Özel Okulların Sessizliği

Eğitimin bir direniş ve aydınlanma alanı olmaktan çıkıp resmî ideolojinin onaylayıcısı konumuna gelmesi, ülkenin gelecekteki nitelikli insan kaynağı ve toplumsal barışı için en büyük tehditlerden biridir. Özel okulların ticari kaygıları, Cumhuriyet’in laik ve bilimsel eğitim mirasının önüne geçtiği sürece hem Cumhuriyet’in hem eğitimin yıkımı kaçınılmaz olacaktır.

Tarİhsel arka plan

Özel okullar, genellikle ücretli eğitim sunarak yabancı dil eğitimi, uluslararası programlar ve kaliteli altyapı gibi avantajlar sağlamak gibi vaatlerle kurulan ve tam da bu vaatleri nedeniyle veliler tarafından tercih edilen eğitim kurumlarıdır. Ne var ki hukuk, eğitim, sağlık, güvenlik gibi görece de olsa yurttaşlar için sosyal adalet ve eşitlik gözeterek verilen kamusal hizmetlerin, özel kurum ve kuruluşlara devredilmesinin, doğası gereği toplumsal eşitsizlik üreteceği açıktır.

Özel okulculuğun bilinen en yakın tarihi Osmanlı İmparatorluğu’na dayanıyor. 15. ve 16. yüzyıllardan itibaren gayrimüslim topluluklar ve yabancı devletler tarafından kurulan okullar, ülkede özel eğitimin ilk örneklerini oluşturuyor. Tanzimat Dönemi’nde (1839-1876) Islahat Fermanı (1856) ile Rum, Ermeni, Yahudi azınlıklara cemaat olarak okul açma hakkı tanınıyor, bu tanıma özel okulların ortaya çıkmasını sağlıyor. Ancak bu okullar topumda dinî, siyasî, ekonomik, kültürel bakımdan ayrılık ve ayrıcalıktan başka bir sonuç doğurmuyor.

Tanzimat’la birlikte eğitim reformları planlanıyor, eğitimde çeşitlenmeye doğru bir yönelim başlıyor. 1869’da çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile “mekatib-i hususiye” (özel okullar) kavramı resmî belgelerde ilk kez yer alıyor. İngiltere eğitimli bir özel girişimci olan Mehmet Nadir’in Abdi Kâmil Efendi ortaklığıyla 1882’de açtığı rüştiye seviyesindeki Şems’ül Maarif, ilk özel Türk okulu olarak tarihe geçiyor. Sonraki yıllarda özel okulların sayısı çoğalıyor ve 1903 yılında İstanbul’da ilk ve orta düzeyde 28 özel Türk okulu açılmış oluyor; bu okullarda 4500 kadar öğrenci eğitim görüyor. İkinci Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra özel okul açma girişimleri artıyor ve bu okullar 1909’da Osmanlı İttihat Mektepleri adıyla bir dernek çatısı altında toplanıyor.

Cumhuriyet öncesinin medrese, mektep gibi geleneksel; rüştiyeler, idadiler, askeri okul gibi yenilikçi ve Müslüman olmayan cemaat teşkilatları ile yabancı misyon ve devletlere bağlı okullarda süren parçalı eğitimi; Cumhuriyet’in ilanından sonra bağımsızlığın ve bilimselliğin korunması hedefiyle 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla birlik içinde yeniden inşa ediliyor.

Kurtuluş Savaşı’nı utkuyla sonuçlandırmış ve Cumhuriyet’le taçlanmış yeni devlet, ekonomik bakımdan güçlü olmadığından, eğitim alanında özel girişimci desteğe duyduğu gereksinim; yabancı dilde eğitim veren Türk okulu olmaması nedeniyle, Türk çocuklarının yabancı okullarda eğitim almalarını engellemek amacıyla 1928’de Türk Maarif Cemiyeti’nin (Türk Eğitim Derneği, TED) kurulmasını destekliyor. Dernek 1931′de Ankara’da bir anaokulu, ardından bu okulun devamı kolej kısmını eğitim öğretime başlatıyor; aynı yıl Bursa’da Bursa Kız Lisesi’ni açıyor.

Dershanelerİn dönüşümü

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ulusal kültür inşasını, bağımsız ve kamusal ekonomiyi güçlendirmek amacıyla açılan özel okullar, uzun bir süre kuruluş amaçlarına uygun biçimde sayıları da belirgin bir artış göstermeden eğitim öğretim hizmetini sürdürüyor. Ancak özellikle 1980 darbesinden sonra ‘özel okul’, ‘özel okulculuk’ oluyor ve köklü bir dönüşüm yaşıyor. 1980’den sonra yapılan yasal düzenlemelerle özel okulların açılması teşvik edilmekle kalmıyor, kamusal eğitim harcamalarının önemli bir kısmı bu okullara aktarılarak ekonomik anlamda da destekleniyor; desteklenince de anaokulundan üniversiteye kadar her kademede eğitim veren özel okulların sayısında patlama yaşanıyor. Bu patlama, alanı kârlı bir sektöre dönüştürüyor. 2014’te ders ve merkezi sınavlara hazırlık kursları olan dershanelerin kapatılıp özel okul ya da temel liseye dönüşme zorunluluğu, sektörü daha da büyütüyor.

Bugün ülkemizde Fransız Saint-Joseph, İtalyan Galileo Galilei gibi ‘yabancı okullar’, Tarabya British Schools gibi ‘uluslararası müfredat uygulayan okullar’ ve yerel ‘özel okul’ biçiminde ücretli eğitim veren üç tür özel okul bulunuyor. Özel okullar, ders başarısını ve kademeler arasındaki geçişi sınavla sınırlayan eğitim politikaları nedeniyle sistemin büyük bir parçasını oluşturuyor; sosyoekonomik bakımdan dezavantajlı aileler için eğitim olanaklarına ulaşmanın önüne aşılmaz bariyerler kuruyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2024-2025 verilerine göre, toplam örgün eğitimde yaklaşık 18 milyon öğrencinin 1,5 milyondan fazlası (%10’una yakını) özel okullarda eğitim görüyor. Okul öncesi eğitimde bu oran %18,8, ilkokulda %6,2, ortaöğretimde %11,6. Toplamda %80’i resmi, %20’si özel olan okulların bir dersliğinde kamuda ortalama 27, özelde 12 öğrenci eğitim görüyor. Sanırım bu istatistikler sözünü ettiğimiz bariyeri ve o bariyerin eğitimde yarattığı eşitsizliği yeterince açıklıyor ama olup biteni açıklamakta yeterli olmuyor.

Bunun için, süreci değerlendirmek yerine sonuca odaklanmış eğitim sisteminin özel okul sektörüne nasıl bir alan açtığını anlamamız gerekiyor: 1974’ten başlayarak üniversite adayları, Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSYS) puanlarıyla yükseköğretim programları tercihlerine merkezi olarak yerleştiriliyor. ÖSYS, 1974 ve 75 yıllarında aynı gün iki oturum biçiminde, 1976-80 arasında tek oturumda yapılıyordu. 1981’den sonra yerleştirme Öğrenci Seçme Sınavı (ÖSS) ve Öğrenci Yerleştirme Sınavı (ÖYS) biçiminde iki basamaklı olarak yapılmaya başlandı. 1982’de adayların diploma notları da Ortaöğretim Başarı Puanı adıyla belli bir ağırlıkla yerleştirme puanına katıldı.

Üniversiteye yerleştirme sistemindeki bu gelişmeler, merkezi sınavla birlikte okul sınavlarını da önemli hale getirince sınava hazırlık yapan kurs merkezleri mantar gibi bitmeye başladı. Başlayınca 12 Eylül’ün gazabına uğrayarak mesleklerinden atılan çoğu eşitlikçi bir dünya görüşüne sahip “demokrat” öğretmenler, politik düşünceleriyle paradoksal bir biçimde bu kursları mesleklerini sürdürmenin bir olanağı olarak sahiplendi; diğer yandan da Fethullah Gülen’inki gibi şeriatçı örgütler, dershane adıyla anılmaya başlayan bu kurslara açılan kapıdan sızıverdiler.

Sonrası malum, cemaat açtığı kurslar ve özel okullarla yetinmedi; devlet kademelerine yerleştirdiği mezunları aracılığıyla sınavlara da el attı ve çaldığı sorularla öğrencilere dağıttığı şifreli yanıt anahtarları, algoritmik kopyalarla sınavlardan amaçlarına uygun sonuçları almakta gecikmedi. İktidarın verdiği destekle cemaatin kursları ve okulları o kadar büyüdü ki önce ağırlık verdiği askeri kurumlar, emniyet ve yargıdaki gücüne dayanarak Ergenekon kumpasıyla ordunun laik Cumhuriyet duyarlığını köreltti; ardından devletten daha büyük pay isteyince iktidarla arası açıldı. Bu aşamadan sonra cemaat, ordu içine yerleştirdiği asker militanlarıyla illegal bir silahlı terör örgütüne dönüştü ve 2016’da ABD destekli darbe girişiminde bulunabilecek kadar büyüdü…

Laik yaşamı içselleştirmiş orta sınıfa yönelen özel okullara dönecek olursak, kurumsallaşmış ve geleneksel olanları ayrı tutarak, birçoğunun dershane alışkanlığıyla, eğitim faaliyetlerini öğrencilerine merkezî sınavlarda avantaj sağlayacak yüksek not vermek, bir de bu sınavlarda doğru şıkkın dörtten ya da beşten nasıl seçilebileceğini ‘öğretmek’ biçiminde yürüttüğünü söyleyebiliriz!

Tİcarethane mİ okul mu?

Özel okul seçiminin, ailenin ekonomik olanakları üzerinden yapılması, eğitimde eşitsizlik tartışmalarının maddi temelini oluşturuyor. Bu temel, ailelerin ekonomik durumları ve doyum arayışları okul tercihlerini şekillendirirken okul kıyafeti, servis, yemek, gibi ek kaynak gerektiren diğer giderler aile bütçesi üzerinde baskı yaratarak eğitimde eşitsizliği artırıyor. Hatta özel okullar, kendi içlerinde kurdukları seviye sınıfları ve/veya üstün, özel yetenekli çocuklara yönelik programlar tasarlayarak öğrenciler arasına hiyerarşi yaratıp ayrımcılığın başka bir türünü üretiyor.

Maliyetleri düşürmek için öğretmenlerin mesleki yetersizliklerini göz ardı eden birçok özel okul kurucusu, çalışanlarının sosyal haklarını sağlamakta ve çalışma koşullarını iyileştirmekte istekli görünmüyor. Çalışanlarının güvencesizliği nedeniyle öğretmen sirkülasyonu yoğun olduğundan özel okullarda kurumsal ve pedagojik birlik, bütünlük sağlanamıyor; okul kültürü oluşturulamıyor. Oysa öğrencilerin kritik düşünme, etik sorumluluk, kültürel farkındalık gibi becerilerinin gelişmesi, okulun öğrenme yaklaşımı, müfredat dışı etkinlikler, okulun kültürel iklimi ve örtük müfredatıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle özel okulların eğitimi bir ticari meta olarak değil, bireyin toplumda etkin ve sorumlu bir birey olarak yetişmesine katkı sağlayan bir süreç olarak değerlendirmek, varlık nedenleriyle uyumlu olacaktır.

Devletin yerine kendi iktidarlarını inşa eden bizimki gibi ülkelerde yönetimler, devletin kurucu değerlerine karşı savaş açtığında, eğitim alanına hiç değilse ‘dershane solu’ndan gelen özel okullara muhalif bir tavır atfedilmesi doğaldır. Nihayet ülkemizde özel okullar veli ve toplum önünde meşruiyetini, devletin açıkça reddettiği laik eğitim ilkelerinin uygulanabileceği, Cumhuriyet değerlerinin savunma alanları olduğu algısıyla kazandı ve toplumun özellikle aydınlanmış kesimlerinde ilgi gördü. Bu ilgi ve beklenti onların sayısını artırırken, ne yazık ki birçoğu için karşılıksız kaldı. Özel okullar uzunca bir süre iktidarla sektörün sağladığı kazanç arasında, arafta bekledi ve ardından AKP’nin pekişen gücüyle uyumlu hale geldi; laik kültürden ve bilimden uzaklaşmayı, dinselleşmeyi sineye çekti.

Özel okul sahibini Millî Eğitim Bakanı olarak atayan Cumhurbaşkanı’nın, damadı da NUN Eğitim ve Kültür Vakfı’nın ortaokul ve lise kademesinde kız ve erkek öğrenciler ayrı sınıflara kapatılarak karma eğitime meydan okuyor. Kurumsallaşmış ve kökleşmiş özel okullarsa, olup bitenlere arkasını dönüyor; giderek kurdukları araştırma merkezleri ya da düşünce kuruluşlarına hazırlattıkları eğitim raporlarının peşine düşecek, önerilerini savunacak güçten ve bilinçten bile yoksun görünüyorlar. Geçmişte aydınlanma kültürüyle, Cumhuriyet değerleriyle yaşamsal ve düşünsel bağı güçlü olan bu okullar, eğitim uygulamalarında iktidarın güçlü baskısına boyun eğiyorlar. O kadar ki okullarının kültürlerini eğitim uygulamalarına yansıtmakta, etik kararlar verebilme ve çocukların bilişsel gelişimini olumlu etkileyebilecek esneklikte programlar üretmek ve uygulamakta gün geçtikçe cesaretlerini kaybediyorlar.

Eğitim, dinselleştirme odaklı politikalarla dönüştürülürken, iktidarın ideolojik yönelimlerine uyum sağlamakta hiçbir tereddüt göstermeyen bu okullar, kurdukları dernek, birlik, platformlar aracılığıyla kolayca üretebilecekleri bilimsel, pedagojik içerik ve uygulama önerileriyle, resmi eğitimdeki düşüşün önüne bir set çekebilecekken, bu görev ve sorumluluklarından feragat ediyorlar. MEB’in imam hatipleşme eğilimini, dini içerik artışını kolayca benimseyip bünyelerinde uygulama alanları yaratıyorlar. İktidarın Cumhuriyet karşıtı eğitim politikalarına ekonomik ve pedagojik bağımlılıkları nedeniyle duyarsızlaşarak laik ve bilimsel eğitimi savunmaktan vazgeçiyorlar. Eğitim politikalarını, örneğin “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” vizyonuna kolayca bağlayarak ideolojik uyumlarını pekiştiriveriyorlar…

Laiklik, Cumhuriyet’in temel taşlarından biri olmasına rağmen, özel okullarda bu değerin önemi giderek azalıyor. İktidar politikaları, dini eğitimi ön plana çıkardıkça, özel okullar laik yaşamı savunmada çekingenlik gösteriyor; ulusal bayram ve anma günleri programlarını, tam da iktidarın istediği biçimde geçiştiriyorlar. MEB’in 2024’te özel okullara getirdiği mezuniyet, yılbaşı gibi kutlama yasakları, milli ve manevi değerlere aykırı etkinlikler iddiasıyla engelleniyor. 29 Ekim, 23 Nisan gibi ulusal bayramlar, 10 Kasım, 27 Aralık gibi anmalar hâlâ yapılması gereken zorunlu törenler olmasına karşın çoğu, örneğin 23 Nisan’ı balon uçuran mutlu çocuklar etkinliğine indirgeyerek velileri tatmin etmeye çalışıyorlar. İktidarın dincilikle kaş çattığı “Dünya Kadınlar Günü”, “Dünya Kız Çocukları Günü”, “1 Mayıs İşçi Bayramı” gibi çağdaş ve evrensel anmalar ve kutlamaları da gündemlerinden düşürmüş görünüyorlar. Doğal olarak onların bu anma ve kutlamalarda isteksizlikleri, giderek radikalleşen iktidar lehine bir uyum olarak yorumlanabiliyor.

MEB’in müfredat değişiklikleri, bilimsel eğitimi zedeleyerek dinsel ve ideolojik unsurları ön plana çıkarması, özel okul derneklerinin beş yıldızlı hotellerde düzenledikleri çalıştaylarında hiçbir itirazla karşılaşmıyor. 2017’de evrim teorisinin biyoloji müfredatından çıkarılması ve din kültürü derslerine “cihat” kavramının eklenmesi, tarih derslerinin Cumhuriyet’ten ve kurucularından “hafifletilmesi” muhalif eğitimcilerce eleştiriliyor ama bu bile özel okullardan bir destek görmüyor. MEB’in çağdaş pedagojilerle bağdaşmayan değişiklikleri sorgulanmadan benimseniyor; “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” gibi cami, mezarlık mekânlı projelerin tarikatlara ve imamlara emanet edilmesine, öğrencileri ideolojik etkinliklere dahil eden protokollere velilerin protestoları da özel okullarda bir yankı bulamıyor. Ders kitaplarının “yaratılış” gibi bilimsel olmayan yaklaşımlarına, cinsiyetçi içerik ve görsellerine, tek mezhepli “din kültürü”ne, itaat ve biata dayalı “ahlak bilgisi”ne bile bilimsel ve eleştirel raporlarla karşı çıkamıyorlar. Bütün bunları sessizce kabullenmeleri, kuşkusuz türlü fedakârlıklarla kendilerine öğrenci veren velilerde soru işaretlerini büyütüyor.

Arafta okul olmaz!

Kimi büyükşehirlerin merkezlerinde geleneksel okulların alışkanlıkları daha yavaş dönüşürken, Anadolu’daki birçok yerel özel okul yerel bürokrasi ve siyasi mekanizmalarla kurduğu organik bağlar nedeniyle iktidarın eğitim ajandasını gönüllü bir şekilde uyguluyor; hatta laik yaşam tarzını bir risk faktörü olarak değerlendiriyor. Bazı okullar, “seküler okul” damgası yememek adına sosyal etkinliklerinde öğrencilerin çağdaş kılık kıyafetleri, müzik veya modern dans gibi unsurları bilinçli olarak muhafazakâr bir örtüyle kapatıyor; Cumhuriyet’in yarattığı çağdaş yaşam tarzını, öğrencilerin toplumsal hayata katılımındaki cesaretini kırıp döküyor…

Türkiye’de özel okullar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal değerler, eğitim politikaları ve ideolojik yönelimler alanında kritik aktörler haline geliyor. Bazı özel okul modelleri, uluslararası ve çağdaş eğitim ilkesine bağlı kalabilirken, birçoğunun uygulamaları laiklik ve Cumhuriyet değerleri ekseninde tartışmalara neden oluyor. Sadece bu eksende değil, hiçbir altyapı, materyal ve kadro hazırlığı olmaksızın Batılı merkezlerden apardıkları kimi kavram ve yöntemlerle velilere ulaşmayı, ‘müşteri avlama” reklamlarıyla sektör pastasından daha fazla pay almayı umuyorlar. Aslı astarı olmayan sınav ve yarışmalarda öğrencilerini dünya liginde sıralamaya koyanlar bile oluyor!

Kızı Londra’da Noel kutlayan ve kendisi de bir özel okul velisi olan Bakan Yusuf Tekin, “Çocuklarımızın milli ve manevi değerlerine bağlı bireyler olarak yetişmesi için her türlü enstrüman bizim açımızdan işlevseldir. Noel bu şekilde kullanabileceğimiz bir enstrüman değil. (Okullarımıza) Cadılar Bayramı ile ilgili, ardından Ramazan ayı etkinliklerinin hissedilmesi için resmî yazı yazdık.” diyor. Son olarak Atatürk’ü savunmayı sığ düşünmekle tanımlayan Bakan, karnelerden kurucu önderin resmini siliyor.

Doğal olarak bu kararlar ve uygulamalar, logolarının yanına “SCHOOL” yazmakla gurur duyan özel okulları da bağlıyor. Eğitim ücretleri zammını sınırladığında Bakan’la pazarlık masasına oturabilen özel okulların üst örgütleri, iktidarın Cumhuriyet karşıtı eğitim politikaları karşısında derin bir sessizliğe gömülüyorlar; gömülünce de varlık nedenleri bir kere daha ortadan kalkıyor ve veliler, ücretsizi dururken neden bir servete mal olanı seçmeleri gerektiğini sorguluyorlar.

Okul akıldır arafta olmaz; bu ülkenin kurucu değerleriyle onlara savaş açmış bir iktidarın arasında kalarak tarafsızlık postuna bürünemez. İktidarlar, uzun sürse de geçicidir, oysa akıl ve okul hep kalacaktır. Rasyonalizmden hızla uzaklaşan eğitimin, bir direniş ve aydınlanma alanı olmaktan çıkıp böylesine bilim dışına savrulması ve iktidar ideolojisinin hık deyicisi olması, ülkenin gelecekteki nitelikli insan kaynağı ve toplumsal barışı için en büyük tehditlerden biridir. Özel okulların ticari kaygıları, Cumhuriyet’in laik ve bilimsel eğitim mirasının önüne geçtiği sürece hem Cumhuriyet’in hem eğitimin yıkımı kaçınılmaz olacaktır.

Eğitim politikalarının, resmi okullarla birlikte özel okulları da ‘dindar ve kindar bir nesil’ yetiştirme hedefiyle şekillendirmesi, Türkiye’nin geleceğine dair toplumsal değer sistemini de belirleyecek. İşte o zaman hiç kimse, bunda özel okulların bir sorumluluğu yok, diyemeyecek!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir