üniversiteye geçiş sistemi, sınava girecek 2 milyonu aşkın öğrenci için çok daha gerilimli bir süreci tetikledi. Öte yandan sistem, çok büyük bir sınav sektörünün yerini sağlamlaştırmasına yol açtı. Bu pazarda en çok para harcayarak çocuğunun eğitimine yatırım yapan aileler, bu yatırımlarıyla sonraki kuşaklarının geleceğini de teminat altına almış oluyorlar.

Ulusal ve uluslararası üniversite dereceleme ve değerlendirme listelerini inceleyerek, ülkemizdeki üniversitelerin ancak %10’unun “üniversite” adını hak ettiğini söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz eğitim pazarına, toplumun ancak sosyoekonomik bakımdan avantajlı %10’unun yatırım yapabileceği de sır değil. Bunlar da “iyi üniversiteler”de eğitim alıp “iyi” işler”de çalışma olanaklarını elde ederek katıldıkları eğitim döngüsünün bir parçası olmalarını işte o YKS’ye borçlular!  %90 da kasaba üniversitelerinde okuyup ya %21’lik üniversite mezunu işsizlere katılacak ya da eğitimleri dışında “niteliksiz” işlerde çalışma “şansı” yakalayıp dezavantajlı sosyoekonomik konumlarını idame ettirecek!

Ne Yapalım?

Bu sorunun hazır, kolay ve tatminkâr bir yanıtı yok maalesef. Ama yapılması gereken de sır değil: Ulusal dokuyu ve ihtiyaçları dikkatealan halkçı, bilimsel ve “nitelikli” bir eğitimin yapılandırılması, evet zor; ama imkânsız değil!

Eşitsizlik üreten ve bunu sürdüren eğitim çarkına küçük bir taş atmak yeterli!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.