Çocuk, Suç ve Ceza

Sorun, çocuğa verilecek cezayı artırmakla veya suç işledikten sonra onu topluma yeniden kazandırmakla çözülecek sığlıkta değil, daha derindir ve çözümü için önleyici, koruyucu, kamucu, eşitlikçi eğitim politikaları geliştirip uygulamayı gerektirmektedir.

Çocuklarımıza neler oluyor?

“Etimesgut ilçesi Piyade Mahallesi’ndeki bir okulun önünde veliler arasında tartışma çıktı. Okulun önüne toplanan veliler, öğrenciler arasında taciz yaşandığını iddia ederek isyan etti.”

“Ankara Kocatepe Mimar Kemal Anadolu Lisesi’nde bir grup öğrencinin fizik öğretmeni Mehmet Canpolat ile ders sırasında alay etmesi ve saygısız el kol hareketlerinde bulunması, sınıfta çekilen görüntülerin sosyal medyada paylaşılmasıyla tepki topladı.”

“Rusya-Ukrayna savaşının ardından ‘Savaşsız Çocukluk Projesi’ adı altında Türkiye’ye getirilen 500’ü aşkın Ukraynalı yetim çocuğun, Antalya’da yerleştirildikleri otellerde ihmal ve istismara maruz kaldığı ve 2 kız çocuğunun hamile kaldığı ortaya çıktı.”

“Antalya’nın Serik ilçesinde bir ilkokulun bahçesinde kız ve erkeklerden oluşan 11 kişilik grup, bir kız öğrenciyi tekme tokat dövdü, saçından tutup sürükledi. Öğrencilerden bazıları, ‘Vur, patlat!’ nidalarıyla şiddet anlarını cep telefonuyla kaydetti. Daha önce Sivas ve Bursa’da da benzer olay yaşanmıştı…”

Bunlar, bu yazı yazılmaya başlandığı saatte medyaya düşen ve okulların aslında toplumu yansıtan bir ayna olduğunu gösteren “Son Dakika” haberlerinden birkaçı. Toplumda kendini kadın cinayetleri, trafik canavarlığı, çeteleşme, zorbalık, gasp ve darp biçiminde gösteren bütün bu sorunların okul mekânlı ve çocuk failli olanlarını çözmenin en kolaycı yolu, fiillerin nedenlerini bir kenara bırakarak “münferit” olaylar deyip rahatlamak ya da Adalet Bakanlığının yaptığı gibi 11. Yargı Paketi’ne çocuklarla ilgili cezaların artırılması yönünde hükümler koyarak işin içinden sıyrılmaktır.

Ama biz eğitimciler bunu yapamayız, büyük resmi görmek zorundayız; çünkü sorun, çocuğa verilecek cezayı artırmakla veya suç işledikten sonra onu topluma yeniden kazandırmakla çözülecek sığlıkta değil, daha derindir ve çözümü için önleyici, koruyucu, kamucu, eşitlikçi eğitim politikaları geliştirip uygulamayı gerektirmektedir. Sorunun her şeyden önce ceza arttırmakla çözülecek boyutu çoktan aştığı ve hızla yayıldığı gerçeği, devletin kendi verileriyle sabittir.

Verİler ne dİyor?

Adalet Bakanlığı verileri, suça sürüklenen çocuklar hakkında açılan dosyalardan 2023’te 202 bin, 2024’te 213 bin tanesinin karara bağlandığını gösteriyor. Suçun faili ve mağduru olan çocukların sayısı 500 binden fazla. Cumhuriyet başsavcılıklarında suça sürüklenen çocukların karıştıkları vakalara ilişkin soruşturma evresine gelen dosya ve suç sayıları şöyle: 2023’te 397 bin 450 dosya ve 452 bin 70 çocuk fail; 2024’te 424 bin 911 dosya ve 483 bin 16 çocuk fail.

Türlerine göre işlenen suçlarla ilgili dosyalar şöyle tasnif ediliyor: Malvarlığına karşı 95 bin 982, vücut dokunulmazlığına karşı 140 bin 715, hürriyete karşı 66 bin 526, insan onuruna karşı 54 bin 384, kamu sağlığına karşı 29 bin 402, cinsel dokunulmazlığa karşı 19 bin 354, özel hayata ve gizliliğe karşı 10 bin 596 dosya… Adli sisteme giren dosya sayısı 2023’te 628 bin 809’dan, 2024’te 665 bin 241’e yükseliyor ve her yıl ortalama 650 bin dosyayla adli yükün önemli bir kısmını suça sürüklenen çocuk dosyaları oluşturuyor.

Tablonun en ağır bölümü ise 0-11 yaş aralığında: Bu aralıkta kasten yaralama gibi “şiddet” başlığında 4.515 çocuk fail, 3.062 çocuk mağdur; cinsel suçlar gibi “istismar” başlığında da 1.591 çocuk fail, 1.350 çocuk mağdur bulunuyor. Adli istatistik verilerinde, 12-14 yaş grubunda ise kasten yaralamada 16.554 fail, 13.007 mağdur; tehditte 3.732 fail, 3083 mağdur, cinsel istismarda 3.219 fail, 2.911 mağdur görülüyor.

Bütün bu verileri ve TÜİK’in Ağustos 2025’te yayımladığı suça sürüklenen çocuk sayısındaki %13’lük artışa işaret eden “Güvenlik Birimine Gelen veya Getirilen Çocuk İstatistikleri, 2024” raporunu, bireysel bir sapma olarak değil, yapısal bir kriz olarak okumak zorundayız. Olguyu ‘anomi’, ‘etiketleme’, ‘farklılaşma’ gibi sosyolojik kuramlarla ve ‘okul terki’, ‘akran zorbalığı’, ‘erken müdahale’ modelleri gibi eğitim bilimlerinin terminolojisiyle değerlendirmeliyiz. Yoksulluk, aile dinamikleri ve eğitim eşitsizliğinin rolünü kabul etmek ve önleyici eğitim politikaları üretmek zorundayız.

Toplumbİlİm perspektİfİ

İlk önce çocuk suçluluğunun, modern toplumlarda sosyal kontrol mekanizmalarının başarısızlığının bir yansıması olduğunu söylemeliyiz. Türkiye’de, ekonomik krizler, bozuk kentleşme ve göç gibi büyük boyutlu etmenler, çocukların suça sürüklenmesini hızlandırıyor. TÜİK 2024 raporu, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısının son bir yılda %9,8 arttığına işaret ediyor. Suça isnat edilen yaralama (%40,4), hırsızlık (%16,6) ve uyuşturucu (%8,2) vakalarının öne çıktığı gözleniyor; bu nedenle çocuk suçluluğunu bireysel patoloji yerine, sosyokültürel bir olgu olarak ele almak gerekiyor.

TÜİK verileri, 2023’e kıyasla suça sürüklenen çocuk sayısında %13,4’lük artışa dayanarak eğilimin pandemi sonrası ekonomik baskılarla bağlantılı olduğunun altını çiziyor. Suç türleri dağılımı da yaralama gibi şiddet odaklı ve hırsızlık gibi maddi olayların yaygınlığına işaret ediyor; bu, düşük sosyoekonomik statüdeki çocukların hayatta kalma çare(sizlik)lerini yansıtıyor. Ayrıca, mağdur çocukların %86,1’inin suç faili olması, çocuk suçluluğunun suçlu-mağdur geçişinin bir döngü yarattığını ortaya koyuyor. Cinsel suç mağduru çocuk sayısının yükselişi de istismar-vahşet zincirini güçlendiriyor.

Öte yandan verilerin büyükşehirlerde yoğunlaşan coğrafi dağılımı, çarpık ve güvenliksiz kentleşmenin rolünü gösteriyor. 2024’te kayıp çocuk müracaatları 18 bin 561’e ulaşırken, bu çocukların %30’unun bulunamaması, dezavantajlı sosyoekonomik kaynaklı aile ihmallerini açığa çıkarıyor. Genel olarak TÜİK verilerinin çocuk suçluluğundaki artışı, çocuk işçiliğinin artışına, yoksulluk ve sosyal hizmet yetersizliğine bağladığı anlaşılıyor.

Suça sürüklenen çocuk sorununa sosyolojik yaklaşım, sorunu yapısal ve kültürel faktörler bağlamında ‘münferit vakalar’ olarak değil, toplumsal yapıların bir ürünü olarak görüyor. Durkheim’ın bireyin toplumsal bağlarının kopması biçiminde tanımladığı ‘anomi’ kuramı, ekonomik belirsizliğin norm erozyonuna yol açtığını savunuyor. Türkiye’de 2024 enflasyonu ve resmi istatistiklerde %20’lere dayanan genç işsizliği, çocuklarda da değerlerle güçlenebilen aile, toplum gibi bağların çözülüşünü hızlandırıyor.

Araştırmalar, suça sürüklenen çocukların %77’sinin parçalanmış ailelerden geldiğini gösterirken aile faktörünün çocuk sosyolojisinde merkezi rolünün; yoksulluk ve ihmalin duygusal bağları zayıflattığının altını çiziyor. Pandemi ve deprem sonrası travmalar da bu etkenleri pekiştirerek 2024’te çocuk yoksulluğu oranını %32’ye taşıyor.

Nihayet TÜİK verilerinin yaralama suçlarının %40,4’lük oranını, sosyal anomiyle açıklamaktan başka bir olanak görünmüyor. Kentleşmeyle birlikte %30’ları aşan boşanma oranlarının parçaladığı aile yapıları, çocukları akran çetelerine ve akran zorbalığına itiyor. 12-18 yaş arası çocukların %60’ının ilk suçtan sonra tekrar suça sürüklendiği ülkemizde, “suçlu” etiketlemesi, sosyal dışlanmayı derinleştiriyor. Orta sınıfın hızla daralması, alt sınıfların farklılaşmasına ve yasal olanaklara erişememesine neden olarak, suça kapı aralıyor. Göçmen kökenli çocukların hırsızlık oranındaki yükselme de eğitim ve istihdam eşitsizliğinden kaynaklanıyor.

Eğİtİmbİlİmsel Yaklaşım

Eğitimbilim perspektifi ise okulun hem risk faktörü taşıdığını hem de önleyici mekanizma olduğunu savunuyor. TÜİK verileriyle de örtüşen Eğitim Reformu Girişimi (ERG) 2024 raporu, zorunlu eğitim çağındaki çocukların 612 bininin okuldan koptuğunu belirtiyor; rapora göre bu durum, suça sürüklenme riskini %40 artırıyor. Erken çocukluk okullaşma oranı %39’la OECD ortalamasının altında kalırken, en riskli 14-17 yaş grubu da tehlikeli bir biçimde okul dışında kalıyor.

Diğer yandan akran zorbalığı ve okul şiddeti, eğitim ortamını suç zeminine dönüştürüyor: 2024’te yaralama suçlarının %55,3’ü okulda meydana geliyor. Okul-aile-semt etkileşiminin zayıflığı, öğretmen başına 500 öğrenciyle yetersiz rehberlik hizmetleri, suça dair erken uyarı sistemini felç ediyor. Müfredat değişikliklerinde özellikle sosyal değerlerden ve aydınlanma öğretilerinden kopma, bilimden uzaklaşma, sorgulayıcı ve eleştirel düşünceyi baskılama, antisosyal davranışları tetikliyor.

Sportif ve sanatsal ders dışı etkinliklerin koruyuculuğu ise apaçık ortada olmasına karşın, merkezi geçiş sınavlarının baskısı, bu tür etkinliklerin zamanını sınav hazırlıkları için değerlendirmeyi hem öğrenci hem veli ve hem de öğretmen için pedagojik olmasa da pratik olarak elverişli kılıyor. Oysa araştırmalar, bu tür etkinliklere katılmanın suç riskini %30 azalttığını gösteriyor. Dijitalleşme ise suça sanal zorbalığı ekleyerek, ergenlerin %70’ini sosyal medyada bu zorbalığa maruz bırakıyor.

TÜİK verileri, sosyolojik ve eğitimbilimsel faktörlerin kesişimini doğruluyor: Yoksulluk-anomi döngüsü, eğitim eşitsizliğiyle birleşerek suç oranlarını %13’ün üzerinde artırmış görünüyor. Ne var ki suça sürüklenen çocuklar için ceza indirimi gibi mevcut yaklaşımlar, rehabilitasyona odaklanmayı ıskalıyor. Bu nedenle 11. yargı paketinde, bu kez de tam tersini denemek için indirimi kaldırma tartışmaları yapılıyor ve tabii bu da başka ülkelerde çok değerli sonuçlar vermiş olan, işlevsel bir ‘aile-okul-rehberlik’ iş birliğini kurumsallaştırmanın öneminin kavranmadığını gösteriyor.

Oysa bireyin özgür gelişimini çağdaş toplumun paylaşmacı ve dayanışmacı değerlerinin kurulmasında gören raporlamalarda yer alan çözüm önerileri, aile temelli müdahalelerin zorunlu kılınmasını; suçtan etiketleme, suçu önleme için toplum hizmeti programlarının yaygınlaştırılması ve işlevselleştirilmesi gerektiğini söylüyor. Eğitim bilimsel yaklaşım da ‘erken uyarı modellerinin’ güncelleştirilmesinin ve güçlendirilmesinin önemini vurguluyor. Özetle önleyici paradigmanın, çocukların yüksek yararına, çocuk adalet sisteminde sosyolog-psikolog-pedagog iş birliğine ve yoksullukla mücadeleye odaklanması gerekiyor.

MESEM etmenİ

Ne var ki MESEM (Meslekî Eğitim Merkezleri) gibi Millî Eğitim Bakanlığının gururla sunduğu meslekî programlar, çocuk işçiliğini artırarak çocukların suça yönelmelerinin zemini oluşturuyor. Bu nedenle MESEM’e, konumuz bağlamında kısa da olsa bir bölüm ayırmamız gerekiyor.

Bakanlık tarafından 2021’de 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu’nun revizyonuyla kurulmuş ve uygulamaya konmuş bir program MESEM. Ortaokul mezunu 14-18 yaş aralığındaki gençlere ‘iş başında eğitim’ sunmayı vaat ediyor. Ancak, projenin çocuk işçiliğini meşrulaştırdığı, eğitim hakkını gasp ettiği ve suça sürüklenme riskini artırdığı yönünde son derece haklı eleştiriler alıyor. Oysa TÜİK 2024 verilerinin saptadığı suça sürüklenen çocuk oranlarındaki artış, MESEM uygulamasının sektörlere ucuz ve kalifiye iş gücü yaratması bağlamında sınıf sömürüsünü yaygınlaştırıp çalışma normlarını bozan anomiyi güçlendirdiğini söylüyor.

Öte yandan MESEM, sınırlı, güvencesiz, yarı zamanlı, proje bazlı sözleşmelerle çalışan ‘postfordist’ dönem proletaryası olan prekaryaya çocuk işçileri de katmaktan başka bir sonuç vermiyor. Modele göre ortaokuldan sonra mesleki ve teknik liseleri tercih eden dar gelirli ailelerin çocukları, 4 gün işletmelerde çalışıyor, 1 gün de okullarında kuramsal ders alıyorlar. 4 yıllık eğitim süresinin 3 yılında çıraklık, son 1 yılında kalfalık yapıyorlar. Ucuz iş gücü olarak sisteme giren çocuklar, 4 yıl boyunca geri dönmemecesine genel eğitimden alınmış ve sektörlerin ucuz iş gücüne katılmış oluyorlar.

Aynı işte çalışan yetişkin işçiye örneğin 30-35 bin lira maaş ödemek zorunda kalan işveren, projenin birer yasal köle yaptığı bu çocuklardan 9-11. sınıflarda olanlarına asgari ücretin %30’u, 12. sınıftakilere de %50’si (7-11 bin lira) kadar bir maaş ödemesi yapıyor ama onu da işveren değil, çoğunu devlet kamuya mal ettiği işsizlik fonundan ödüyor.

MEB verilerine göre “nitelikli ara eleman” yetiştirmeyi amaçlayan MESEM’e 2024-2025 eğitim öğretim yılında 420 bin öğrenci kayıtlı. Ancak, bu eğitim modelinin ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) standartlarına (çocuk işçiliği yasağı) ve BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne (eğitim hakkı, en yüksek yarar ilkesi) aykırı olduğu çok haklı gerekçelerle eleştiri konusu oluyor ve bu eleştirel yaklaşımlar MESEM’i çocuk suçluluğunu önleme aracı değil, hem suça sürükleyen bir proje hem de yoksulluğu kalıcılaştıran bir sömürü aracı olarak görüyor.

MESEM’i neoliberal politikaların bir uzantısı olarak ele almak gerekiyor. Program, yoksul ailelerin çocuklarını erken yaşta emek piyasasına sürükleyerek onların sosyal hareketliliğini engelliyor ve onlarla ucuz işgücü rezervi yaratıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, 2024’te iş cinayetinde ölen MESEM’li 71 işçi çocuğun en az 13’ünün ölümü sadece kasım ayında gerçekleşiyor.

Diğer yandan MESEM, denetim altında sömürüyü normalleştirip yoksulluğu “bireysel sorumluluk” olarak yeniden üretiyor. Nihayet yoksul bir ailenin çocuğu olan Arda Tonbul, bir an önce meslek öğrenip çalışmak istemiş ama daha lise birinci sınıfta iş makinesinin dişlileri arasına sıkışıp çocuk yaşında hayattan kopmuştu. Devlet ise MESEM’in açtığı bu derin yaralara çare bulacak yerde, Foucault’un “disiplin toplumu” kavramını hatırlatırcasına, programa karşı protestoları bastırıp yasaklayıcı, cezalandırıcı uygulamalarla denetimsiz işyerlerinde travmalar yaratmaya devam ediyor ve toplumsal öfkeyi büyütüyor.

MESEM’in okul terkini teşvik eden eğitim dışı bir model olduğunu söylemek bile fazla. Nihayet Eğitim Reformu Girişimi (ERG) 2025 Raporu, 14-18 yaş grubunda MESEM’e devam eden öğrencilerin zorunlu eğitimden koparak suça sürüklenme riskini %40 artırdığını saptıyor. Pratik ağırlıklı MESEM programı, eleştirel düşünceyi bastırıyor ve akran zorbalığını çoğaltıyor.

Erken uyarıyı, aile katılımını önceleyen modellere ters yönde işleyen MESEM, yoksul göçmen çocuklarda da kültürel uyumu engelleyerek suç döngüsünü derinleştiriyor. Eğitim ve öğretmen sendikaları, programı “çocuk işçi üreten merkez” olarak tanımlıyor; MEB’in riskli stajları kaldırma gibi iddiaları, ne yazık ki MESEM’in çocukları suça sürükleyen hem de ölümlerine neden olan mekanizmasını durdurmaya yetmiyor.

Son

Pratikte sınıf eşitsizliğini pekiştiren MESEM, çocukların suça sürüklenmesini önleyen bir kalkan değil, yoksulluğu suçla eşitleyen bir tuzak olarak, TÜİK 2024 verileriyle uyumlu bir biçimde işlemeye devam ediyor. Gerek MESEM programının gerekse suça sürüklenen çocuklar olgusunun eleştirel bir incelemesi, görüldüğü gibi eninde sonunda neoliberal devletin “eğitim” söylemini sorgulamakla sonuçlanıyor. Çocukların geleceğini patronlara emanet etmeyi, toplumsal bir ihmal değil, eğitim bürokrasisinin bilinçli bir tercihi olarak görmek gerekiyor. MESEM uygulamaları ve eğitimin suça sürükleyen diğer uygulamaları sürdükçe 2026’da fail ve mağdur çocuklarımızın sayısı artmaya devam edecek ne yazık ki.

Öyleyse bu ülke ve bu ülkenin çocukları olan herkesin işe koşulması gerekir; daha çok araştırmaya, daha çok eleştiriye, daha çok öneriye…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir