Hiç bilmediğiniz bir dili, o dil sizin anadilinizmiş gibi davranıp hiç bilmeyen bir başkasına öğretebilir misiniz? Yanıt vermeden önce iyi düşünün, iki seçeneğiniz var çünkü: Ya bunu başaracaksınız ya da öleceksiniz! Faşizm işte bu denli acımasız, akıl ve insanlık dışı…
1963’te Ukrayna’nın başkenti Kiev’de, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Kanadalı yönetmen Vadim Perelman, 2003’te çektiği ilk filmi Sisler Evi’nde, kendi göçmenlik deneyimlerine dayanarak, İran’dan Amerika’ya göçen bir ailenin “Amerikan rüyası”nı gerçekleştirme mücadelesini odağa almış, Oscar’a üç dalda aday olmuştu.
Perelman, senaryosunu Alman sinemacı Wolfgang Kohlhaase’nin “Erfindung Einer Sprache” (Bir Dilin İcadı) adlı hikâyesinden esinle Ilya Tsofin’in yazdığı, 2020 Rusya, Almanya, Belarus ortak yapımı Farsça Dersleri’nde (Persian Lessons) ise, şiddet ve dehşet dolu bir savaşta hayatta kalma mücadelesi veren bir Yahudi gencin korkulu ama umutlu öyküsünü anlatıyor.

Öyküsünde gerçekçilik sorunları bulunan, anlatımında risk almama konforuna güvenen Persian Lessons, çok farklı yönleriyle birçok filme konu olmuş ve olmaya devam eden İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık mekânı ve zamanıyla açılıyor: Fransa, 1942… Belçikalı Yahudi Gilles (Nahuel Pérez Biscayart), cemselere doldurulmuş diğer tutuklularla birlikte Nazi askerî timleri tarafından ölüm çukurlarına atılmak üzere birazdan kurşuna dizilecek topluluğun içindedir. Yahudi genci Gilles, ölüm timinin askerleri silahlarını ateşlenmeden bir saniye önce “Ben Yahudi değilim, ben İranlıyım!” diye bağırarak kendini yere atar ve şimdilik sağ kalmayı başarır. Başarır ama bu yalan, onun ölümle yaşam arasında tutunduğu, ha koptu ha kopacak zayıflıkta bir pamuk ipliğidir.
Gilles’in götürüldüğü toplama kampının yemekhaneden sorumlu subayı Klaus Koch’un (Lars Eidinger) hayali savaş bitince, Almanya’dan savaş nedeniyle kaçan kardeşinin yerleştiği İran’da bir lokanta açmaktır. “Ben Yahudi değilim, ben İranlıyım!” diye bağırarak kendini yere atan Gilles madem İranlıdır, o halde canının bağışlanmasına karşılık kendisine, savaştan sonra İran’da açacağı lokantayı işletecek kadar yeterli olabilecek Farsçayı kolaylıkla öğretebilecektir!
Öğretebilecektir ama küçük bir sorun vardır, Gilles bir Yahudi’dir ve tek kelime Farsça bilmemektedir. Pardon, sadece tek kelime Farsça bilmektedir, o da ölüm çukuruna götürülürken bir tutukludan sandviçi karşılığı aldığı İran Mitleri adlı kitaptaki “bawbaw” sözcüğünün o tutukludan öğrendiği karşılığı olan “baba”. Yahudi gencin hayatta kalmasının tek yolu, bir yandan Onbaşı Max (Jonas Nay) ve diğer askerlerin İranlı olmadığına yönelik kuşkularını gidermek, ama bundan çok daha önemli olan Yüzbaşı Klaus Koch’a öğretmek üzere hiç bilmediği bir Fars dili yaratmaktır!
İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanmış bir olaya dayandığı belirtilen hikâyenin özgünlüğünü teslim etmekle birlikte; yabancı bir dilin, üstelik gramerini değil, sadece gastronomiyle ilgili 2000 kadar sözcüğünü öğrenmek isteyen bir subayın neden bir Farsça sözlük edinerek bunu yapmadığı gibi gerçeklikle ilgili ve faşizme karşı mücadelede Sovyetler’in rolünü görmemek gibi ideolojik zayıflıklarını da belirtmeden geçmeyelim.
Bu zayıflıkları, yönetmen Perelman’ın reklam sektöründen gelen dolaysız anlatım tercihine bağlayıp bir süreliğine paranteze alırsak, kitabın ilk sayfasında öyle yazdığı için adının “Reza” olduğunu söyleyen Gilles’in “dil oyununun” yarattığı gerilimi film boyunca tüm benliğimizde hissederiz. Tıpkı kazanmanın değil; yenilmemenin, hayatta kalmanın esas olduğu “survival” oyunlarında yaşam ile ölüm arasında gidip gelen sarkacın yarattığı gerilim gibi.

Dil ile oyun arasında bir analoji kuran ilk filozof, felsefe tarihinin en ilginç ve 20. yüzyılın en önemli filozoflarındanLudwig Wittgenstein’dir. Düşünce yaşamının ilk döneminde Wittgenstein de Bertrand Russell ve Gottlob Frege gibi günlük dili güvensiz, belirsiz, kaba ve felsefe yapmak için uygun bulmuyor; “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” diyor, bu yüzden daha soyut ve sembolik bir dil kurmak ve kullanmak gerektiğine inanıyordu. Ama Nazi Subayı Koch için bu kadarına gerek yoktur. Bu nedenle o, günde 4, haftada 28, ayda 112, yılda 1344 ve savaşın iki yılda biteceğini öngördüğünden Gilles’ten bu süre içinde yaklaşık 2700 sözcük öğrenmekle yetinir. Üstelik Farsçanın gramer bilgisine de gerek yoktur ve Koch 2700 kadar sözcükle İran’da tasarladığı iş “dünyasının sınırlarını” belirler!
Koch’un sadece sözcük öğrenmek istemesi, ayrıca Farsçanın gramerini bilmeye gereksinim duymaması; dili, işiyle ilgili zorunlu ilişkileri sürdürmeye yetecek bir kod sistemi biçiminde düşündüğünü göstermektedir. Bir çeşit Wittgenstein’in sembolik dili gibi, anlam katmanlarından yoksun, yan anlamı olmayan, sınırlı sayıda sözcükten oluşan bir semboller listesi. Felsefe tarihinden dili bir semboller listesinden ibaret görmenin mantık ve matematikle sonuçlandığını, onun ötesine geçemediğini biliyoruz.
Gilles’e dönecek olursak, Koch’un ondan istediği her bir anlam için bir sözcük uydurmaktan başka çaresi olmadığını anlayabiliriz. Ancak Gilles’in istenen her bir anlama karşılık “uydurduğu” her sözcüğü, anlamıyla birlikte aklında tutması gerekmektedir. Onun durmadan bir hatasını, bir açığını kollayan Onbaşı ve diğer askerlerin baskısı altında ve ayrıca mutfakta zor koşullar içinde çalışmak zorunda olan genç Yahudi için günde dört sözcük uydurup anlamıyla birlikte akılda tutmak, başlangıçta çok büyük bir sorun değildir. Koch bu sözcükleri yazarak not alır. Gilles ise yazma olanağı olmadığından söylediği her sözcüğü unutmamak için durmadan tekrarlar.
Bir gün Gilles’in önüne 40 sözcüklük bir liste konunca, aynı günün akşamı Farsça karşılıkları istenince ve istediği kalem de anadilinin sözcüklerini not alması gereksiz görülerek verilmeyince, Gilles için yeni bir dil kurgulama işi tam bir çıkmaza girer. İyi ki Koch, kamptaki tutukluların ve öldürülenlerin listesini tutan sekreteri Elsa’nın (Leonie Benesch) el yazısının kötü olması nedeniyle onun görevini Gilles’e verir. Böylece genç Yahudi, düzenli bir biçimde yazdığı bu listeden uydurduğu sözcükleri aklında tutma yöntemi üretir ve işi kolay kılar. Bu arada Gilles’in uydurduğu sözcüklerin, Holokost’un belgeli kurbanlarının gerçek isimlerine dayanarak Moskova Devlet Üniversitesi’nden bir dilbilimci tarafından oluşturulduğunu ve senaryoya yazıldığını da ekleyelim.
Gilles, 19. yüzyılın en önemli dilbilimcisi Ferdinand de Saussure’nin Genel Dilbilim Dersleri’nden, dili bir göstergeler sistemi, sözcükleri birer gösterge olarak tanımladığından ve her göstergenin göstereni (bir sözcüğün ses imgesi) ile gösterileni (o sözcüğün anlamı) arasında nedenli bir ilişki olmadığını, bu ilişkinin toplumsal bir uzlaşıya dayalı olduğunu söylediğinden haberli midir, bilinmez; ama tutukluların listede kayıtlı adlarını kendisinden Farsça karşılıkları istenen listedeki aynı sıradaki sözcüklerle ilişkilendirir. Nasılsa sözcüklerle anlamları arasında nedenli bir ilişki yoktur, Gilles rahatlıkla tutuklu listesindeki adların bir kısmını cetvelle kapatıp açıkta kalan kısmını kendi listesinde aynı sıradaki sözcüğün Farsça karşılığını olarak söyleyebilir: Anne “anta”, tabak “rut”, çatal “kars”, ekmek “radz”, kaşık “bala”, et “gang” gibi sözcüklerin hepsi kamptaki tutukluların adlarının bir kısmıdır. Yani artık Gilles’in uydurduğu sözcükler, önündeki listede yazılıdır ve onları ezberlemesine gerek kalmamıştır.
Gilles, kampta sırayla çorba dağıttığı yeni tutukluların adlarını da bu yönteme ekleyince, Koch’un her gün değişen listesine yeni sözcükler uydurmak ve onları akılda tutmak, önemli ölçüde sorun olmaktan çıkar. İş, giderek bugün merkezi sınav hazırlıklarında ve hafıza eğitimlerinde kullanılan kavram ezberleme yöntemine benzer. Toplama kampının komutanı Albay (Alexander Beyer) bir piknik düzenler ve içkiyi fazla kaçıran Yüzbaşı Koch, “ağaç” sözcüğünün karşılığının aslında “ekmek” sözcüğünün karşılığı olan “radz” olduğunu Gilles’e onaylatınca genç Yahudi’nin foyası meydana çıkar. Dillerdeki eş sesli sözcükleri hatırlatarak, “radz”ın hem ağaç hem ekmek anlamına geldiğini söyleyip Koch’un öfkesinin şiddetini azaltmaya çalışır, ama ölesiye yediği dayaktan ve ertesi gün taşocağına gönderilmekten kurtulamaz.

Yüzbaşı ayılınca yarım kalan dil öğrenimini, Yahudi tutuklu dışında başka biriyle tamamlama şansı olmadığını anımsar; eş sesli sözcüğe de ikna olmuş olmalı ki yumuşar; Gilles’i, önceki görevine geri alır. İkinci yılın sonuna doğru Müttefik devletlerin üstünlüğü hissedilmeye başladığında planlanan Farsça dersleri de artık bitmek üzeredir. Ancak sözde Farsça öğretmenini bir dilsel zorluk daha beklemektedir. Zira Koch “Yeterince sözcük öğrendim, başka alana geçelim.” der ve artık kısa kısa cümleler ve dilbilgisi açıklamaları istemeye başlar. O kadar ki Yüzbaşı Koch, öğrendiği bu dille şiir bile yazar!
Bir dilin sözcükleriyle cümle kurmak, o sözcükleri çekimlemek demektir. Fransız dilbilimci André Martinet, buna “dilin çift eklemliliği” diyor. Yani sınırsız sayıda deneyimlerimizi ancak dilin bu olanağıyla ifade edebiliriz. Birinci eklemlilikte dil göstergelerinin anlamlı birimlerinden sınırsız kombinasyonlar oluşturabiliriz: “Kitab-ı oku-du-m”, “Defter-e yaz-mış-sın.” gibi anlamlı birimleri başkalarıyla ya da kendi içlerinde yerlerini değiştirerek çok sayıda anlamlı diziler elde edebilirsiniz. İkinci eklemlilik ise anlamsız birimlerin kombinasyonudur: “kül, kel, kal, kil, gül, gel, göl…” gibi sesleri (harf) başkalarıyla ya da dizideki yerlerini değiştirerek çok sayıda anlamlı sözcükler oluşturabilirsiniz.
Gilles’in, anadilini konuşan herkes gibi, Martinet’i, dilin çift eklemliliğini bilmek zorunda olmadan uydurduğu sözcüklerle kurduğu kombinasyonlar da ikna edici sözcükler ve cümleler oluşturabilir kuşkusuz: Klaus Koch sorar, “Aşk” nedir? “Onay” der Gilles. O halde “Seni seviyorum.” da “Il onay au.” Değil mi? Peki, genç bir hanım buna nasıl yanıt verir? “O da size âşıksa, aynısını söyler.” Der Gilles, “Il bar onay au.” “Il bar?” diye sorar Koch, o da nerden çıktı der gibi. “Dahi anlamında, de.” diye yanıtlar Gilles, işte sana gramer dercesine!
Müttefik ülkelerin baskıları yoğunlaşır, kamp boşaltılmak zorunda kalır. Tutuklular başka kamplara, olasılıkla ölüm kamplarına sevk edilir. Koch, Almanya’nın savaşı kaybettiğini bilmektedir, savaş sonrası planını uygulamaya koyar. Kamptan kaçarken verdiği sözü unutmamıştır, yanında Gilles’i de çıkarır ve onu serbest bırakır. Naziler kampı boşaltırken tüm izleri yok etmek ister ve belgeleri yakarlar.
Müttefik kuvvetlere sığınan Gilles, karargâhtaki personelin şaşkın bakışları altında ve gözyaşları içinde listeleri ateşe verilmiş 2840 tutuklunun adını sayar… Öte yandan Koch, sahte kimlikle İstanbul üzerinden Tahran’a uçar. Kampta Gilles’ten öğrendiği Farsça ile havaalanındaki memurlarla konuşmak ister, rahattır ve özgüveni yüksektir. Ama onu kimse anlamaz, tuhaf davranışlarından kuşkulanılarak sorgulanmak üzere tutuklanır.
Wittgenstein’e tekrar dönecek olursak, felsefesinin ikinci döneminde sembolik dilin günlük yaşamın gereksinimlerini karşılayamadığına kani olmuş ve günlük dilin sağladığı zengin olanaklara inanmış; tanık olduğu futbol kurallarını tartışan çocuklardan esinlenerek dilin bir oyun gibi kuralları olduğu düşüncesine varmış, dil kullanımını “dil oyunları” ile adlandırmış ve dil oyunlarının bağlama uygun oynanmadığında iletişimin sağlanamayacağı sonucuna varmıştır.
Tıpkı Klaus Koch’un, Tahran havaalanındaki İranlı memurlarla onların kurallarını bilmedikleri bir “Farsça” ile dil oyunu oynamak istemesi gibi!