Dilsel Belirlenimcilik

ARRIVAL/GELİŞ

Dil olgusunu “silah” ve “hediye” metaforlarıyla anlatmak, hem can sıkıcı hem gönül alıcıdır! Çünkü tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarabilen insan, dostun bir acı sözüyle ölebilir de… Demek ki “dil” toplum dünyasına ait duruk bir dizge, “söz” ise toplum içinde bireyin devinen psişesidir. “Dil”deki belirlenimcilik “söz”de yumuşar, tıpkı Yunus’un “Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz” dizesindeki gibi.

“Bir lisan bir insan” mı?

Dünyanın dillerini anlamaya çalışmak, dillerin dünyasını anlamaya çalışmak kadar heyecan verici. Örneğin bu cümlenin altını doldurabilir, ikna edici kanıtlar ileri sürebilirsem, dil yoluyla okurda konuya ilişkin bir bilinç durumu yaratabilirim. Bunu başarabilmenin aracı, kuşkusuz dil denen tansıktır. Düşünürler, dilbilimciler, toplumbilimciler, etnologlar ve psikologlar işte bu nedenle en az 2500 yıldır bugün dünyada konuşulmakta olan 6000’den fazla dilin kaynakları, ögeleri, özellikleri, olanakları, ses bilimsel, dil bilgisel değişimleri ve en önemlisi de düşünce üzerindeki etkilerine çalışıyor, savlar ileri sürüyor, varsayımlar oluşturuyor, kuramlar geliştiriyorlar.

Devam etmeden önce bir soru: Dilin gücü hakkında ve onun yarattığı gerçeklikle ilgili çok güçlü bir iddia taşıyan “İkinci dil bilmek ikinci ruha sahip olmak demektir.” sözünün sahibi Roma İmparatoru Şarlman’dan mı yanasınız, yoksa dilin algılarımızı ve düşüncelerimizi etkilemekte pek de önemli olmadığı anlamına gelebilecek “Adının nesi var ki, adı farklı da olsa ‘gül’ yine güzel kokardı.” sözünü Juliet’e söyleten Shakespeare’den mi? “Bir lisan bir insan!” sloganlarına bakılırsa, özel eğitim ticarethanelerinin yabancı, hatta ikinci yabancı dili, anadili eğitiminin önüne koyan ders programları Şarlman’ı doğruluyor sanki. İngiliz dili ve edebiyatının büyük şairi Shakespeare yanılıyor mu yoksa?

Edward Sapir ve Benjamin Lee Whorf

Sapir-WHorf Hipotezi

Üzerinde çalışıldıkça ve yeni verilere ulaşıldıkça durulup yalınlaşarak dile dair bir kurama doğru evrilen varsayımlardan biri de Amerikalı etnolog, dilbilimci Edward Sapir ile Amerika’nın yerli dilleri alanında çalışmalarıyla tanınan öğrencisi Benjamin Lee Whorf’a ait. Sapir-Whorf Hipotezi olarak anılan ve dilbilim dünyasına 1956 yılında duyurulan varsayım. Özetle, her dilin kendine özgü bir işleyişi bulunduğu, dünyayı dille gördüğümüz için dil formunun düşünce süreçlerimizde etkili olduğu, bu nedenle anadilimizin algısal deneyimlerimizi ve bu deneyimlerimizi sınıflama biçimlerimizi önemli ölçüde belirlediği argümanını temel alıyor.

Edward Sapir ve Lee Whorf, bu argümanlarını Hopi, Nootka, Apache, Aztec gibi Amerikan yerlilerinin dilleri üzerinde yaptıkları antropolojik çalışmaların bulgularına dayandırıyorlar. Örneğin zaman belirten bir dilsel birimin olmadığı dili konuşan kişiyle, zamanı dil bilgisel olarak ifade edebilen kişinin zaman algısının aynı olmayacağını düşünüyorlar. Hipotezlerini destekleyen bir başka veri de çok daha yaygın kabul gören dillerin sözcük dağarcıklarının farklılığı. Doğu Sibirya, Alaska, Kanada ve Grönland’da yaşayan Eskimo halklarının dilinde “kar” karşılığı dört, pirinç deposu Filipinlilerin dilinde “pilav” için on üç sözcük bulunmakta; hayvancılığın önemli bir ekonomik faaliyet olduğu ülkemizde süt ve süt ürünleriyle ilgili sözcükler, aile bağlarının önemli olduğu kültürümüzde akrabalık adları Batı ülkelerinin dillerindekinden oldukça fazladır örneğin.

Fiziksel olayların nesne, zaman, mekân ve hareketle bağlı ve dolayısıyla göreceli olduğunu ileri süren Albert Einstein’ın Görelilik Kuramı’ndan esinle “Dilsel Görelilik” diye adlandırılan ve anadilleri farklı insanların farklı gözlemler yapıp farklı algılar edindiklerini, bu nedenle düşünce yapılarının dillerine bağlı, yani göreceli olduğunu ileri süren Whorf, aynı zamanda kimya mühendisiydi ve dillere ait bulgularını gerekirci bir biçimde ele alıyordu. Onun bu yöntemi, sosyodilbilimciler tarafından tartışıldı, geçerliliği sorgulandı. Öte yandan Noam Chomsky’nin dilin doğuştan gelen bir yetenekle beyinde kategorize edildiğini, bu nedenle evrensel ilkelere sahip bir olgu olduğunu öne süren yaklaşımının kabulü yaygınlaşınca Sapir-Whorf Hipotezi’nin önemli ölçüde gerilediği söylenmeye başladı.

Fizikçi: Ben görelilik teorisini inceliyorum. Filozof: Ben teorinin göreliliğini inceliyorum.

Lera Boroditsky’nin çalışmaları

Ancak günümüzde Dilsel Görelilik ve insanın zihinsel ulamlarını, konuştuğu dilin anlamsal yapısının oluşturduğunu ileri süren Dilsel Belirlenimcilik alanında çalışmalar sürüyor. Bu alanda araştırmalar yapan dilbilimcilerden biri de California Üniversitesi’nde Bilişsel Bilimler profesörü olan Belarus doğumlu Lera Boroditsky. Araştırmalarında bulgularını dilbilimsel, psikolojik, nörolojik ve antropolojik yöntemleri birleştirerek ele alan Boroditsky, Dilsel Görelilik kuramını aydınlatmak için “Farklı diller dünyayı farklı mı algılıyor, yoksa insanlar aynı düşünüyor, ama farklı mı konuşuyor?” sorusuna yeni yanıtlar arıyor.

Lera Boroditsky, Avustralyalı Aborjinlerin Pormpuraaw’da yaşayan Kuuk Thaayorre’lerle yaptığı bir çalışmada, bu insanların dillerinde” sağ” ve “sol” sözcüklerinin bulunmadığını, bunun yerine her durumda coğrafi yönleri kullandıklarını fark ediyor: “Bardağı masanın kuzeybatısına (soluna değil M.P.) koy.” Yön belirtirken bedenini değil, coğrafi konumu referans alan bu dilin konuşanlarında yön duygusunun çok fazla geliştiğini söylemek zor olmaz. Öte yandan Boroditsky, bulgularına bakarak sayı, müziksel tını, akrabalık, ahlak, zaman ve duygu sembollerinin, düşüncenin temel bir alanı olan mekân düşünüşümüzle ilgili olduğunu da söyleyebileceğimizi ileri sürüyor.  

Lera Boroditsky

İnsanların zaman kronolojisini yazı yazma yönünde yaptıkları da bir başka bulgu. Örneğin aynı kişinin 2, 15, 30, 50 ve 83 yaşlarındaki fotoğraflarını kronolojik olarak Türkler soldan sağa, Araplar sağdan sola dizerken, Boroditsky’nin söylediğine göre Kuuk Thaayorre’ler doğudan batıya sıralıyor. Yani yüzleri kuzeye dönükse sağdan sola, güneye dönükse tersi yönde! Benzer durum zamanla ilgili “geçmiş”, “gelecek” kavramlarının algılanmasında da görülüyor: Zamanı biz “geçmiş arkada, gelecek önde” biçiminde yatay bir çizgide ifade ederken, And Dağları’nda yaşayan Aymara halkı tam tersine “geçmiş önde, gelecek arkada” diyor! Çinlilerse zamanı “geçmiş yukarıda, gelecek aşağıda” gibi dikey metaforlarla betimliyor. Hintçede durum daha başka, “kal” diye okunan sözcük “bugünden bir gün uzak”, yani hem “dün” hem “yarın” anlamını taşıyor. Süreyi İngilizler “kısa”, “uzun” gibi uzunluk; İspanyollar “az”, “çok” gibi ölçü, Yunanlar “dar”, “geniş” gibi boyut bildiren sıfatlarla betimliyorlar.

Dillerdeki erillik dişillik özelliği de konuşanlarının düşüncelerini etkiliyor. Almancada feminen, İspanyolcada maskülen bir sözcük olan “güneş”i Almanlar güzel, narin, estetik; İspanyollar ise güçlü, büyük, sağlam gibi sıfatlarla nitelendiriyor. “Anahtar” ve “köprü” sözcükleri de öyle. Rusçada ise sözü edilen sözcüğün cinsiyetine göre cümlenin diğer sözcükleri de eril ya da dişil forma giriyor. Olayları gözlemlediğimiz zamanlarda bile dil yorumlarımızı yönlendirebiliyor. Örneğin İngilizler “Camı kırdı.” diyerek faili, İspanyollar “Cam kırıldı.” diyerek olayı anımsıyorlar. Kazara olduğu halde Türkçe gibi “Camı kırdım.” yapısını bile kullanan diller var.

Peki bütün bu farklılıkların dillerden mi, yoksa kültürlerden mi kaynaklandığı nasıl bileceğiz? Yine Boroditsky’nin söylediğine göre araştırmacılar bunu kişilere anadillerinden başka diller öğreterek kontrol etmişler; Yunanca ve Çince öğrenen İngilizlerin zaman algısının “yatay”dan “boyut” ve “dikey”e değişmeye başladığını gözlemişler. (How does our language sahape the way we think, Çev: M. Bahadırhan Dinçaslan)

arrıval/geliş

Eğer bu gözlem ve sonuçları doğruysa, Ted Chiang’in ödüllü kitabındaki Hayatınızın Hikâyesi (Story of Your Life) adlı kısa öyküsünden Eric Heisserer’in uyarladığı senaryosunu, Bradford Young’un görüntülerini, Jóhann Jóhannsson’un müziğini ve Joe Walker’in kurgusunu yöneten Denis Villeneuve’nin Arrival (Geliş, Varış, 2016) adlı filminin, “Dilimiz algılarımızı belirler.” tezi, varsayım değil gerçekliktir. Popüler bilimkurgu filmlerinden konusu, anlatımı, kurgusu, oyunculuğu, dekoru, kostümü, müziği, sesi ve tasarımıyla çok farklı bir çalışma olan Arrival, türünün örnekleri karşısındaki bu üstünlükleri yanında Sapir-Whorf Hipotezi’ni temel alan dil felsefesi yaklaşımıyla da öne çıkıyor.

Birçok yarışmada 20 kadar adaylığından ikisini, En İyi Ses Kurgusu dalında kazanan film, dünyanın 12 farklı bölgesine aynı anda inen, başka bir gezegene ait 12 uzay aracının yarattığı korku ve panik ortamında, dilbilim hocası Dr. Louise Banks’ın (Amy Adams), kuramsal fizikçi Ian Donnelly (Jeremy Renner) ile birlikte bu beklenmeyen konuklarla iletişim kurma çabalarını konu ediniyor. Fizikçi ve dil bilimci, kapısı belli periyotlarla açılan uzay aracına girip onlara kendi dillerini öğretecek, onların dilini öğrenecek, böylece dünyamıza nereden, neden ve nasıl geldiklerini anlayacaklardır.

Ancak yukarıda kimi verilerine değindiğimiz dilde göreliliği, gidebileceği son noktaya kadar götüren Arrival’in uzaylı konukları, bildiğimiz anlamda yazılı veya sözlü ifade biçimleri dışında çok farklı iletişim olanaklarına sahiptir. Onların dilsel göstergeleri tümüyle daireseldir. Zen Budizmi’nde Japon estetiğinin minimalizm, aydınlanma ve evrenselliğiyle karakterize olan, engelsiz bir fırça darbesiyle çizilen “enso” çemberini andırır. Bu nedenle onlar için zaman çizgisel değil; geçmiş, şimdi ve geleceği birlikte algıladıkları döngüsel bir yapıdadır. Ya da zaman algıları böyle olduğundan dilsel göstergeleri de dünyalıların alfabe yazıları olan “fonogram”ların aksine doğrudan bir düşünceyi ifade eden “ideogram”lardan oluşmaktadır; çizgisel olmayan, karesel karekod ve kalınlıkları farklı çizgilerden oluşan barkodlar gibi.

Filmin tuzaklarla dolu kurgusunda, daha ilk karelerde aslında gelecekte izlediğimiz, bebeğiyle konuşan Dr. Louise Banks, seyirciyi lineer zamanın geride kalan çizgisine iterek ilk tuzağına düşürür. Louise, zamanı döngüsel algılama yetisini, uzaylıların dilini öğrenme sürecinde edinmiştir.  Her ne kadar “Düzeni gereği zamana çok bağlıyız.” diyerek bizi uyarsa da öykünün uzunca bir bölümünde kalıplaşmış zaman algımızdan çıkamayız. Hatta Louise’nin dilsel görelilik ve belirlenimcilik hipotezlerinden söz etmesi bile çizgisel zaman algımızla olan bağımızı koparmaz!

silah/hediye-dil/söz

Olayların tıpkı savunduğu tezde olduğu gibi kronolojik olmayan bir düzende kurgulandığı filmin sonuna doğru, uzaylıların dünyamızı ziyaret etme nedenini anlıyoruz. Onlar dünyalılara dilimizde “silah” anlamına gelen bir “hediye” vermek, yani dillerini öğretmek için gelmişlerdir dünyamıza; dillerini ve dolayısıyla zaman, mekân ve uzam algılarını.

Dil olgusunu “silah” ve “hediye” metaforlarıyla anlatmak, hem can sıkıcı hem gönül alıcıdır! Çünkü tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarabilen insan, dostun bir acı sözüyle ölebilir de… Demek ki “langue” (dil) – “parole” (söz) ayrımı yapan Ferdinand de Saussure haklıdır. “Dil” toplum dünyasına ait duruk bir dizge, “söz” ise toplum içinde bireyin devinen psişesidir ve “dil”deki belirlenimcilik “söz”de yumuşar.

Tıpkı Yunus’un “Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz” dizesindeki gibi!

“Dilsel Belirlenimcilik” için bir yorum

  1. Dil hakkındaki araştırma yazını okudum, çok teşekkür ederim, yüreğine sağlık kal sağlıcakla …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir