Söz enflasyonunda anlam pahalı ama her konuda durmadan konuşup hiçbir şey söylemeyenler de asıl düşüncelerini gizlemek için lafı dört döndürenler de dilin ekonomi ilkesinden haberli görünmüyorlar. Bunca gürültüde kimse kimseyi dinleyip anlamıyorsa, sesi kısmak, sözü kısaltmak gerek…
Sözün “kısası” ile “kıssası” arasında ters orantı var sanki, biri kısaldıkça diğeri uzuyor! “Az söz erin görküdür / Çok söz hayvan yüküdür” diyen Yunus Emre; kısa, net ama etkili sözün anlam derinliğini vurguluyor. Mevlâna’nın 25.000 beyitlik Menevi’sine yaptığı yorumdan anlıyoruz bunu: “Çok uzun yazmış. Ben olsam ‘Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm’ der, bırakırdım.”
Daha çok kısa öyküleriyle bilinen Ernest Hemingway’a yakıştırılan 6 sözcükten ibaret o içler acısı “çok kısa” öyküsüne atfen, Doctor Who’nun “kanka”sına aktardığı anekdota ne dersiniz? “Dedim Hemy, bana dünyanın en kısa hikayesini yaz. 6 sözcükle (Türkçe ile 5) yazdı: ‘Satılık bebek patikleri, hiç kullanılmamış!’ Bayağı kısa bir hikâye… Benimkini duymak ister misin, dedim: I am born!” İngiliz, lafı yine de uzatmış, Türkçesi tek sözcük: “Doğdum!” Kısanın sonu yok; en kısası yokluk, o bile anlamla dolu!
Açıklayıcı olması beklenen haber yazılarının, yanıtlarını içermesi gereken sorularıyla düşünecek olursak, “Geldi.” (1) cümlesi, “Kim?”, “Nereden?”, “Nasıl?”, “Ne zaman?” sorularının yanıtlarını dışarıda bırakıyor. (1)’in dışarıda bıraktığı yanıtları okur, yazılı ve bağlamsız metinde istediği gibi doldurma, yani cümlenin anlamını genişletme olanağına sahip. “Kadın, az önce evden yürüyerek geldi.” (2) cümlesiyse bütün bu soruların yanıtlarını içeriyor. O halde (1)’in anlamı belirsizlikle genişlerken (2)’ninki netlik kazanarak daralıyor demektir.
Sözdiziminde (sentaks) kelime sayısının artması ile anlam genişliği veya yoğunluğu arasındaki ilişki, dilin ekonomik yapısını, pragmatik bağlamını ve iletişimsel verimliliğini anlamak için önemli bir tartışma alanı açıyor. Anlam genişliği, bir cümlenin bağlamla kazanabileceği yorumların çeşitliliği ve/veya zenginliği olarak düşünülebilir. Öte yandan anlam yoğunluğu, dilin az sayıda sözcükle çok fazla bilgi veya ima aktarabilme kapasitesidir. Bu, sözcük sayısındaki çoğalmanın anlamın özellikli niteliğini artırdığını, dolayısıyla yorumlama alanını daralttığını gösteriyor. Yani, kelime sayısı ile anlam genişliği arasında bir tür ters orantı var gibi görünüyor.
Ancak konuşma ediminde işler biraz değişiyor sanki. Pragmatik (yararcı) dilbilimin temel kavramlarından ima kuramını ve işbirlikçi ilkeyi öne süren İngiliz dil filozofu Herbert Paul Grice’nin konuşma ilkelerinde olduğu gibi bir cümlenin anlamı, yalnızca kelime sayısına değil; bağlama, konuşanın niyetine ve dinleyenin yorumlama sürecine de bağlıdır. Örneğin (1) cümlesi, kadının evden az önce yürüyerek yaptığı varışını bildiren bir konuşma bağlamında (2)’nin geniş ve ‘spesifik’ anlamına sahip olabilir. Yani bu durumda (2)’nin sözcüklerle yüklendiği anlamı, (1) bağlamla doldurmuş olurdu.
Doğal dillerin az sözle çok şey anlatma kapasitesi, dilbilimde ve dil felsefesinde sıkça tartışılan bir konu. Bu yetenek, dilin ekonomik yapısından, pragmatik mekanizmalarından ve insan zihninin bilişsel işleme kapasitesinden kaynaklanıyor. Dilin ekonomik yapısı, az sayıda sözcükle çok bilgi aktarma eğilimini gösteriyor. Noam Chomsky’nin dilbilim çalışmalarında, dilin üretici (generative) doğası, sınırlı sayıda kural ve sözcükle sonsuz sayıda anlam üretme yeteneğini vurguluyor. Örneğin Türkçe gibi sondan eklemeli dillerde ekler, tek bir sözcüğe birden fazla anlam katmanı ekleyerek sözcüğün anlam yoğunluğunu artırıyor. (1)’deki eylem (fiil) çekimi, “3. tekil kişi, belirli geçmiş zaman, tamamlanmış eylem” biçimindeki özne, zaman ve durum bilgisini tek sözcükte barındırıyor. İngilizcede bu anlam, “He came.” gibi iki sözcük gerektiriyor.
Grice’nin konuşma ilkeleri, az sözle çok şey anlatmanın pragmatik temelini açıklıyor. Ona göre konuşmacılar, konuşurken dört temel ilkeye uyuyor: Gerektiği kadar bilgi vermek, yani “nicelik” (a); doğru bilgi vermek, yani “nitelik” (b); konuyla ilgili olmak, yani “uygunluk” (c); açık ve düzenli olmak, yani “biçim” (ç). Dinleyici bu ilkeler içinde konuşmacının niyetinden ve bağlamdan anlam çıkarıyor. Örneğin (1) cümlesi, bir arkadaşımızın eve varışını beklediğimiz bir konuşma bağlamında “Arkadaşım beklenen saatte eve ulaştı.” anlamı taşıyabiliyor; çünkü dinleyici, konuşmanın uygunluk (c) ilkesine dayanarak, cümlenin bağlamda ima edilen anlamını çözmüş oluyor. Bu da dilin az sözcükle geniş anlamlar üretme kapasitesinin alımlayıcıya düşen payına işaret ediyor.
Ludwig Wittgenstein, dil felsefesinin ikinci döneminde (Dil Oyunları Kuramı) anlamın bağlamda ve kullanımda ortaya çıktığını savunuyor (Felsefi Soruşturmalar, 1953). Ona göre, bir sözcüğün veya cümlenin anlamı, yalnızca sözdizimsel yapısından değil, kullanıldığı sosyal ve kültürel bağlamdan doğuyor. Örneğin (1) cümlesi, cenaze töreninde söylendiğinde hüzünlü bir ima taşırken, düğünde söylendiğinde sevinçli bir anlam kazanabiliyor. Bu, dilin bağlama dayalı anlam genişliği yaratma yeteneğini gösteriyor.
Dilbilimde eksilti ve örtük ifade, az kelimeyle çok şey anlatmanın yaygın yollarıdır. Türkçede öznenin sıklıkla bir sözcük olarak sözdiziminde yer almaması buna bir örnek: (1) cümlesinde özne belirtilmemiş, ancak bağlamdan kim olduğu anlaşılıyor. “Kapıyı aç.” cümlesi, bağlamda kimin kime hitap ettiği, hangi kapının kastedildiği gibi bilgileri örtük olarak taşıyor. “Bitti.”, bir işin tamamlandığını, bir ilişkinin sona erdiğini veya bir yiyeceğin tükendiğini ifade edebiliyor. Bütün bu kısacık sözlerin anlamı, bağlama göre biçimleniyor. İngilizce “Fire!” tek sözcüklü bir uyarı; yangın tehlikesi de silahın ateşlenmesi emri de işten kovulma bildirimi de olabiliyor… Bütün bunlar sözün hangi bağlamda kullanıldığıyla ilgili.
Daha çok konuşma için geçerli olan bu örneklerimizi yazılı metinlere çevirelim şimdi. Bu konuya imge yoluyla anlam katmanları yaratan şiirler iyi bir alan açıyor; hele toplam 17 hecelik “haiku”lar… Japon edebiyatının haiku şairleri az sözle duygu ve düşüncelerini ifade etmede, dili ekonomik kullanmada mahirler. Japon dilinin hece temelli yapısına dayanan, çevirilerde ve başka dillerde esneyerek değişse de 5- 7- 5 hece düzeniyle sınırlı haikularla derin duygular ve imgeler aktarırlar. Türün büyük ustası kabul edilen Matsuo Basho’nun, “Eski gölet / Kurbağa atlar / Su sesi.” (A) haikusunda doğanın sessizliği, anlık hareket ve geçicilik gibi temalar kısacık bir ifadeyle dile gelir ve doğal dillerin az sözle çok şey anlatma yeteneğini, anlam genişliğini ve derinliğini nasıl yarattığını gösterir.
Haiku, Japon edebiyatında 17. yüzyılda Matsuo Basho’nun öncülüğünde gelişen bir tür. Kökeni, daha eski bir form olan “hokku”ya dayanıyor; hokku, “renga” adlı zincirleme şiirlerin başlangıç birimi. Basho, hokkuyu bağımsız bir form olarak geliştirmiş; doğa, mevsimler ve insan duygularını minimalist bir estetikle ifade etmeye odaklamış. 19. yüzyılda Masaoka Shiki, hokkonun bu formunu modernize etmiş; ona “haiku” adını vermiş ve onu doğa merkezli, ‘an’ı yakalayan bir şiir türü olarak tanımlamış.
Haiku, Zen Budizmi’nin sadelik, geçicilik ve anın farkındalığı gibi felsefi kavramlarından besleniyor. Bu, haikunun az sözle derin anlamlar yaratma kapasitesini güçlendiriyor. Hece düzeni ve sayısının sınırlı olması, dilin ekonomik kullanımına dayanarak her sözcüğün anlam yükünü çoğaltıyor.
Genellikle doğayla bağlantılı imgeler üreten bu şiir türü, anlam yoğunluğunu artıran bir karşıtlık veya tamamlayıcılıkla iki biçimde kurgulanıyor. Geçici bir ‘an’ı veya hissi yakalayan haiku, genellikle evrensel bir duygu veya gözlemin minimalist bir ifadesi olarak yapılandırılıyor. Haiku’nun özgünlüğü, bu katı yapısal sınırlar içinde bile derin duygusal ve felsefi anlamlar yaratabilmesinde gizleniyor. Bu, yukarıda daha çok konuşma dilinin örnekleriyle açıklamaya çalıştığımız, dilin ekonomi ilkesine dayanıyor: Gereksiz kelimelerden kaçınılarak ve imge için en gerekli olanlarla yetinilerek en yoğun anlam açığa çıkarılıyor.
Haiku, doğal dillerin ekonomi ilkesinin edebi yansıması olarak, dilin sınırlı kaynaklarıyla en çok bilgiyi veya duyguyu aktarma çabasını ifade ediyor. Japoncanın hece temelli yapısı ve biçimbilimsel özellikleri, az sayıda heceyle karmaşık imgeler ve anlamlar üretmeyi mümkün kılıyor. Ayrıca, haikunun Paul Grice’nin konuşma ilkelerinden gerektiği kadar bilgi vermek, yani “nicelik” (a) ilkesine uyuyor:
Matsuo Basho’nun ünlü (A) haikusunun “Eski gölet” biçimindeki ilk dizesi, serbest çağrışımla kurulan öznel imgeyle bir dinginlik hissi uyandırıyor. “Kurbağa atlar” dizede bir kurbağanın, o dinginliğe karşı atlama hareketi, yarattığı karşıtlıkla bu dinginliği bozuyor. “Su sesi” biçimindeki son dize ise suyun sesiyle hareketi tamamlayarak ‘an’ın geçiciliğini vurguluyor. Bu haiku, Zen Budizmi’nin sadelik ve geçiciliğin hüznü (mono no aware, şeylere karşı empati) kavramlarını yansıtıyor ve okuyanı kendi deneyimlerinden yola çıkarak doğanın sessizliği, anın kırılganlığı veya yaşamın geçiciliği gibi anlamlar çıkarabiliyor. Wittgenstein’ın anlamın kullanımda olduğu düşüncesi, burada geçerliğini koruyor; haikunun anlamı, okuyucunun içsel bağlamı ve yorumuyla biçimleniyor.
Kobayashi Issa’nın “İnce örümcek / Sessizce iner iplikten / Bahar akşamı” (B) haikusu, bahar akşamının huzurunu ve bir örümceğin narin hareketini betimliyor. “Bahar akşamı”, mevsimsel bir bağlam sağlıyor, örümceğin hareketi ise yaşamın kırılganlığını ve doğanın hassas dengesini ima ediyor. Yine Grice’nin konuyla ilgili olmak, yani uygunluk (c) ilkesine göre, okuyan bu imgelerden yalnızlık, huzur veya hayranlık gibi duygulara yükselebiliyor.
Modern haikunun öncüsü Masaoka Shiki, “Persimmons olgun / Dağlar kızıla döner /Sonbahar rüzgârı” (C) dizelerinde doğayı realist bir gözlemle betimliyor. Haiku, sonbaharın renklerini ve hurmanın (persimmons) olgunlaşmasını imleyerek yaşamın olgunlaşması veya geçicilik gibi farklı yorumlara açılıyor. Sonbahar rüzgârı, doğanın mevsimsel döngüsünü vurguluyor. Dilbilimsel açıdan, Japoncada sıkça görülen bir özellik olan haikunun eylemsiz yapısı, durağan bir anı yakalıyor ve okuyanın zihninde bir tablo yaratıyor. Bu, dilin eksilti (elips) özelliğini kullanarak anlam yoğunluğunu artırıyor.
Dil ekonomisi bakımından haiku, Wittgenstein’ın “Dil oyunları” kuramına uygun olarak, anlamın bağlamda ve kullanımda ortaya çıktığını; (A) örneğindeki gibi, bir Zen manastırında meditasyon bağlamında farklı, bir doğa yürüyüşünde farklı anlamlar taşıyabileceğini; anlamın haikunun sözcükleri kadar okuyucunun deneyimleriyle de ele geçirilebileceğini gösteriyor. Chomsky’nin “Üretici Dil Bilgisi” kuramına göre ise sınırlı hece ve sözcükle sonsuz anlam kombinasyonları üretilebileceğini; Grice’nin “ima” kavramına göre de örtük anlamlar içerebileceğini işaret ediyor. Böylelikle okuyucu, az sözcükle sunulan bu imgelerden yoğun anlamlar üretebiliyor. Öte yandan George Kingsley Zipf’in dilin “en az çaba” ilkesi, haikunun minimalist yapısını destekliyor. Haiku, gereksiz kelimeleri dışlayarak dilin entropisini azaltıyor ve canlılığını ve anlam yoğunluğunu artırıyor.
Keşke her konuda durmadan konuşup hiçbir şey söylemeyen televizyon yorumcularımız ve asıl düşüncelerini gizleyerek lafı dört döndüren aktüel politikacılarımız dilin bu ekonomi ilkesinden haberli olsalar…
Onları eleştirirken biz de lafı uzattık galiba; Doctor Who kadar kısa kesemesek de bir haikuyla susmanın zamanıdır:
Deniz çalkanır, / köpük köpüktür anlam / kadınsa susmuş…
Keyifle okudum…
Mustafa’m,
Uzatmış da uzatmışsın yine☺️
Hem de dilde ekonomiyi anlatırken.
Bir de, “okuyucu” yetine, “okur”, demeyi önermiştim. Dinlememişsin.
Canın sağ olsun.😔