Bütünleşik Eğitim, Laik Değerler ve Motosiklet Bakımı

Pirsig ve Ferry’nin tezlerini birleştirmek, varlık bilimsel ve eğitim bilimsel bir sentez yaratabilir; çünkü her ikisi de eğitimde ikilikleri aşıp bireyin varlığını bütünleştiriyor. Ortak noktaları, anlamın pratik üretiminde yatıyor.

Türk eğitimindeki erken branşlaşmanın yarattığı ontolojik sorunları ve pedagojik krizleri yapısal bir bütünlükle ele alarak “Eğitimde ‘Sayısal-Sözel’ Ayrımını Aşmak” (elestireldersler.com/2026/02/20/egitimde-sayisal-sozel-ayrimini-asmak) başlıklı yazımızda ayrıntılandırdığımız, erken branşlaşmadan kurtulup daha bütüncül bir pedagojiye ulaşma mücadelesine destek üretmeye devam ediyoruz. Bu sefer desteği biri kuramsal biri kurgusal iki farklı kaynaktan alıyoruz: İlki, Robert M. Pirsig’in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Değerlere Dair Bir İnceleme” (1974); ikincisi, Luc Ferry’nin çeşitli metinlerinde ama en çok “Dinden Sonra Dinsellik” (Çev. Can Utku, Agora Kitaplığı, 2005) adlı kitabında geliştirdiği “laik (seküler) değerler (maneviyat)” tezi.

Quality (Nİtelİk) Kavramı

Robert M. Pirsig’le başlayabiliriz. Pirsig, antik Yunan’dan modern bilim felsefesine kadar Batı düşünüşünü hedefe koyduğu, otobiyografik unsurlarla örülü söz konusu felsefi romanı “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı”nda, motosiklet yolculuğu metaforu üzerinden hayatın, teknolojinin ve bilginin doğasını sorguluyor. Kitap, temelde Batı felsefesinin ikiliklerini, özellikle rasyonel/analitik düşünce ile sezgisel/estetik yaklaşım arasındaki gerilimi ele alıyor ve bu ikiliği aşmak üzere “Quality” (Kalite) kavramını öneriyor. Bu felsefi tavır, eğitim bağlamında doğrudan “sayısal-sözel” ayrımını yansıtıyor: Kitapta sayısal alanlar (fen bilimleri, matematik, mühendislik gibi) “klasik” eğitim tarzıyla örtüşürken, sözel alanlar (beşerî bilimler, sanat, felsefe gibi) “romantik” eğitim yaklaşımını temsil ediyor.

Pirsig, bu ayrımın yapaylığını vurgulayarak, “Quality” kavramıyla bir sentez öneriyor. Bu sentez, daha önce de tartıştığımız “üçüncü yol” yaklaşımlarına fen, teknoloji, mühendislik ve matematik disiplinlerinin birleşik pedagojisine dayanan STEM modeliyle veya bu modele sağlık bilimleri alanının entegre edildiği, uygulamalı bir eğitim yaklaşımı olan H-STEM modeliyle benzer şekilde, disiplinlerarası bütünlüğü savunuyor. Yazarın, bu tavrı otobiyografik bir anlatımla geliştirdiği alter egosu “Phaedrus” aracılığıyla, geçmişte yaşadığı akıl sağlığı krizlerini ve felsefi sorgulamalarını aktarıyor ki bu da sayısal moda öncelik veren rasyonel aşırıcılığın bireysel ve toplumsal yıkıcılığını işaret ediyor.

Daha ayrıntılı bir inceleme için, Pirsig’in felsefi tavrını ana bileşenlerine ayırabiliriz: İlk olarak, kitapta “klasik” ve “romantik” düşünce kategorileri arasındaki ayrımın, Aristotelesçi mantık ile Doğu mistisizmi (Zen Budizmi) arasındaki gerilimi temel aldığını söyleyebiliriz. Klasik kategori, dünyayı parçalara ayıran, mantıksal çözümlemeye tabi tutan ve nesnel yasalarla açıklayan bir yaklaşımı ifade ediyor ve sayısal alanların pedagojik temeliyle paralellik gösteriyor; yani deneysel yöntemler, varsayımsal testler ve ölçülebilir sonuçlar… Örneğin, motosiklet bakımını klasik biçimde ele almak, motoru parçalarına indirgeyerek sorunları rasyonel bir şekilde çözmek anlamına geliyor; bu indirgeme, STEM eğitiminin teknik uzmanlaşmasını anımsatıyor. Buna karşın romantik kategori, dünyayı bütüncül, estetik ve sezgisel olarak kavrıyor; tıpkı sözel alanların nitel yorumlama, empati ve kültürel bağlam vurgusu gibi. Motosiklete binmek, özgürlük hissi ve anlık deneyimle ilişkilendiriliyor.

Pirsig, bu ikiliğin kökenini Batı felsefesine dayandırıyor; örneğin, Platon’un formları ile Aristoteles’in deneyciliği arasındaki bölünmeyi, modern bilim-sanat ayrımının temeli olarak görüyor. Ancak, bu ayrım eğitimde sorun yaratıyor; çünkü klasik yaklaşımın ağır basması, romantik unsurların açığa çıkmasını engelliyor. Öğrencilerin yaratıcılığını ve bütüncül gelişiminin önünü kesiyor. Pirsig’in eleştirisi burada daha da sertleşiyor. Aşırı rasyonelliğin, gerçekliği aşındırdığını, yani özgün ve öznel deneyimi soyut kavramlara indirgeyerek dışladığını ileri sürüyor. Bu yaklaşım, eğitim tarihinde Aydınlanma sonrasında STEM önceliğinin bir yansıması oluyor ki ülkemizde daha çok özel okullarda moda salgınına dönüşüp reklam aracı olarak kullanılıyor.

Kitabın en yenilikçi önermesi, bu ikiliği aşmak üzere geliştirdiği, bir tür metafizik temel olan “Quality” (kalite, nitelik) kavramı. Bu kavram hem rasyonel hem de sezgisel yaklaşımların öncülü olarak değerlendiriliyor ve bir gerçeklik olarak nesnel ve öznel arasındaki ayrımı reddediyor; birey onu ancak motosiklet bakımında olduğu gibi, sezgi ve aklın birlikte eşlik ettiği “tam katılım” yoluyla deneyimleyebiliyor. Üçüncü yol önerilerine doğrudan bağlanan bu tavra göre zihin, duygu ve sezgi birleştiğinde ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle “Quality”, bilginin deneyimsel ve pratik doğasını vurgulayan, soyut kavramları gerçek hayat sorunlarıyla birleştiren John Dewey’in pragmatizmiyle paralellik gösteriyor. Pirsig de benzer şekilde, motosiklet bakımını bir “deneyimsel öğrenme” metaforu olarak kullanıyor ve motosikletin parçalarını ayırıp tamir etmekle somutlanan sayısal analizi, motosiklet yolculuğunun felsefesiyle şekillenen sözel anlamla birleştiriyor.

Bu yöntem STEM ve H-STEM’in teknik gücünü beşerî etik ve kültürel bağlamlarla zenginleştirirken, Pirsig’in Quality’si bu bütünleşikliği felsefi bir temele oturtuyor. Mühendislik eğitiminde romantik modele dayanan etik tartışmaları, klasik modelin teknik becerileriyle birleştiriyor ve Quality odaklı bir pedagoji yaratıyor. Bugünlerde bilişim teknolojileri geliştiren firmaların, özellikle yapay zekâ geliştirme birimlerinin kadrolarına felsefeci almaya başlamaları da üniversitelerin bütünleşik programlarını uzatma eğiliminde olmaları da eğitim sürecinde sayısal-sözel ayrımının bir kere ele alınıp değerlendirilmesi gereğini ortaya koyuyor. Pirsig, doğa bilimleriyle beşeri bilimler sentezinin Zen Budizmi’nde, geleneksel mantığın ve dilin “var” veya “yok”, “iyi” veya “kötü”, “ben” veya “diğer” gibi kutuplaşmış (dualist) yapısını aşmayı ifade eden “ikilik ötesi” (Mu) kavramıyla ilişkisini kurarak eğitimde disiplinlerarası müfredatları teşvik ediyor. Böylelikle iklim değişikliği gibi küresel sorunlarda bilimsel veri (sayısal) ile toplumsal sorumluluk (sözel)  ya da yapay zekâ (mühendislik) ile onun getirdiği yasallık (hukuk), ahlak (etik) gibi birleşimleri olanaklı kılıyor.

Değerlendirme açısından, Pirsig’in tavrı eğitimdeki sayısal-sözel ayrımını eleştirel bir yaklaşımla yorumluyor. Bu ayrımı, sanayi devrimi sonrası bir sosyal inşa olarak görüyor, ve uzmanlaşmayı teşvik eden bu inşayı Phaedrus’un “sayısal kriz” olarak yaşıyor; çünkü, aşırı rasyonellik onda bireysel yabancılaşmaya yol açıyor. Pirsig’in önerisinin bir başka olumlu yönü de Quality’nin pratik uygulanabilirliği. Bütünleşik eğitim, öğrencilerin proje tabanlı öğrenme gibi “kalite odaklı” etkinliklere yönelmesini sağlıyor; tıpkı Dewey’in “yaparak öğrenme” yaklaşımında olduğu gibi.

Bazı yorumcular bu yaklaşımı eleştirerek, Quality kavramının belirsizliğinin altını çiziyorlar. Onlar, sezgisellik ve rasyonellik dengesini, pek de yenilikçi bulmuyor, bunun pratikte başarılı onarımcı ve uygulamacılarda zaten bulunduğunu söylüyorlar. Yine de Pirsig’in kitabı büyük bir etki yaratıyor ve eğitim reformlarında disiplinlerarası yaklaşımlara esin kaynağı oluyor. Örneğin STEM müfredatına durumu kurtarmak için biçimsel olarak sanat (art) eklenmesi (STEAM) pek yetersiz ve eklektik kalırken, sosyalist ülkelerin politeknik eğitim sistemlerinde Pirsig’in Quality modelinin tam bir disiplinler arası ilişkilenme ve bütünleşmesinin izlerini görebiliyoruz.

Özetle Pirsig’in felsefi tavrı, günümüzün eğitim krizlerinden çıkış için önemsenmesi kaçınılmaz bir perspektif sağlıyor. Dijital çağda yapay zekâ gibi “sayısal” teknolojiler hakimiyet kurarken, “sözel” beşerî unsurları ihmal etmek, etik boşluklar oluşturuyor. Quality, bu bağlamda üçüncü yola yeni bir katkı sunarken eğitim sistemlerini bütüncül hale getirerek, öğrencilerin hem teknik hem de anlamlı bir hayatı kucaklamasına olanak yaratıyor.

Laİk Değerler

Şimdi Luc Ferry ile devam edebiliriz… Ferry, en son NBEB (nano, biyoloji, enformatik ve bilişsel bilimler) teknolojilerinin birleşimiyle insanın biyolojik sınırlarının aşılmaya çalışıldığını, bunun insanlık tarihinin en büyük dönüşümü olduğunu ileri sürdüğü ve bu dönüşümün getireceği eşitliksizlikler ile insan doğasının, insan olmanın anlamının yitirilme riskleri konusunda sert eleştirilerde bulunduğu Transhümanist Devrim (TİB Kültür Yay. 2023) kitabıyla gündeme geldi.

Filozof ve eski Eğitim Bakanı Luc Ferry (1951- ), modern felsefenin seküler dönüşümünde önemli bir figür olarak, “laik maneviyat” (secular spirituality) tezini ortaya atıyor. Bu tez, dinin geleneksel otoritesinin azaldığı bir çağda, bireyin anlam, etik ve kurtuluş arayışını din dışı bir çerçevede yeniden yapılandırmayı amaçlıyor. Ferry’nin yaklaşımını, Aydınlanma sonrası hümanizminin bir uzantısı olarak değerlendirmek mümkün görünüyor; Ferry tanrı merkezli bir maneviyat yerine, insan merkezli bir “aşkın hümanizm” öneriyor. Bu öneri de seküler toplumun manevi boşluğunu nasıl doldurabileceğini tartışmaya alan açıyor. Tez, Ferry’nin özellikle sekülerizmin maneviyatı öldürmediği, aksine dönüştürdüğü düşüncesine dayanıyor.

Luc Ferry’nin laik maneviyat tezi, 18. yüzyıl Aydınlanması’ndan itibaren Avrupa’da seküler hümanizmin yükselişinden besleniyor. Ferry’ye göre, modernite Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde olduğu gibi tanrının otoritesini sorgulayarak bireyi merkeze koymuştu; ancak bu süreç, anlam arayışını ortadan kaldırmamış, onu “insanlaştırmıştı”. Tarihsel bağlamda, Ferry sekülerizmi bir “çöküş” değil, bir “dönüşüm” olarak yorumluyor. Ona göre dinsel dogmaların yerini alan hümanizm, “Tanrı’nın insanlaştırılması” ve “insanın tanrılaştırılması” süreçlerini içeriyor. Örneğin, modern aşk ve insancıllık, bireyin başkaları için fedakârlık yapmasını teşvik ediyor; bu da geleneksel dinin “kurtuluş” kavramını seküler bir bağlamda yeniden üretiyor. Toplu katliamlar, sömürü ve din savaşları gibi olaylara duyulan içsel tiksinti hem öznel hem nesnel bir ahlakın temelini işaret ediyor.

Felsefi olarak, Ferry’nin tezi üç temel soruna odaklanıyor: Dünyanın doğası bağlamında bilimsel kurama, eylem rehberi bağlamında etiğe ve nihai amaç bağlamında kurtuluşa. Dünyayı “kaos” olarak gören Ferry, bilimin sınırları içinde kalıyor; vahşete karşı duyulan evrensel öfkenin öznel olsa da nesnel bir temele sahip olması örneğindeki gibi, etikte nesnel ahlak yargılarını savunuyor; kurtuluşu ise yeryüzüyle sınırlıyor. Ona göre yapılması gereken, değişimi kabul etmek, sorumluluk üstlenmek ve insani değerleri yüceltmek oluyor. Bunu “mütevazı hümanizm” olarak adlandırıyor; Nietzsche, Marks ve Freud gibi anti-hümanist düşünürleri eleştirirken, hümanizmi metafizik temellerden de arındırıyor; ancak Hıristiyan geleneğinden miras alınan insan onuru, dünyevi hayatın önemi gibi bireysel değerler benzeri unsurları koruyor.

İşte “laik maneviyat” burada iş başı yapıyor; din olmadan felsefi yansıma yoluyla bir “yaşam bilgeliği” geliştiriyor ve bununla bireyin ölüm korkusu, aşk ve doğa karşısında duyduğu coşku gibi varoluşsal ihtiyaçları karşılıyor. Ferry ve André Comte-Sponville, yaptıkları tartışmalarda bu tezi genişletiyorlar; her ikisi de pratik bir felsefe arayışına girişiyorlar. Ancak Ferry’nin yaklaşımı, daha insan merkezli bir maneviyata dayanıyor ve o, gerçek bir “insan ruhu” arıyor. İnsan Tanrıyı Yarattı, Yaşamın Anlamı’nda (1992) seküler hümanizmin maneviyatını, bireyin kendi anlamını yaratması biçimde kuruyor. Bu, Budizm’in seküler çeşitlemelerinde olduğu gibi Doğu felsefesiyle paralellikler gösteriyor ve Batı’nın bireysel özerklik vurgusundan ayrılıyor.

Ferry’nin laik maneviyat tezi, seküler toplumun manevi krizine pratik bir çözüm sağlayarak dinsel dogmalara bağlı kalmadan, bireysel özgürlüğü ve etik sorumluluğu birleştiriyor. Örneğin, çevre krizi gibi güncel sorunlarda, doğaya duyulan saygıyı, bireyi eyleme geçirebilen seküler bir maneviyatla geliştiriyor. Tez, tarihsel olarak Aydınlanma’nın mirasını yeniden canlandırıyor ve sekülerizmin “materyalist egoizm”e indirgenmesini önleyip dinsel inançları dünyevileştirerek hümanizm öneriyor; maneviyatı, dinin tekelinden alıp felsefi yansıma yoluyla erişilebilir kılıyor.

Öte yandan bazı eleştiriler, Ferry’nin hümanizmini “fazla iyimser” buluyor; onlara göre seküler maneviyat, dinsel toplulukların sağladığı aidiyet duygusunu tam anlamıyla karşılayamaz ve “transandantal hümanizm” metafizik bir kalıntıdır. Örneğin Jean-Luc Marion gibi düşünürler, Ferry’nin seküler yaklaşımının teolojik derinliği ihmal ettiğini ileri sürmektedirler. Postkolonyal (sömürge sonrası) eleştiriler ise Ferry’nin hümanizmini Batı merkezlilikle nitelemekte, tezin içerdiği “insan onuru” kavramının evrensel olmadığını ve kültürel çeşitliliği göz ardı ettiğini ileri sürmektedir.

Bütün bunlara karşın Ferry’nin tezi günümüz seküler toplumlarında önemli bir perspektif oluşturuyor. Pandemi veya iklim krizi gibi küresel tehlikelerde, din dışı maneviyatın bireysel dayanıklılığı artırdığı gözleniyor, bu gibi durumlarda başkaları için fedakârlık, seküler bir “kurtuluş” etiği yaratabiliyor.

Eğitim bağlamında baktığımızda, “seküler maneviyat” tezi, erken uzmanlaşmanın tek yönlü gelişimini teşvik eden yapısına ve sınırlayıcı kapasitesine karşı konumlandığını söyleyebiliyoruz. Doğa bilimlerinin seküler niteliğiyle beşeri bilimlerin insanlar arasındaki ilişkileri zenginleştirme olanaklarının dengelenmesi, sınırlanmış potansiyelleri, dolayısıyla sayısal-sözel ayrımını aşan üçüncü yol önerilerini desteklediğini görmek kolaylaşıyor. Uzatılmış genel ve kültürel eğitim, bu önerileri teşvik ederek, erken branşlaşmanın olumsuzluklarını giderebilir, öğrencilerin anlam arayışını bütüncül kılabilir görünüyor. Bu nedenle bilimi de etiği de içeren seküler maneviyat tezi, Pirsig’in “Quality” kavramıyla paralellik gösteriyor, her iki yaklaşım da rasyonel-sezgisel ikilikleri sentezleyip ortadan kaldırmaya olanak yaratıyor.

Bİzdekİ sorun ve çözüm

Türkiye’de, laik eğitim sisteminde bu tür bütünleşik yaklaşımlar, sayısal alanda oluşan sözel ve sözel alanda açılan sayısal boşlukları doldurarak, gençlerin nihilizme karşı korunmasını sağlayabilir görünüyor. Sonuçta, laik maneviyat, modern insanın “yaşam sanatı”nı din olmadan ama ruhsuz da kalmadan yeniden tanımlayarak, eğitimin ülkemizde hızla dinselleştirilerek bilimden koparılmasına güçlü bir yanıt oluşturabilir, oluşturmalıdır.

Robert M. Pirsig’in söz konusu kitabında geliştirdiği “kalite” felsefesi ile Luc Ferry’nin “seküler maneviyat” tezi, modern bireyin epistemolojik ve ontolojik ikiliklerini aşmak üzere güçlü bir sentez olabilme potansiyeli taşıyor. Pirsig, rasyonel (klasik) ve sezgisel (romantik) düşünce modellerini “Quality” kavramıyla birleştirirken, Ferry seküler bir çerçevede manevi anlam arayışını insan merkezli bir hümanizmle yeniden yapılandırıyor.

Bu iki tezi birleştirerek, Türkiye’deki eğitim sisteminde “sayısal-sözel” biçiminde ortaya çıkan erken branşlaşmayla fen bilimleri ile beşerî bilimler arasındaki bölünmenin yol açtığı varlık, anlam ve bütünlük kaybı ile öğrenme parçalanması, motivasyon erozyonu gibi sorunların nasıl çözebileceğini tartışmak gerekiyor. Eğitimimizin sınav merkezli yapısında YKS’deki puan türleriyle somutlaşan erken uzmanlaşmanın yarattığı yabancılaşmayı bütüncül bir yaklaşımla aşabilmenin olanaklarını araştırmalı; Pirsig’in deneyimsel sentezi ile Ferry’nin seküler etik arayışını bütünleştirerek eğitim reformlarında uygulanabilir bir çerçeve oluşturabilmeliyiz.

Pirsig’in tezi, Batı felsefesinin analitik-sezgisel ayrımını eleştirerek, kaliteyi bir “öncelikli gerçeklik” olarak konumlandırıyor; bu, nesnel rasyonellik (sayısal) ile öznel estetik (sözel) arasındaki gerilimi aşan bir bütünlük kuruyor. Motosiklet bakımı metaforunda somutlaşan bu yaklaşım, rasyonel onarımı sezgisel huzurla birleştiriyor. Klasik modelin hakimiyetinde aşırı rasyonellik bireysel krize yol açarken, kaliteyle birleştiğinde varlığın bütünlüğünü sağlıyor. Ontolojik olarak, bu tez dünyanın parçalanmış algısını reddediyor; birey, deneyim yoluyla anlam üretiyor. Pedagojik bağlamda, eğitimimizde, 9. sınıftan itibaren sayısal-sözel seçimiyle başlayan erken branşlaşma bu ikiliği pekiştirip öğrencilerin yaratıcılığını bastırıyor. Pirsig, bu sorunu “motivasyon” (gumption) kavramıyla çözüyor.

Luc Ferry’nin laik maneviyat tezi, dünyanın kaosunu kabul ederken, kitlesel vahşete karşı tiksinti,  toplumsal sorunlara karşı duyarlıkla ortaklaşılabilen nesnel ahlak yargılarını savunuyor; bireyi nihilizmden kurtarmayı hedefliyor. Türkiye’de laik eğitim sistemi bağlamında, bu tez dinsel dogmalara bağlı kalmadan, erken branşlaşmanın kısıtladığı potansiyeli serbest bırakabilir ve beşerî bilimleri (sözel) etik bir temel haline getirebilir.

Pirsig ve Ferry’nin tezlerini birleştirmek, varlık bilimsel ve eğitim bilimsel bir sentez yaratabilir; çünkü her ikisi de eğitimde ikilikleri aşıp bireyin varlığını bütünleştiriyor. Ortak noktaları, anlamın pratik üretiminde yatıyor. Pirsig’in motosiklet metaforu gibi, Ferry’nin manevi deneyimi seküler bir kalite yaratabilir ve birey, rasyonel analizle manevi yansıma birleştiğinde kurtuluş bulabilir. John Dewey’in pragmatizmiyle uyumlu olan bu sentezle deneyimsel öğrenme, kaliteyi etik bir maneviyata bağlıyor. Türkiye’de bu sentez, Köy Enstitüleri gibi pratik beceri (Pirsig) ile etik anlamın (Ferry) birleştiği ilerlemeci tarihsel modelleri canlandırabilir. 

Türkiye’de 12 yıllık zorunlu eğitim (4+4+4) modeli ve YKS gibi sınav merkezli geçişler, sayısal-sözel ayrımını erken branşlaşmayla büyütüyor. Öğrenciler erken yaşlarda alan seçerek, sayısal puan prestijli mesleklerle ilişkilendiriliyor ve sözel puan marjinalleşiyor. Sayısal odaklı öğrenciler anlam arayışını (Ferry’nin maneviyatı) kaybederek, sözel öğrenciler rasyonel araçları (Pirsig’in klasik modu) ihmal ederek, bireyin varlığının parçalanmasıyla sonuçlanan ontolojik sorunlar yaşıyor; bu da yabancılaşma ve nihilizme yol açıyor. Öğrenciler, sınav stresiyle motivasyon erozyonu, disiplinler arası eksiklikle bilişsel kısıtlama ve cinsiyet, sosyoekonomik eşitsizliklerle eğitim sorunları yaşıyorlar. Sık sık gündeme gelen müfredat değişiklikleri bu ayrımı hafifletmek yerine, YKS puan türlerinin erken etiketlemeyi sürdürmesinde olduğu gibi daha da artırıyor.

Oysa Pirsig-Ferry sentezi, kontrolden çıkmış teknikçi küreselleşmeyle giderek anlam ve amaçtan yoksunlaşan dünyamızda Aydınlanma mirasının sorunlarını çözmek için güçlü bir potansiyele sahip görünüyor. Kalite odaklı laik maneviyat, örneğin sayısal fen dersleri sözel etik tartışmalarla birleştiğinde öğrencilerin varoluşsal yakınlaşmalarını sağlayıp anlam üretime olanaklarını artırabilir. Bu sentezle pedagojik olarak erken branşlaşmayı geciktirebilir, tamamen kaldırıp bir kenara koyamıyorsak bile Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nı (YKS) daha birleşik puan türleriyle dönüştürebilir, bu tür sonuç odaklı seçmelere hiç değilse disiplinlerarası testler ekleyebiliriz. Öğretmen eğitiminde de bu sentezi benimseyebilir, seküler felsefi yansımayı teşvik edebiliriz. Örneğin fen liselerinde pilot programlarla yaratıcı yaklaşımlar geliştirebilir, kaliteyi temel bir değer haline getirebiliriz…

Tabii bütün bunlar, öncelikle eğitimde dinci, gerici kuşatmayı kırmakla mümkün olabilir; yani Cumhuriyet’le aydınlanmış bir mücadeleyi örgütlemekle. Değilse her gün iliklerimize kadar yaşadığımız ve çocuklarımızı harcadığımız okullarda insan olmanın anlamıyla vedalaşmamız ve toplumsal yabancılaşmamız kaçınılmaz görünüyor…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir