Çocuklarımız bilimden “hafifletilmiş” bir müfredatla, dijital çağda yaşadığımız dönüşümün bütün olumsuz etkilerine karşı dirençsiz kalıyor. Çözüm, algoritmik hakikat süreçlerinin farkında olan, bilgi akışlarını sorgulayan ve kendi bilişsel alanını savunabilen bir toplumsal özne yaratmaktır. Kuşkusuz bu eğitimle olacaktır.
Hakİkatİn Dönüşümü
Bugün hakikat, gözümüzün önünde sessizce kılık değiştiriyor. Artık gerçekliğin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu anlamak için ne insan deneyimlerine ne toplum olgularına ne de bilim laboratuvarlarına ihtiyaç duyuyoruz; cep telefonlarımıza bakmayı yeterli görüyoruz.
Çünkü metinlerin doğru anlamlarını çeviri ve dil modelleri belirliyor; trafikte, gidilecek yollardan hangisinin en uygun yol olduğunu harita uygulamaları söylüyor; arama motorları bir konunun en güvenilir bilgisini sıralıyor; hangi olayın gerçek gündem olduğunu sosyal medyadan öğreniyoruz; bankaların kredi algoritmaları var, müşterilerin güvenilir olup olmadığına onlar karar veriyor.
Seçim süreçlerinde kullanıcı seçmenlerin politik algısını Tik Tok, Instagram, X platformlarını yöneten algoritmalar belirliyor; bazı ülkelerde emniyet, suç riski yüksek semtleri istatistiksel modellerle saptıyor; kalp krizi, diyabet, depresyon riskini hesaplayan modeller, kişinin sağlık durumunu analitik çıktılar üzerinden tanımlıyor. Akademik araştırmalar bile çoğu zaman bir model üretimiyle başlıyor; bir makalenin “önemli” sayılması algoritmik ölçütlere bağlanıyor… Giderek, yargı süreçlerinde görüldüğü gibi, olaylar henüz tam yaşanmadan yorumlanıyor, manipüle ediliyor, anlamlandırılıyor. Böylece “gerçek olay”ın kendisi görünür olmadan simülasyonu, Baudrillard’ın “simülakr” (orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan kopya) kavramı uyarınca toplumsal bilince çöküyor.
Tüm bu pratiklerde ve çok daha fazlasında, gerçekliğin artık insanın muhakemesinde kurulmadığı, algoritmaların görünmez filtrelerinden süzülerek şekillenen ortak bir dönüşüm olduğu görülüyor. Ne bilinecek, ne önemli sayılacak, neye inanılacak, bunlar büyük oranda matematiksel modellerin kararlarına bağlı. Dijital/yapay zekâ çağında hakikat, doğrulayıcı bir bilgisel (epistemik) süreç değil, milyonlarca verinin istatistiksel olarak işlenmiş bir çıktısı. Gerçekliğin yerini, insan aklının dışında yapılandırılmış sistemlerin ürettiği olasılığa dayanan bir simülasyon alıyor.
Algoritmİk Hakİkatİn Teorİk Çerçevesİ
“Algoritmik hakikat” dediğimiz şey, yalnızca dijital çağın yeni bir doğruluk biçimini değil; aynı zamanda modernizmin bilgi düzeninden köklü bir kopuşu gösteriyor. Foucault’nun “hakikat rejimleri” kavramıyla ifade ettiği üzere, her çağın kendine özgü bir hakikat üretim mekanizması var. Bugün bu mekanizma, insan aklından algoritmik sistemlere kaymış görünüyor. Hakikat, eleştirel bir söylemin ürünü olmaktan çok, görünmez matematiksel süreçlerin yan ürünü olmaya dönüşüyor. Böylelikle bilgi, insan öznesiyle olan tarihsel bağını gevşetiyor ve gerçeklik, öznenin kurucu rolü olmadan da üretilebiliyor.
Bu dönüşümü anlamak için Jean Baudrillard’ın “simülakr” kavramı oldukça açıklayıcıdır. Baudrillard, daha 1980’lerde bu süreci, “Artık gerçek, temsil edilmiyor; gerçek, simülasyonun bir türevi oldu.” (Simülakrlar ve Simülasyon,1981) biçiminde betimliyordu. Bugün algoritmalar gerçekliği temsil etmekle kalmıyor; onu önceleyen, hatta belirleyen yeni bir gerçeklik katmanı yaratıyor. Arama motorunun önerdiği sonuçlar, sosyal medyanın önümüze düşürdüğü akış ve trendler, tavsiye motorlarının seçtiği müzikler ve haberler… Bunlar gerçekliğin bir kopyası değil, Baudrillard’ın terimiyle “hipergerçeklik” olarak deneyimlerimizi yönlendiriyor. Yani hakikat, davranışlarımızı yöneten bir “olasılık alanı”na dönüşüyor. Tersinden de söyleyebiliriz: Dijital ortamın orijinsiz sanat eseri gibi, kopya da özgünü zaten olmadığından, onun yerini alıyor; tabii yalan doğrunun, sahte de hakikatin…
Yapısöküm kuramcısı Jacques Derrida’nın metinsel anlamın ertelenmesi demek olan “différance” kavramı, algoritmik hakikatin belirsiz doğasını anlamamıza yardım ediyor. Çünkü algoritmaların ürettiği “doğru”, sabit bir anlam taşımıyor; sürekli güncellenen veri akışları içinde erteleniyor, yeniden ve yeniden üretilip durmadan dönüşüyor. Bu nedenle hakikat, bir karar ya da tespit olmaktan çok; özsel değil bağlamsal, sabit değil akışkan doğasıyla hesaplanmış bir süreci anlatıyor.
Popüler kültür kuramcısı Güney Kore asıllı Byung-Chul Han ise bu durumu “şeffaflık rejimi”nin aşırılığı olarak yorumluyor. Ona göre algoritmik sistemler, görünüşte nesnel ve nötr davranıyor gibi algılansa da aslında toplumsal davranışı standartlaştıran, bireyselliği veri noktalarına indirgeyen yeni bir iktidar biçimi yaratıyor. Hakikat, özgürleştirici bir imkân olmaktan çok, davranışları standartlaştıran bir norm haline geliyor.
İşte bu nedenle algoritmik hakikat, var olanın bilgisine dair bir değişimden çok daha fazlasını anlatıyor; insan deneyiminin, algısının ve karar verme süreçlerinin dışsallaştırılmasına işaret ediyor. Gerçeklik artık insan öznenin içinden değil, insanın dışında yer alan istatistiksel modellerden geliyor. Bu dönüşüm, insanın hakikati bilme kapasitesini değil, ama insanın hakikatle olan ilişkisini dönüştürüyor ve hakikatin otoritesi insan aklından veriyi işleyen makinenin mantığına geçiyor.
Dönüşümün Sonuçları
Algoritmalar çoğu zaman, şeffaflık yanılsaması ve teknik mesafe mitiyle “nesnel”, “bilimsel” veya “tarafsız” olarak sunuluyor. Oysa algoritmik modeller, veri setlerindeki önyargıları çoğaltabiliyor; sistem tasarımcılarının ve egemenlerinin çıkarlarını yeniden üretebiliyor. Dolayısıyla siyasal hakikat, demokratik tartışma yerine teknik mühendisliğin alanına hapsedildiğinden, hesap verebilirlik de zayıflıyor. Öfke, korku, gurur gibi duygu yoğun içeriklerin sosyal medya algoritmalarında daha görünür olması, popülist siyaseti yapısal olarak destekliyor. Bu nedenle çağdaş popülizm, dijital platformların mimarisiyle iç içe geçerek güçleniyor.
Algoritmik hakikat çağında eleştirel düşünmenin dönüşümü, temel bir sorun alanı oluşturuyor. Arama motorları ve üretken modeller sorulara hızlı, kısa ve öz yanıtlar hazırlayarak düşünmeyi kolaylaştırmaktan öte, devre dışı bırakabiliyor; eleştirel düşünme, varsayım geliştirme ve karşılaştırma yapma gibi bilişsel süreçler yerine, “hazır sonucu kabul etme” eğilimi gelişiyor. Platformlar, kullanıcının eğilimlerini güçlendiren içerikleri öne çıkararak eleştirel düşünmenin temel koşulu olan “karşı görüşlerle karşılaşma” olanaklarını sınırlıyor. Sınırsız veri, sınırlı zihnimizin düzenli bir kavramsal çerçeve oluşturmasını zorlaştırıyor.
Hakikatin bu dönüşümü, kuşkusuz eğitim felsefesi için güçlü bir soru, eğitim sistemleri için de derin bir sorun ortaya çıkarıyor; çünkü algoritmik hakikat çağının etkisini en yoğun hisseden alanlardan biri eğitim ve bu nedenle eğitimin dönüşümü zorunlu görünüyor. Geleneksel eğitim modeli bilgi aktarma yöntemine dayanıyordu; yeni model ise bilgiye erişim, doğrulama, seçme, yorumlama gibi üstbilişsel becerileri merkeze alıyor. Öğrencinin artık bilgiyi ezberlemeye gereksinimi yok; algoritmik akışlar içinde doğru bilgiye nasıl ulaşacağını öğrenmesi gerekiyor. Bu gereksinim müfredatı veri okuryazarlığı, algoritma farkındalığı, eleştirel bir dijital okuryazarlık gibi alanlara kaydırıyor. Bu dönüşüm, öğretmeni de bilgi kaynağı olmaktan çıkarıyor, öğrenciyi algoritmik bilginin karmaşasında yönlendiren bir rehbere dönüştürüyor; yani öğretmenin otoritesi, epistemik işlevden pedagojik role evriliyor.
Ne var ki bu gelişmeler, eğitimi ortaklaştırıp demokratikleştirebileceği gibi, toplumsal ve ulusal dokuyu dağıtabilecek sonuçlar doğurma riski de içeriyor. Risk, eğitimde hakikat konusundaki ortak zeminin kaybedilebilme olasılığında yatıyor. Zira yapay zekâ destekli öğrenme sistemleri her öğrenciye farklı bir yol, tempo ve içerik sunarak bireyselleşmiş öğrenme ve kişiye özel pedagojik pratiklere yol açıp öğrenciler arasında farklı bilgi evrenleri yaratabilme potansiyeli taşıyor. Bu nedenle eleştirel medya okuryazarlığı, felsefi düşünme, epistemoloji, etik ve mantık hızla zorunlu müfredat içerikleri hâline geliyor.
Dönüşümün Bİzdekİ Etkİlerİ
Ülkemizde algoritmik hakikat hem dijitalleşmenin hızına hem de toplumsal kutuplaşmanın yapısına bağlı olarak kendine özgü bir görünüm kazanıyor. Toplumumuzun önemli bir kesimi haberleri sosyal medya platformlarından alıyor. Sosyal medya algoritmaları, hangi olayın nasıl görüleceğini büyük ölçüde belirliyor; bir olayın “önemli” olup olmadığı, çoğu zaman gazetecilik ilkelerinden değil, platformun etkileşim istatistiklerinden “doğrulanıyor”. Genel olarak kamuoyu, siyasal ve kültürel algıyı sosyal medyanın belirlediği duygu dalgalarıyla şekillenen “anlık hakikat” düzeni içinde yaşıyor.
Dijital tüketim kültürünün hızlı biçimde algoritmikleşmesi, ülkemizde de e-ticaret devlerinin yaygınlaşıp büyümesine yol açıyor. Öneri modelleri, yalnızca tüketim alışkanlıklarını yönlendirmekle kalmayıp kullanıcıların hangi markaları görebileceğini, hangi ürünlere erişimi olduğunu da belirleyerek ekonomik görünürlüğü algoritmik filtreye bağlıyor.
Ülkemizde güvenlik için kullanılan davranış analitiği sistemleri, bankaların güvenli kredi algoritmaları, kamu güvenlik birimlerinin sosyal medya analizi gibi uygulamalarla dijital devletleşme hızlandıkça, kamusal değerimiz giderek “veriye dayalı bir kimliğe” indirgeniyor. Ülke gündeminin çok hızlı değişmesi, sosyal medya algoritmalarının duygusal içerikleri öne çıkarmasıyla birleşince, gerçeklik ile dezenformasyon arasındaki sınır sürekli bulanıklaşıyor ve algoritmik hakikati daha da merkezi bir fenomen haline getiriyor.
E-Devlet, MERNİS, güvenlik kameraları ve sosyal medya analiz araçlarıyla Türkiye’de devletin veri kapasitesi hızla büyüyor. Bu kapasite, vatandaş davranışlarını tahmin eden, “önleyici güvenlik”e yönelen yeni bir yönetim modeli yaratıyor ve adeta Foucault’nun disiplin toplumundan öngörü toplumuna geçiş kuramını tüm dünyada ve Türkiye’de doğruluyor. Teknik tarafsızlık iddiasının siyasallaşması, devletin/iktidarın yargı, eğitim, güvenlik ve demokratik alan üzerinde siyasal etki üretmesine olanak sağlıyor.
Ülkemizde bilgi çevrimi olağanüstü hızlı olduğundan, doğruluk kontrolü yapamadan bilgi tüketme alışkanlığı yaygınlaşıyor. Medya okuryazarlığı eğitiminin içeriği ve metodolojik olarak henüz zayıf olması, toplumu algoritmik hakikate karşı eleştirel direnç oluşturabilecek güçten yoksun bırakıyor; eleştirel düşünmenin temel koşulu olan mesafe almayı zorlaştırıyor. Sosyal medya ikliminin yarattığı bu duygusal yoğunluk, insanları düşünsel analizden ziyade tepkisel davranışa yöneltiyor. Yöneltince de hızlı karar almayı teşvik eden bir ortam yaratarak toplumu bilgi kirliliğine karşı savunmasız bırakıyor.
Eğİtİmİn Zorunlu Dönüşümü
Eğitim sistemimizde müfredat, hâlâ büyük ölçüde bilgi ve çağ ile uyumsuz değer aktarımı temelli, dinsel içerik ağırlıklı. Özellikle son 20 yıldır Cumhuriyet eğitiminin aydınlatıcı, toplumsallaştırıcı ve ilerlemeci bütünlüğü çözüldü ve çözülmeye devam ediyor. Bilimden “hafifletilmiş” bir müfredatla eğitilen çocuklarımız, eleştirel, yaratıcı ve kritik düşünme olanaklarından yoksun, algoritmik hakikat çağında yaşadığımız dönüşümün bütün olumsuz etkilerine karşı dirençsiz kalıyor. Gerekli olan veri okuryazarlığı, dijital etik, algoritmik farkındalık ve eleştirel medya okuryazarlığı gibi alanların yokluğu veya eksikliği, ne yazık ki eğitim yönetimimiz için bir sorun oluşturmuyor!
Türkiye’de öğrenci başarısı, büyük ölçüde test sonuçlarına indirgenmiş olduğundan algoritmik bilgi rejiminin hız bazlı yüzeysel öğrenme tarzıyla iç içe geçerek eleştirel düşünmenin canına okuyor. Algoritmaların bilgiye erişimi kolaylaştırdığı bir çağda öğretmen “eleştirel rehber” olacakken, bırakalım dönüşüme hazır hale getirilmesini, öğrencilerimiz tarikat imamlarının dinsel değerleri hafızlatma (ezberletme) uygulamalarına terk ediliyor.
Öğrencilerin dijital olanaklara erişimlerinde yaşadıkları eşitsizlikler de eğitim sistemimizin dönüşüme ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Türkiye’de sosyoekonomik eşitsizlik, algoritmik hakikat sorununda farkındalık kazanmada da eşitsizliklere yol açarak yapay zekâ araçlarının doğru ve verimli kullanılmasında bir kesimin yoksunluğuna neden oluyor ve söz konusu eşitsizliğin yeniden yeniden üretilip süreklilik kazanmasına olanak sağlıyor…
Dijital/yapay zekâ çağının algoritmik hakikati karşısında, yanıtlamamız gereken temel soru şudur: Hakikati yeniden nasıl olgusal ve insani bir zemine oturtabiliriz? Bu sorunun yanıtı ne makinelere teslimiyet ne de teknolojiyi reddetmektir. Asıl çözüm, algoritmik süreçlerin farkında olan, bilgi akışlarını sorgulayan, dijital sistemlerin sınırlarını bilen ve kendi bilişsel alanını savunabilen bir toplumsal özne yaratmaktır. Kuşkusuz bu eğitimle olacaktır. Eğitimle olacaktır; çünkü algoritmik hakikat çağında özgürlük, bilgiyi yönetme kapasitesiyle eş anlamlıdır.
Ve eleştirel düşünme, artık sadece bir entelektüel erdem değil; bireyin kendi gerçekliğini koruma biçimidir de…