Kapitalizmin Asi Çocukları: Pink Floyd

THE WALL / DUVAR

The Wall (Duvar), İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalizm ve tüketim kültürünün toplumda yarattığı travmaların metaforuydu. Sistemin asi çocuklarından Pink Floyd, 42 yıl önce Aralık 1979’da bu albümle o duvara isyan etti. 68 Kuşağı’ndan “yanlış” aldıkları mirasla, o duvarı bu kez de rockla yıkmak istediler. 1982’de Alan Parker, aynı adla yaptığı filmde The Wall’ı sinema diline aktardı. Kapitalizm ise o günden bu güne çok daha fazla çürüdü...

Baby Boomers

“Noel gelir senede bir, 
Bütün çocuklara.
Her yeni oyuncakta
Bulurlar sevinç ve kahkaha!”

Yirminci yüzyılın ruhunu en iyi temsil eden İngiliz kadın sanatçı unvanlı Dame Vera Lynn (1917-2020), yürekleri yakan acılı sesiyle, babası İkinci Dünya Savaşı’nda cephede kalmış çocuklara ağıt yakıyor, otelin uzun koridorunda işitilen bu dokunaklı şarkısında. “Size, yolun karşısında yaşayan küçük bir çocuğun hikâyesini anlatacağım.” diyor ve “Bu çocuk için Noel günü, diğer günlerden farklı değildir.” diye devam ederken, otelin temizlikçisi elektrikli süpürgenin çalıştırma düğmesine ayağıyla basınca, boşalan gürültüden şarkıyı duyamaz oluyoruz.

Savaş gazileri ve engelli çocuklar yararına hayır kurumlarıyla müzikal çalışmalar yapan Vera’nın şarkısında anlattığı “Yolun karşısında yaşayan ve Noel’i diğer günlerden farksız olan çocuk”, nüfus bilimcilerin dönemlendirip adlandırmasıyla Baby Boomers (1946- 1964 doğumlular) kuşağının ilk üyelerinden Pink’tir. Pink ise bildiğiniz asi çocukların Rock grubu Pink Floyd. Ve bizim ilk paragrafta açılışını yaptığımız film de Pink Floyd’un unutulmaz albümü The Wall’ın (1979) iki şarkısının dışında tümünün sinemasal anlatımı olan ve Gerald Scarfe’nin yoğun simgesel animasyonlarını da içeren, Alan Parker imzalı, 1982 yapımı Pink Floyd The Wall adlı film.

“Soğuk Savaş Dönemi Çocukları” olarak da bilinen Bebek Patlaması Kuşağı’nın üyeleri, İkinci Dünya Savaşından sonraki 20 yıl içinde dünyaya geldiler. Jenerasyonun ilk üyeleri 1960’larda sözcüğün gerçek anlamıyla ‘deli’ kanlıydılar ve tüm dünyada yükselen özgürlük hareketlerinin ateşleyicileri olan 68’lilerdi onlar. Bir yandan dünya savaşının geride bıraktığı bireysel dramların tanıkları, bir yandan da savaş sonrası kapitalist büyümenin sağladığı refahın topluma adil bir biçimde yayılmasının talepçileriydiler.  O yıllarda dünya insan haklarına ilişkin gelişmelere sahne olurken radyo altın çağını yaşıyor, televizyon yeni yeni renkleniyordu.

Pink Floyd

İngiliz rock grubu Pink Floyd’un üyeleri, geçen yüzyılın ikinci savaşının sonlarında, böyle bir sosyal ve müzikal dünyaya “patlayan bebekler”den dördüydü: Grubun en entelektüeli, şarkı sözlerinin yazarı ve bestecisi George Roger Waters (bas, vokal, gitar, synthesizer) ile en karamsarı ve deneyseli Richard William Wright (org, clavinet, synthesizer, piyano, bas) 1943’te; en hümanisti, sempatiği ve yaptığı müzikten başka hiçbir şeyi umursamayan Nicholas Berkeley Mason (perküsyon, davul) 1944’te; en isyankârı, haşarısı, grubun en kısa süreli ama en etkili üyesi Roger Keith (Syd) Barrett (gitar, vokal) ve onun yerine gruba katılan, on parmağında on hüner olan David Jon Gilmaur (gitar, vokal, bas, clavinet, synthesizer, sequencer) 1946’da doğmuşlardı. Hemen hepsi orta veya orta üst sınıf ailelerin çocuklarıydılar. İyi okullarda okuyorlardı, ama devletin verdiği formel eğitime mümkün olduğunca uzak duruyorlardı; çünkü onlar kalıplara, sıkı denetime ve duvarlara itiraz ediyorlardı.

Savaş öncesinde muhafazakâr bir yaşam süren İngiliz toplumunun, ikinci savaşın getirdiği yıkıma küçük yaşlarda tanıklık eden ve bu yıkımdan etkilenen çocukları, büyüdüklerinde toplumun geleneksel her türlü görünümüne tepki gösteriyordu. O çocuklar içinde Pink Floyd’un üyeleri de vardı ve duygularını, içsel çatışmalarını, ellerinden başka bir şey gelmediğinden müzik yoluyla anlatmak istiyorlardı.

Pink Floyd, adını dayandıkları Blues geleneğinin iki ustası Pink Andersen ve Floyd Council’den alıyor; ilk çalışmalarında müzikal altyapılarını bateri ve gitarı da ekledikleri caz müziğine yaslıyorlardı. Sonra kendilerine özgü enstrüman çalma biçimleri, şarkı sözleri, albüm konseptleri, psikedelik rock tarzlarıyla özgün müziklerini geliştiriyorlar; ilk konserlerinden başlayarak ışık gösterileri, slayt görüntüleri ve devasa dekorlarla izleyenlerini şaşırtmak istiyorlar ve şaşırtıyorlardı.

1965’te kurulan grup, 1985’te Roger Waters’in ayrılmasıyla dağılmasına kadar, içlerinde The Dark Side of the Moon, Animals, The Wall ve The Final Cut’un da bulunduğu 12 konsept albüme imza attı. Billboard 200 listesinde 741 hafta zirvede kalan The Dark Side of The Moon (Ayın Karanlık Yüzü) ile The Wall (Duvar) tüm zamanların en çok satan albümleri oldu.

The Wall” Albümünden…

Grubun iki yıl üzerinde çalıştığı The Wall (Duvar) adlı albümü, müzik endüstrisinin en büyük şirketlerinden EMI etiketiyle 1979’da yayımlandı. Albümün çıkış hikâyesi, grubun söz yazarı Roger Waters’in bir turnede platforma tırmanmaya çalıştığı için tartıştığı bir hayranının yüzüne tükürmesine dayanıyordu. Waters’in bu istem dışı hareketi onu düşündürmüş; bu hareketini, kendisini izleyicilerinin bu kadar üstünde konumlandırmasının bilinçaltına yansıyan tepkisi olarak değerlendirmiş ve buradan seyirci ile aralarına bir duvar örme fikrine ulaşmıştı. Ancak fikir az daha işlenince konsept daha bir gelişmiş ve duvar bireyi sınırlayan, sıkıştıran, yalnızlaştıran aile, okul, devlet gibi kurumları anlatan bir metafora dönüşmüştü. Ve daha ötede bu duvar insanlar arasında örülen tüm duvarları da simgeliyordu.

Roger Waters’in başından beri hem bir albüm hem de bir film olarak tasarladığı The Wall, yer yer kendisinin ve grup üyelerinden Syd Barrett’in biyografisinden kaynaklanan esinlere dayanıyordu: Pink adlı kurgusal karakterin doğumundan yetişkinliğine yaşadığı bireysel ve toplumsal süreç ele alınıyor; savaşın yıkıcılığı ve acıları, babasızlığın çocukta yarattığı derin boşluk, ezberci ve tek tipçi eğitim sisteminin çocuk bireyde açtığı yara, aldatma ve aile kurumunun zayıflıkları gibi kapitalist kültürün neden olduğu sorunlar sert sembollerle dile getiriliyordu. Böylelikle Pink’in temsiliyle kişi, etrafına ördüğü duvarı sosyal yaşamının koşulları içinde yaşadığı korkulardan tuğlalar koyarak yükseltiyor ve giderek hem kendine hem dünyaya yabancılaşıyordu. 29 kere The Wall konseri gerçekleştirildi ve 29 kere konser boyunca sahneyle seyirci arasına duvar örüldü, hikâyenin ana kahramanları olan baba, anne, sevgili, öğretmen karakterlerinin balon maketleri şişirildi, söndürüldü.

İkinci Dünya savaşı sonrası kuşağın travmalarını belli bir konu birliği içinde ele alan The Wall albümü, şiirsel ve müzikal bir yapıydı. Şimdi sıra bu yapıya bir de görüntü ve hareketi, yani sinema dilini katmaya gelmişti. Otoriter kapitalizmin tektipleştirdiği modern insanın yaşamındaki bunalımlarını simgesel bir anlatımla dile getiren The Wall, bu haliyle bile oldukça farklı bir müzikal film olmaya hazır görünüyordu. Bunu da en iyi Gangaster Bugsy, Şöhret ve Evita Peron’un Hayatı’ndan tanıdığımız ve ülkemize yönelik abartılı bir adalet eleştirisinde bulunan Geceyarısı Ekspresi nedeniyle öfkelendiğimiz Alan Parker yapabilirdi. Çünkü o çarpıcı görüntü ve kurgu anlayışına sahip bir yönetmendi; şarkı sözlerinin simgelerini, sinemanın harekete ve görüntüye dayanan diline o aktarabilirdi.  

… “The Wall” Filmine

Fikrin sahibi Waters’le yönetmen Parker oturup konuştular, Waters anlattı, o ayıkladı ve filmin oturacağı sekansları birlikte belirlediler. Senaryo zaten belliydi, albümün “Hey You” ve “The Show Must Go On” dışında tüm şarkıları filimde yer alacaktı. Diğer albümlerdeki gibi bunların da sözleri Roger Waters’e aitti. Yoğun simgesel görüntü sorununu da New Yorker ve The Sunday Times gazetelerinin çizeri Gerald Anthony Scarfe’nin animasyonlarıyla çözecekler; Pink’e ise İrlandalı şarkıcı, aktör, Afrika’da açlıkla mücadele gruplarının örgütçüsü, en son 2005’te Midge Ure’le birlikte organize ettikleri ve Pink Floyd’un eski üyelerini de bir araya getirdiği yardım konserleri serisi Live 8’den tanıdığımız Bob Geldof hayat verecekti.

İşte bu kadro, albümden 3 yıl sonra, 1982’de, açılış sahnesini yazımızın giriş paragrafında verdiğimiz Pink Floyd The Wall’ı yeniden yarattı. Parker müzikal, animasyon, dram gibi üç etkili sinema türünün anlamlandırma olanaklarıyla edebî/şiirsel sözün simgesel gücünü bir arada değerlendirerek melez bir yapı inşa etti. Öykülü şarkıların bütünlüklü bir kurgu içinde buluştuğu konsept albüm, 23 defa platin plak ödülü alırken film de aynı yıl BAFTA En İyi Ses Ödülü’ne layık görüldü.

Hikâyeyi çizgisel değil, döngüsel bir zaman içinde izleyen film, Vera Linn’in “Noel Babanın Unuttuğu Küçük Çocuk” adlı hüzünlü şarkısı eşliğinde bizi otel odasında ve aşılmaz yalnızlığı içinde rock yıldızı Pink’le tanıştırıyor. Bu, Pink’in duygularını yitirdiği, hayatla alışverişini bitirdiği sürecin son aşamasıdır. Ardından, albümde yer almayan ama kendine filmde isabetli bir yer bulan Waters şarkısı When the Tigers Broke Free (Kaplanlar Serbest Kaldığında) ile duvar öncesine gidiyoruz. 1944 Şubat’ında Almanların müttefik cephelere hava harekâtıyla bıraktığı bombalar “sıradan hayatlar”a düşmektedir:  

Kaplanlar Serbest Kaldığında

Kara bir 1944 sabahında…
Acımasız bir şafak sökerken.
Cephe komutanı, geri çekilme izni isterken,
Generaller, “Dayanın!” dediğinde
Ve düşman tankları
Bir süreliğine püskürtüldüğünde,
Generaller teşekkür ettiler!
Anzio mevzii tutulmuştu böylece,
Kaybedilen birkaç yüz sıradan hayat sayesinde!

Henüz doğmamış Pink’in Kraliyet Birliğinde görevli teğmen olan babası, koyu bir yalnızlık ve çaresizlik içindeyken cephede kalan o “sıradan canlardan” biridir. Görsel belleğimizden kolay silinmeyecek savaş görüntüleri ile konsere giden gençlerin polisçe kovalanıp coplandığı görüntüleri üst üste bindirir Alan Parker ve içindeki faşizmi açığa vuran diktatör Pink’in filmin ilerisinde ayrıntılandırılacak “balkon konuşması”na ait Hitlervari söylevi. Parker, uzun bir sekansla savaşın yıkıcılığını, özgürlüklerin yok edilmesi ve toplumsal barışın ortadan kaldırılmasıyla eşitler.

Duvarın Tuğlaları

Rock yıldızı Pink’in kendisine ve çevresine yabancılaşmasının bu son safhasından başlayarak doğumuna, çocukluğuna, okul yaşamına, iş ve evlilik hayatına dair döngüsel bir kurguyla örülen her bir olay halkası, onun etrafını saran duvarı yükselten tuğlalardır. Waters, imgeleriyle olumsuzladığı bu dünyaya doğarken Pink’i uyarır:

“Demek sen 
Hoşlanabileceğini düşündün 
Gösteriye katılmaktan… 
Pençeleyerek açmak zorundasın kendi yolunu 
Gizlenerek insanların arasında.”

Albümün merkez şarkısı Duvardaki Diğer Tuğla (Another Brick in The Wall) üçlemesi, filmin ana iletisini taşımaktadır: Savaşın yol açtığı babasızlık, duygu zenginliğinden yoksun bırakan eğitim sistemi ve bunlarla birlikte sosyal ve kişisel ilişkilerin yarattığı travmalarla gelen uyuşturucu… Yüz binlerce “sıradan” hayatla babası cephede kalan Pink’in, oyun parkında anne babalarıyla oynayan çocukların arasında derinlemesine hissettiği babasızlık ve baba diye elinden tutmak istediği yabancı bir adam tarafından itilip kakılması, duvarının ilk tuğlasıdır ve bu görüntüler yürek yakar:

“Baba, okyanusun ötesine uçtu 
Yalnızca bir anı bırakıp geride… 
Baba başka ne bıraktın benim için? 
Hepsi hepsi, yalnızca duvardaki bir tuğlaydı…” 

Havalanan barışın beyaz güvercini, gökte bir bombardıman uçağına dönüşür, Gerald Scarfe’nin etkili animasyonuyla: “Elveda Mavi Gökyüzü”.  Sığınaklarda gaz maskeli insanlar ve savaş meydanlarında düşenler… İngiliz bayrağı parçalanıp düşerken yere, geride kalan kanlı haçı mezar taşı simgesine dönüşür.

Her karesi simgelerle yüklü The Wall, uzun savaş sekansından sonra 23. dakikada duvarın ikinci tuğlasına geçer. Bu, Pink’in okul hayatı, yani eğitim sistemidir. Burada iki temel eleştiri ortaya konur: Birincisi sistemin kendisine yönelik, ezberci, tekrarcı eğitimdir. Çocukların belli bir müfredatı milim sapmadan ezber etmelerine dayalı, çocuk bireyin kişisel özelliklerini dikkate almayan, yaratıcılıklarını ve bir ürün ortaya koymalarını engelleyen sistemdir bu. Alan Parker, çocukların aynı yüzlerle robotlaştığı etkili sahneleriyle, Waters de bu kez oldukça açık dizeleriyle bu sistemi bombalar:

“Eğitime ihtiyacımız yok 
İhtiyacımız yok düşünce denetimine de 
Sınıflarda aşağılanmaya da ihtiyacımız yok
Öğretmenler rahat bırakın çocukları…” 

Ne var ki bu düzenin istediği tek tip insan yetiştirme anlayışı günümüz eğitiminde de geçerliğini büyük ölçüde korumaya devam etmektedir. Buradaki ikinci eleştiri, sistemi kolaycı bir kalıp olarak benimseyen ve esnetmeye yanaşmayan konformist ve ezik öğretmenlere yöneliktir. Pink’in yazdığı şiirle (Money) alay eden, onu aşağılayan, hatta sınıfta öğrencisini döverek evde eşinden gördüğü aşağılanmayı okula taşıyan öğretmenleredir şu dizeler: 

“Bazı öğretmenler vardı çocukları inciten, 
Onların zayıflığını ortaya sererek, 
Her fırsatta, her yaptığımız şeyle alay eden…”

Duvarın üçüncü tuğlası, küçük Pink’in karşı cinse ilk uyanışıyla paralel genç Pink’in aldatılmayla biten evliliği ve diğer sosyal ilişkilerde yaşadığı acıları bastırmaya çalıştığı uyuşturucudur. Hikâyenin döngüsel kurgusu, genç Pink’in kullandığı uyuşturucunun bilincini bulandırdığı gibi yer yer zamanın kronolojik akışını bozup zaman algısını da bulandırır ve çocuk Pink ile yetişkin Pink’in yaşadıkları ve hissettikleri eşzamanlılıkla verilir.  Mother’in (Anne) şu dizelerine yansıyan kaygıları gibi paraleldir ve bir korunak olarak anneyle ilişkisi her iki Pink’e de ağır gelen bu dünyadan kaçıp sığınacakları güvenli bir limandır:

“Anne bombayı atacaklar mı sence? 
Anne şarkımı sevecekler mi? 
Anne burmaya kalkarlar mı ayalarımı? 
Anne bir duvar öreyim mi etrafıma?
(…) 
Anne gerekli miydi duvarın bunca yüksek olması.”

Böyle böyle örülür Pink’in duvarı ve o duvarın arkasında artık o hayattan kopmuş, çürüme sürecine girmiştir Pink. Eğlence ve tüketim batağından geçerken çok ağır yaralar alır. İşte bir kriz anı: Savaş alanına dönmüş darmadağın evinde gitarlarıyla oynar, tıraş olur, tüm vücudunu kazır jiletle, kaşlarını, her yanını… Kan damlar küvete… Geldiği nokta “Elveda zalim dünya / Terk ediyorum bugün seni!”dir.

Arkadaşları Pink’i tümüyle uyuşmuş, baygın bulurlar darmadağınık evinde… Yine çocukluğunun düşleri etkisinde… Onu bu halde bulanlar, konsere çıkarabilmek için biraz daha uyuşturarak “iyileştirme” çabasındadırlar! Savaş, okul, doktor, iğne… görüntüleri jilet kadar keskindir üst üste binerken: “Ağrı yok, uzaklaşıyorsun / Ufukta bir vapur dumanı gibi…” Cephede askerlerin yerini eli silahlı öğretmenler, doktor ve yakın çevresindeki kişiler alır. Yaşanan nesnel gerçeklikle bilinçaltının gerçekliği iç içe geçer. Ekip onu gösteriye götürürken Pink’in bütün vücudunu kurtçuklar sarar. Artık konsere sürüklenerek götürülebilecek, sevenlerinin karşısına daha da uyuşarak çıkabilecek durumdadır. Bedeni ruhu ve bilinçaltı faşizmin kurtçukları tarafından teslim alınmıştır. Gerçek Pink, iyi hissetmediğinden hotelde kalmış, yerine işte bu “Nazileri” göndermiştir:

“…Ve biz ortaya çıkaracağız bu gece
Siz hayranların gerçek yüzünü!
Var mı aranızda cinsiyeti bozuk acaba?  
Duvara dayayın onları!
Şurada spot ışığında duran
Pek sağlam görünmüyor bana 
Daya onu duvara!
Buradaki Yahudi’ye benziyor,
Şuradaki de bir zenci 
Kim bıraktı salona bu ayak takımını? 
Orada biri var esrar içiyor 
Ve şunun da sivilceleri var!
Elimde olsaydı eğer 
Kurşuna dizdirirdim hepinizi!”

Dükkânlar yağmalanır, evler basılır, kim varsa “öteki” olan vurulur ezilir, öldürülür… Ve film böyle, bütün bir albümün uzun bir klibi gibi akıp gider, jilet kesiği hissi veren, yaralayıcı görüntülere yer yer animasyon katıp bütün kliplerdeki gibi çarpıcı, sarsıcı ve imgesel anlatımı katlayarak…

The Wall’ın Simgeleri

Roger Waters’e göre ana karakter Pink, %70 kendisi, %25 Syd Barrett ve %5 grubun diğer üyelerinden oluşmuş bir kurgu kişidir. Bu nedenle Pink’in temsil yeteneğinin güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Film boyunca elektrogitarın gerilen, inleyen, bağıran ve çığlık olup atılan; davulun yinelemeli temposundan aniden yükselen, patlayan ve piyanonun yumuşak, yatıştırıcı sesleri şarkının hikâyesini müzikal dille işitsel algımıza kazıyor. Görüntü, hareket ve ustalıklı efektler görsel algımızı çoğu kez sarsarken arada bir teskin edip yatıştırıyor. Tüyler ürpertici savaş görüntüleri, İkinci Dünya Savaşı’nın cesur fotoğrafçısı Robert Capa’nın çalışmalarından esinle hazırlanıyor ve görüntülerde şiddet – sükûn birbirini izleyerek karşıt duyguları harekete geçiriyor…

Rock yıldızı Pink’in çocukluğu ve gençliğinin çıkmazlarını Waters edebiyat ve şiir, Parker de sinema diline ait göstergelerin temel anlamlarıyla değil, mecaz ve yan anlamlarıyla veriyor. Bu nedenle anlatımda yazınsal metin de sinemasal hareket ve görüntü de yoğun bir simgesel dil oluyor: Duvar, kişinin her şeye, hatta kendisine bile yabancılaşması ve yalnızlığı; tuğla, bu yabancılaşma ve yalnızlaşma duvarını ören sosyal ve kişisel her bir yaşanmışlığıdır. Çekiç güçtür, hem yapan hem yıkan güç; yer aldığı armadaki beyaz (Nazizmdeki gibi) arılığı, saf ve katışıksızlığı; kırmızı ise uyarı ve tehlikeyi anlatır. (Beyaz + Kırmızı = Pembe, yani Pink!) Solucanlar sistemin insanı kişiliksizleştirmesinin, kurtçuklar ruh ve bilincinin uyuşmasının, bireyin çürüyüp tükenişinin, simgeleridir. Animasyondaki iki çiçek, karşılıklı hareketleriyle, iki karşı cins arasındaki gerilimi ve bu gerilimin cinsel ilişkiye yansımasını anlatırken, akrep Pink’in kendisine ihanet eden karısını temsil ediyor. 

Alan Parker, son on dakikaya kadar Pink’in kişiliğinde yoğun bir distopik toplum inşa ediyor. Kontrolsüz kapitalist sistem, yarattığı tekçi, tüketici ve yabancılaşmış bireyi tırmanıp aşamayacağı yükseklikte duvarla çeviriyor, kıskıvrak yalnızlaştırıyor. Pink duvarı tırmanarak aşmak için çabalıyor; elleri, yüzü gözü kan içinde kalıncaya kadar uğraşıyor; ama başarılı olamıyor, her bireysel kurtuluş çabasının nafileliği gibi. Duvarın yıkılmasından başka kurtuluş yolu kalmamıştır; ancak bu kararı kendisini yargıladığı bir mahkeme vermelidir. Mahkeme, bir bakıma şarkılarda ve Pink’in içsel çelişkilerinin aydınlık ile karanlığın, iyi ile kötünün, sağlıklıyla hastanın mücadelesi ve muhasebesidir. Yargıç da duvarı ören tuğlalar da kendisinin birer parçasıdır.

“Yık Duvarı!”

Mahkeme sekansı, ağırlıklı olarak Pink’in bilinçaltını Gerald Scarfe’nin durmadan değişip dönüşen animasyon figürleriyle doldurur. Pink’in kendini yargıladığı mahkemede duvarı yükselten tuğlalar, dayakçı öğretmen, aldatan sevgili, korumacı anne…  bütünüyle onun eleştirel biçimleriyle bir bir yargıç önüne çıkar ve tanıklıkta bulunurlar. Filmin başından beri bir adım geride duran orkestra, adeta filmi özetleyen bu sekansta öne çıkar ve seyirciyi acıklı ve düşünce yoğunluklu bir operaya davet eder. “Sayın solucan yargıç” ifadesi, jürinin kararının beklenmemesi, yargıcın kararını kusarak açıklaması, birçoğunun “pislik” diye tanımladığı İngiliz hukuk sistemine atılan eleştiri bombalarıdır.

Animasyonda, Pink’in etrafını çevreleyen duvar tamamen kapanınca yargıç kararını açıklar:

“…Bütün yargıçlık hayatımda
Başka birini görmedim
Bu kadar hak etmiş
Yasanın en ağır cezasını.
Zarif karına ve annene
Çektirdiğin böylesi acılar,
Kusmaya zorluyor beni.
Ama dostum açığa vurdun
En derin korkunu
Seni mahkûm ediyorum
Senin gibilerin önünde yıkmaya duvarı,
Yık duvarı!”

Karar açıklandıktan sonra Pink’in çocukluğundan beri bütün yaşadıkları, yani tuğlaların görsel biçimleri hızlıca akarken, duvarın Pink’in yetişkinliğinde değil, bir kader gibi doğduğu günden beri örülmeye başlandığı vurgulanır. Kalabalıklar sürekli tekrarlar “Yık duvarı! Yık duvarı!” Aşılmaz bir duvar tüm perdeyi kapatır. Diğer tarafından uygulanan tazyikle duvar patlar, tuğlalar ağır çekimde fırlayıp savrulur etrafa. Duvardan kalkan toz açılınca savaştan henüz çıkmış bir kentin sokağında, yıkıntılar içinde oynayan iki çocuk girer kadraja, hiçbir şeyden habersiz kendi dünyalarında… Bunca çöküş ve çürüyüşten sonra az umut değildir bu!

Pink’in yeniden doğumu!                                                                                                  

—————

Yazıda aktarılan şarkı sözlerinin İngilizce aslından Türkçeye çevrilmesinde katkısından dolayı Asu Pala’ya teşekkürler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir