Üç Kadın Bir Yaşam: Virginia Woolf

“Sevgili Leonard… Cesaretle hayatın yüzüne bakmak. Her zaman cesaretle hayatın yüzüne bakmak. Ve ne için olduğunu bilmek. En sonunda bunu bilmek. Onu olduğu şey için sevmek… Ve kaldırıp bir kenara koymak. Leonard, aramızda her zaman yıllar vardı. Her zaman yıllar… Her zaman sevgi… Her zaman saatler… Virginia

28 Mart 1941’de, 200 yıllık Victoria döneminin, kişilerin biyografilerini belli bir kronoloji içinde veren İngiliz gerçekçi romanına isyan eden “Yeni Roman” öncülerinden Virginia Woolf, eşi Leonard’a dokunaklı bir veda mektubu bıraktıktan sonra, ceplerine taşlar doldurup Ouse ırmağında intihar etti. 80 yıl sonra, Michael Cunningham’ın Saatler romanından Stephen David Daldry’nin sinemaya uyarladığı aynı adlı filmle Woolf’a hüzünlü bir merhaba…

Sinemanın Edebiyatla Evliliği


Daldry’nin Saatler Filminin Afişi

Sanatta türler arası evliliklerin sık yapıldığı bilinen bir gerçek. Ancak türler arası uyarlamaların çoğunun edebiyattan sinemaya olduğu da bir başka gerçek. Romandan tiyatroya, tiyatrodan müzikale, sinemadan tiyatroya daha azken, roman ya da öyküden sinemaya yapılan uyarlamalar saymakla bitmez.

Nedenleri bir başka yazının konusu olmakla birlikte sinema ile edebiyat arasında gerçekleşen alışverişin, hikâye eksenli ilerlemeleri nedeniyle daha yoğun olduğu açıktır. Sinema filmlerine verilen ödüllere “En İyi Uyarlama Senaryo” dalı eklendiğine bakılacak olursa, sinemanın edebiyatla evliliğinin bu ortak eksenlilik nedeniyle sandığımızdan daha az sorunlu olduğunu da belirtmek gerekir. İlk kaynağın edebiyat olması ise tarihsel olarak tahkiyenin edebiyata daha yakın olmasıyla açıklanabilir.

Ancak yine de Shakespeare oyunlarının ya da edebiyatta derin izler bırakmış romanların sinema uyarlamalarının, kaynak türler kadar etkili olduğunu söylemek zordur. Bizce sorun, esas olarak türlerin anlamlandırma olanaklarının farklılığıyla ilgilidir. Kaynak türün, eseri yapılandırma olanakları ikinci ele terk edilince, işler ister istemez sarpa sarmaktadır. Yazarın, iç sesini cümlelerle etkili bir biçimde ifade edebileceği bir roman karakterini sinemada canlandıran oyuncunun, aynı anlamı yüzüne ve beden diline yüklemesinin zorluğunu yönetmenin kafa sesiyle aşmaya çalışması, sinemanın anlamlandırma olanaklarından uzaklaşması, edebiyata teslim olması demektir. Benzer zorluklar diğer türler arası uyarlamalar için de geçerlidir.


Woolf’un Mrs. Dalloway’ı

Ama işte yine de bu türden başarılı evliliklerin yapıldığını ve hikâyenin merkez konumda olması nedeniyle başarı sorumluluğunun daha çok uyarlama senaryoya bağlandığını söyleyebiliriz. Tabi uyarlamanın doğrudan (transposition), yorumlayarak (commentary) veya esinlenmeyle (analogy) yapılabileceğini ve sadakatin buna göre değerlendirilmesi gerektiğini de unutmamak lazım. Bu arada Tolstoy’un Anna Karenina’sının farklı yorumlamalarla otuza yakın sinema, üç tiyatro, üç radyo oyunu, beş televizyon dizisi, üç bale, iki müzikal ve 10 opera uyarlamasının yapıldığını eklemeden geçmeyelim.

Cunningham’dan Kurgunun Kurgusu

Yazımızın konusuna gelince o da edebiyattan sinemaya giden bir gelin! Ama benzerlerinden bir farkı var; o, “kuma”sıyla birlikte gelin gidiyor sinemaya! Lafı daha fazla anlamsızlaştırmayacak ve analojiyi tadında bırakacak olursak; gelin, Amerikalı yazar Michael Cunningham’ın Saatler (The Hours) adlı romanı, kuma ise bu romana esin kaynağı olan İngiliz yeni romanının öncüsü Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ı. Woolf’un bu kült romanı 1997’de Marleen Gorris tarafından beyaz perdeye uyarlanmış ve Bayan Dalloway’i Vanessa Redgrave canlandırmıştı. 2018’de ise yönetmen Chanya Button, Virginia Woolf ile (Elizabeth Debicki) aristokrat yazar Vita Sackville-West (Gemma Arterton) arasındaki tutkulu ilişkiyi kadraja aldı: Vita ile Virginia.

Michael Cunningham, 1952’de Ohio’da doğmuş, Kanada’da büyümüş, Stanford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı dalında öğrenim görmüş bir yazar. Lisede okurken sevdiği kıza edebi bir hava atmak amacıyla okumaya başladığı, mesajını bir türlü alamasa da cümlelerinin anlam yoğunluğunu yıllar sonra bile unutmadığı Mrs. Dalloway hakkında 1998’de Saatler romanını yazıyor. Virginia Woolf da bu romanı için ilk önce “Saatler” adını düşünmüştü; çünkü romanında bölümler yoktu ve bir kadının bir günündeki on iki saatte her bir yapıp etmesini, otuz dakika aralarla çalan saate işaret ederek belirliyordu. Cunningham’ın birbirinden çok farklı zaman ve mekânlarda yaşamış üç kadının aynılaşan bir gününü konu edindiği Saatler romanı, 1999’da En İyi Kurgu dalında Pulitzer ve Pen Faulkner ödüllerine layık görüldü.


Cunningham’ın Saatler’i

Saatler romanın esin kaynağı olan Virginia Woolf, 200 yıllık Victoria döneminin, kişilerin biyografilerini belli bir kronoloji içinde veren İngiliz gerçekçi romanına isyan eden bir yazar. Diğer isyankârlar James Joyce ve T.S. Eliot gibi “yeni roman” anlayışının önemli temsilcilerinden biri olmakla birlikte, bilinç akışı tekniğini uygulama farklılığıyla onlardan ayrılıyor. O, bilinçaltını diğerleri gibi serbest bırakmadan; “diye düşündü” benzeri doğrudan aktarma tekniğiyle bir anlatıcı olarak denetimine alıyor.

Öte yandan 19. yüzyıl gerçekçilerinin yaptığı gibi bir “rapor” biçiminde yazmıyor romanını, kişilerin anlık izlenimlerini saptamakla yetiniyor; çünkü insan gerçekliğinin asıl bu anlık aydınlanmalar, sönmeler ve sıçramalar olduğunu düşünüyor. Bu nedenle Woolf’un romanlarında genellikle belli bir biçimde başlayan, gelişen, biten çizgiselliğinde bir olay örgüsü bulunmuyor.

Aynı nedenle Virginia Woolf, romanlarında az da olsa rastlanan otobiyografik ögelere dramatik temelde değil, anlık bilinçaltı izlenimlerle yer veriyor. Anne babasına duyduğu sevgi, erkek kardeşinin kendisine yönelik cinsel tacizi; Mrs. Dalloway’da Sally Seton’un temsil ettiği Madge Vaughan’a, bir ara yaşadığı kriz anlarında, kendisiyle yakından ilgilenen Violet Dickinson’a ve Orlando romanında biyografisini yazdığı aristokrat, şair, romancı ve yazar Victoria (Vita) Sackville-West’e duyduğu sevgi ve cinsel yakınlaşma da kimi küçük dokunuşlar dışında, romanlarında yer almıyor. “Benim hoşlandığım ve ilginç bulduğum dünya, içinde aşk, ya da kalp, ya da tutku, ya da cinsellik bulunmayan, düşlere benzeyen, belli belirsiz bir dünyadır.” diye yazıyor daha 1918’de bir mektubunda (Aktaran: Urgan, 1995). Bloomsbury adıyla bilinen, kendini topluma kabul ettirmiş bir grup yazar ve ressamla buluşmaları, Woolf’un hayatında önemli bir dönüm noktası oluyor; bu entelektüellerin, özellikle cinsel konulardaki özgürlükçü tavırları Woolf’un hem kişisel yaşamına hem eserlerine yansıyor.

Öte yandan Virginia Woolf’un, kadın hakları konusundaki düşünceleri nedeniyle adı feminist yazarlarla birlikte anılıyor. Feministliği, tümüyle o dönem kadının toplumsal konumuyla ilgili olduğunu söylemeliyiz. Okuma, sosyal hayatta yer alma, çalışma ve aile içinde ilişkilerde kadınlar aleyhine ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir toplumda yöneldiği feminist duyarlık, cinsel feminizme değil, toplumcu nitelik taşıyan bir feminizme yakın duruyor. Dünyaya ve insana dair topyekûn bir değişimden yana olduğundan, çok sığ bulduğu siyasal mücadeleye sıcak bakmıyor; zira hayata dair önceliği, eserleriyle edebiyatta yaptığı değişimdir.

Virginia Woolf

Delirmekle durulmak arasında sallanan bir yaşamın içinde Virginia Woolf, dördüncü romanı Mrs. Dalloway’le ilgili olarak günlüğüne şunları yazıyor: “Hayatı ve ölümü, çılgınlığı ve aklı başındalığı vermek istiyorum; toplumsal düzeni eleştirmek, en yoğun biçimiyle onun işleyişini göstermek istiyorum; onu yazıp kurtulmak istiyorum!” (Woolf, 2014).

Yüksek zümre hanımefendisi Clarissa Dalloway’in bir gününü anlatan romanın bütün konusu, Bayan Dalloway’ın artık ilgilenmediği eski sevgilisiyle karşılaşması ve bir parti vermesinden ibaret görünüyor. Ama akışın içi kronolojik zaman zincirindeki birçok kırılmayla tıka basa dolduruluyor. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasının bunalımlı dönemini şair Septimus Warren Smith üzerinden psikolojik boyutuyla anlatan Mrs. Dalloway, 1923 Haziran ayının bir gününün on iki saatlik dilimini konu alıyor. Ancak gün, geçmişe gidişgelişlerle 1890’lı yıllara, kadar genişliyor. Woolf, Clarissa’nın eşi muhafazakâr parlamenter Richard Dalloway’ın kişiliğinde tutucu gelenekleri ve aristokrasiyi bombalarken, bir zamanlar sevdiği Peter Walsh’ın kişiliğinde ise ileri doğru bir toplumsal gelişmeye destek veriyor.

Michael Cunningham’ın Saatler romanı, işte böylesine doğurgan bir kaynağı, metinlerarasılıklı bir kurgu harikasına çeviriyor. Kurgunun kurgusu diyebileceğimiz Saatler’de Virginia Woolf, biyografik bir gerçeklik olarak 1923 yılında İngiltere’de Londra yakınlarında, sessiz sakin bir kasaba olan Richmond’da Madam Dalloway adlı romanını yazmaya başlamanın sıkıntılarını çekiyor, iç çatışmalarını yaşıyor. Cunningham’ın annesinden esinlendiği, eşinin ve çocuğunun mutluluğu için “evinin meleği” olmaya koşulu Laura Brown, 1951’de Amerika’nın Kaliforniya eyaletindeki Los Angeles’ta Virginia Woolf’un bu romanını okumaya başlıyor. Woolf’un romanının ana karakteri Clarissa Dalloway ise Clarissa Vaughan adıyla 2001’e ve Amerika’nın New York metropolitan bölgesinin merkezine taşınıyor.


“Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.”

The Hours: Kurgunun Kurgusunun Kurgusu

Michael Cunningham’ın Saatler romanında attığı bu türden metinlerarası kurgu düğümleri, romanı aynı adla sinemaya uyarlayan, 2001’de çektiği Billy Elliot’tan tanıdığımız yönetmen Stephen David Daldry eliyle ve aynı adla (The Hours, 2002) yeni bir metinlerarası kurgu katmanına taşınıyor. Yönetmen sahneden sahneye titiz bir devamlılıkla geçerek farklı zaman dilimleri ve mekânlarda yaşayan üç kadın karakterin duygu dünyalarını oldukça girift bir kurguyla izleyicinin anlam dünyasında aynılaştırıp pekiştiriyor.

Cunningham’ın romanındaki hikâyeyi filme uyarlayan ve bu uyarlamasındaki başarısıyla 2003 Amerikan Senaryo Yazarları Birliği, En İyi Uyarlama Senaryo ödülü alan David Here, biri biyografik gerçeklik (Virginia Woolf), diğer ikisi (Laura ve Clarissa) kurgu karakter olan üç kadının farklı zaman ve mekânlarını delip onları aynı duygu dünyasına ve içsel yaşantıya bağlayan kanallar açıyor.

Hikâye, Woolf’un kaynak romanı Mrs. Dalloway’a uyarak lineer (çizgisel) bir zaman ve mekânda ilerlemekten vazgeçiyor; maddi yaşamın dışsal gerçekliğine de pek fazla aldırmadan karakterlerin iç gerçekliklerine yöneliyor. Bu nedenle dikkatle ve birkaç kez izlenmesi gereken film, her bir izlemede metinler arasında ilmekler atmaya ve farklı bir detaya daha anlam yüklemeye izin veriyor.

Michael Cunningham Saatler romanında Mrs. Dalloway ile yarattığı edebiyat metinleri arasındaki ikili geçişlere Stephen David Daldry, sinemasal bir üçüncü geçiş daha ekliyor: Virginia Woolf, o gün akşam ablası ve yeğenlerine bir parti verecek; evinde onun hazırlığı da var. Mrs. Dalloway’de Clarissa Dalloway, o gün akşam dostlarına vereceği partinin hazırlığı için evden çıkıyor. Saatler’in Clarissa Vaughen’ı da o akşam ödül alacak yazar dostu, ölümün kucağında AIDS’ten kıvranan Richard Brown için bir parti düzenleme telaşındadır.


“Konuşan sen değilsin, hastalığın…”

İç İçe Hayatlar

Virginia Woolf’un eşine ve ablasına yazdığı mektupları zarflayıp bıraktıktan sonra evlerinin yakınındaki nehre ceplerine doldurduğu taşlarla yürüyüp sulara gömülerek intihar etmesiyle açılan film, bu sekanstan sonra geri dönüşle üç kadının farklı zaman ve mekânlardaki bir günlük yaşamlarına dönüyor:

1923, Richmond, Londra; Birleşik Krallık:  Viktoryen muhafazakârlığıyla insanı boğan bir kasabada Virginia Woolf (Nicole Mary Kidman), bir süredir çektiği baş ağrıları artık dinmiş; ama dalgın, yorgun ve düşünceli yatağından kalkıp aynada bir süre yansısını seyrediyor; evlerinin alt katına kurdukları matbaada çalışmakta olan eşi Leonard Woolf (Stephen Dillane) ile biraz konuştuktan sonra yazı odasına çekiliyor ve bir süre kitabının ilk cümlesini düşünüyor, elleri titreyerek yazıyor: “Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.”

1951, Los Angeles, Kaliforniya, Amerika: Laura Brown (Julianne Moore) uykudan uyanıyor, gözlerini açıyor, yatağın içinde biraz oturuyor; yatağından kalkmış, mutfakta kahvaltı hazırlamaya çalışan eşi Dan Brown’un (John C. Reilly) çıkardığı tıkırtıları dinliyor, başucundaki komedinin üstünden Mrs Dalloway romanına uzanıyor, kitabın sayfalarını aralıyor ve ilk cümleyi okuyor: “Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.”

Ve 2001, New York, Amerika: Clarissa Vaughan (Meryl Streep), henüz uyurken sessizce yanına uzan “arkadaşı” Sally Lester’in (Allison Janney) kıpırtısına uyanıyor, kalkıp lavaboya gidiyor yüzünü yıkadıktan sonra duraksıyor, o da yüzünü aynada bir süre inceliyor, o gün vereceği partinin (“Bayan Dalloway, sessizliği örtmek için partiler verirdi.”) hazırlıklarını geçiriyor aklından ve yatağındaki arkadaşı Sally’ye sesleniyor: “Sanırım çiçekleri kendim alacağım.”    Bu üç sahne son derece etkili bir devamlılıkla birbirine bağlandıktan sonra aynı cümlenin, sırayla üç kadın karakterin ağzından çıkmasıyla, farklı zaman ve mekânlarda ustalıkla yaratılan gerilim bir anda boşalmışçasına bir rahatlama ve akışkanlık kazanıyor film ve akıp gidiyor. Bu arada birçoğu başarılı bir biçimde kurgulanmış Kitty (Tony Colette), Luis Waters (Jeff Daniels), Richard Brown (Ed Harris), Vanessa Bell (Miranda Richardson) gibi yan karakterlerin katılmasıyla film, alt hikâyelerle dramatik zenginliğe yükseliyor.

Leonard’a Veda Mektubu

Ölüm ve İntihar İzleği

Virginia Woolf’un romanında olduğu gibi Saatler romanının/filminin arka planında bir intihar temasının varlığı sürekli kendini hissettiriyor. Saatler, kaynak kahramanı Virginia Woolf’un hem gerçek hem kurgusal intiharıyla açılıp kapanıyor. Mrs. Dalloway’ın Birinci Dünya Savaşı’ndan paramparça bir ruh ile çıkmış şairi Septimus Warren Smith gibi, Saatler’in AIDS’li, bitik şairi, Clarissa’nın eski aşkı Richard Brown da olup bitene bir itiraz olarak kendini pencereden atıp intihar ediyor.

Laura Brown, az önce kendini beşinci katın camından atarak intihar eden şairi, henüz küçük bir çocukken geride bırakmayı göze almış ve yanında Mrs. Dalloway romanı ve aklında intihar fikriyle otelde bir günlük oda kiralamıştı. Saatler’in bu gerçekçi karakteri, finale doğru o günü Clarissa’ya  “Ölüm vardı ve ben yaşamayı seçtim!” diye anlatıyor. Bu arada, Saatler’de Bayan Dalloway’ı Clarissa Vaughan’ın temsil etmesi öngörüldüğü anlaşılmakla birlikte, bu temsile Saatler’in yazarı Cunningham’ın annesinden esinlenerek romana kattığı Laura Brown’ın çok daha uygun olduğunu kaydetmek gerekiyor.

Kadının “Rol”ü

Karakterlerin bilinçlerindeki akışın ve iç dünya çözümlemelerinin bu kadar yoğun olduğu filmin psikolojik iklimini başarıyla yansıtmada temel zorluk, üç kadın karakteri canlandıran Nikol Kidman, Meryl Streep ve Julianne Moore’nin büyük oyunculuklarıyla aşılıyor. Woolf’un ağrılarını, yürek sızılarını, kesik tutuk beden dilini ve alt bilincindeki yanma ve kaynamayı, film boyunca yüzüyle ustaca yansıtan Kidman da lavobaya kapanıp günlük olan biteni yatak odasında kendisini bekleyen eşi Dan’a sesiyle, sevdiği kadının hastalığından duyduğu derin üzüntüyü ve kafasından geçen intihar fikrini seyirciye yüzüyle yansıtan Moore de Richard’ın annesinin itirafı ve seçimini dinlerkenki duygularını yüzüne taşıyan Streep de Rus sinemacı Lev Kuleshov’un, “Şiirsel olanı en güçlü şekilde birleştiren sinematik imge insan yüzüdür.” sözünü kanıtlamak için oynuyorlar adeta.

Diğer taraftan oyuncular, gerektiği yerde ifadesiz kalan yüzleriyle boşluklar yaratıp bu boşlukları seyircinin doldurmasına olanak da yaratıyorlar. Bu oyunculuklarıyla 2003’te çeşitli yarışmalarda (Kidman’a Oscar’da da) En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine layık görülüyorlar. Kurguda Peter Boyle’nin özellikle zaman ve mekânlar arasındaki geçişlerde gösterdiği ustalığı, Philip Glass’ın piyano eşliğindeki müziği, David Hare’nin uyarlama senaryosundaki ana ve alt hikâyelerin altını çiziyor.


“Şair ölecek. Hayalperest!”

Ölümü Geçersiz Kılan

Filmin final sahnesine geliyoruz Virginia Woolf, nehre yürüyor, eğilip aldığı büyükçe bir taşı cebine sokuyor, suya giriyor ve su boynuna kadar yükselince görüntü kesiliyor. Giriş sekansında Woolf’u nehrin soğuk sularına gömüp intiharını saklamayan Yönetmen Stephen Daldry, finalde onu suya gömmüyor, su boynuna kadar yükselince “stop” diyor. Belli ki böyle olmasını istiyor Daldry, Victoria muhafazakârlığının sonunu şenlik gören Woolf’a kıyamıyor!

“Sevgili Leonard… Cesaretle hayatın yüzüne bakmak. Her zaman cesaretle hayatın yüzüne bakmak. Ve ne için olduğunu bilmek. En sonunda bunu bilmek. Onu olduğu şey için sevmek… Ve Kaldırıp bir kenara koymak. Leonard, Aramızda her zaman yıllar vardı. Her zaman yıllar… Her zaman sevgi… Her zaman saatler…”

Nedir ölümü geçersiz kılan? Virginia Woolf’un hâlâ yaşadığına bakılırsa…

Yazıdır!

“Üç Kadın Bir Yaşam: Virginia Woolf” için bir yorum

  1. Yorum yapmak için kelime yetersiz. Edebiyat ve sinemanın “evliliği” halkında bu kadar ilginç bir değerlendirme hiç okumamıştım! Kutlarım🤗

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.