Bir Aydınlanma Çocuğu: AMADEUS

Müzikteki reformist tavrı, saray ve soyluların kültürel kabullerine karşı duruşu, yerleşik yargılardan ve kurallardan bağımsız oluşu, karşıtlık ögeleri içeren içten ve duyarlı anlatımı, ritmik akışı aniden değişen müziksel yapısıyla 18. yüzyıl aydınlanmasının hem ebesi hem çocuğu olan Wolfgang Amadeus Mozart ‘ı, ölümünün 230. yılında Miloş Forman‘ın 1984 yapımı Amadeus adlı filmiyle anıyoruz.

Hem Ebe Hem Çocuk

Başlıktaki aydınlanma çocuğu; yaşadığı çağda Barok dönemin ağdalı, detaycı, süslemeci, toplumdan kopuk ve sarayın dört duvarı arasına sıkışmış müziğini popüler etkilerle kanatlandırıp tekrar toplumla buluşturan besteci Wolfgang Amadeus Mozart. Kimine göre bir dâhi, kimine göre bir yetenek, kime göre hırs ve alın terinin bir ürünü olan Mozart, bize göre de 18. yüzyıl aydınlanmasının hem ebesi hem çocuğudur! 

Filmin Afişi

Sanat/sanatçı temalı filmlerin bu yazıdaki konusu; ilk konçertosunu 4, ilk senfonisini 7, ilk bütünlüklü operasını 11 yaşında yazmış ve 35 yıllık kısacık ömrüne 626 yapıt sığdırmış bir sanatçıyı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir film: Amadeus (1984). 1932 doğumlu, Çekoslovakya göçmeni, en çok da 1975’te çektiği Guguk Kuşu’yla tanıdığımız Amerikalı yönetmen Miloş Forman’ın önemli filmlerinden biri. Amadeus, sayabildiğimiz kadarıyla aralarında En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Kostüm Tasarımı, En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı, En İyi Ses Miksajı Oscarlarının da bulunduğu çeşitli yarışma ve festivallerde toplam 33 ödül ve 15 kadar da adaylık almış.

Biyografik Kurgu

Miloş Forman, Amadeus’ta 18. yüzyılın klasik Batı müziğinin en üretken ve en etkili bestecilerinden Mozart’ın (Tom Hulce) çalkantılı yaşamını ve sanatta öncü tavrını kadraja alıyor. Mozart’ın biyografisiyle Saray Bestecisi Antonio Salieri’nin (Fahrid Murray Abraham) biyografisinin, Peter Shaffer‘in oyununda belli oranda bir kurguyla buluştuğu hikâye, Salieri’nin bakış açısıyla anlatılıyor. Forman, sanatın oluşma süreçlerinin çok katmanlı okumalarına olanak tanımak için, bu iki müzisyenin biyografilerine bire bir sadakatle filmin elini kolunu bağlamak istemiyor. Bu özelliğiyle Amadeus, Mozart’ın ve Salieri’nin gerçek yaşamları için bütünlüklü bir belge oluşturmuyor. Doğaldır ki bir film sanatı için bu kadar özgürlük ve kurgu fırsatı kabul sınırları içindedir.

Genel olarak sanatçıları iki ayrı grupta toplamak için ‘yeteneği hırsının önünde’ ve ‘hırsı yeteneğinin önünde’ nitelemelerini kullanacak olursak, dönemin en başarılı sanatçısı olan Saray Bestecisi Salieri’nin hırsı yeteneğinin önündedir; ancak Amadeus’u üçüncü bir kategoriye almak gerekir: Hırsı ve yeteneği yüksek, ama her ikisi de aynı boyda! Mozart için ayrıca buna eklenecek birkaç nitelik daha var: Özgürlük arayışı, otoriteye isyan, yenilikçilik, yaratıcılık, babadan gelme sağlam bir müzik altyapısı, ısrar ve çalışma… Filmde, onun bu üstünlüğü karşısında Salieri’nin nasıl damla damla eridiğine ve adım adım çöktüğüne tanık oluyoruz.

Filmden

Bu erime ve çökme sürecinde sanatçının iniş ve çıkışlarla dolu psikolojisini, can verdiği Salieri’nin karmakarışık ruh halini seyirciye oldukça etkili bir biçimde aktaran Fahrid Murray Abraham’ın, buradaki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscar heykelciğini kaldırması tesadüf değil kuşkusuz. Diğer oyunculuklar ve özellikle Mozart’a hayat veren Tom Hulce’nin En İyi Erkek Oyuncu Oscarı adaylığını, hatta bizce ödülünü hak eden performansını yabana atmamak gerekir.

Salıerı’nin Trajik Yaşamı

“Mozart, katilini affet! İtiraf ediyorum, seni ben öldürdüm! Seni öldürdüm, beni affet!”

Film, Viyana’nın soğuk ve karlı bir gecesinde Salieri’nin gecenin sessizliğini yırtan bu yakarışlarına karışan inlemeleriyle açılır. Kapıyı açmasını isteyen yardımcıları, bir düşme sesi duyup zorla içeri girdiklerinde Salieri’nin kestiği boğazından kan yerine hem Tanrı’ya hem Mozart’a duyduğu öfke ve kinin aktığını görürler ve 25. Senfoni’nin izleyiciyi yerinden kımıldatan telaşlı ritmi yükselir. Salieri kanlar içinde yerdedir. Biz müziğin ve görüntünün yarattığı duygu yoğunluğunun içine girer; üç saat boyunca bir daha çıkamayız.

Bu giriş sekansından sonra kapatıldığı deliler evinde ziyaretine gelerek onu günah çıkarmaya çağıran Papaz Father Vogler’e (Richard Frank) anlattıklarından tanıyoruz Salieri’yi, Mozart’ı ve ilişkilerini. Geri dönüş ve ileri sıçrayışlarla oluşan yapbozun parçaları ustalıklı bir kurguyla birleştirilerek devam eden filmin hikâyesi, Mozart’ınkinden çok Salieri’ni biyografisi gibi ilerliyor ve onun trajik yaşamı, duygu dünyası can yakan bir nitelik kazanıyor.

 Salieri, önce Mozart’ın babasını anlatıyor bize. Besteci Leopold Mozart (Roy Dotrice) küçük Wolfi’yi kentten kente, saraydan saraya gezdirip oğlunun yeteneğini dünyaya duyurmak istiyor. Babasının onda kurduğu müzikal altyapıyı hayranlıkla dile getirirken bunu kendi babasının müzik kariyeri önünde daha başından engel olmasıyla karşılaştırıyor ve babasını bu yüzden lanetle anıyor Salieri. Dinsel inanca sığınıyor, Tanrı’ya yakarıyor:

“Tanrım beni büyük bir besteci yap! Senin yüceliğini müzikle dile getirmeme ve ölümsüz olmama izin ver!”

Oysa Mozart, ruhani ve ilahi dünyayla hiç ilgili değildir. Hayatı müzikle yaşar ve müzik yaşamının doğal bir parçasıdır. Eserlerini yazarken müzik, kafasının içinde çalar, ondan başka tek bir ses duymaz. Hayatındaki her şeyi müzik olarak yaşar; kaynanasının çığlığını bile operasına nota ile yazar! Kalıpların ve kuralların sınırladığı bir dünyaya sığmamakta, halkın içinde kendini mutlu hissetmekte, ama sarayın ve geleneklerin sıkıştırdığı bir ortamda zor nefes alıp vermektedir.

İki müzisyenin yolları Viyana’da kesişmiştir. Salieri İmparator II. Joseph’in (Jeffrey Jones) saray bestecisidir; Mozart, Kont Johann Kilian von Strack’ın (Roderick Cook) sarayına müziğini icra etmek için gelir; ama adı Viyana’ya kendisinden önce ulaşmıştır. Bu karşılaşmadan sonra Saray’ın otoritesine boyun eğmiş Salieri’nin yaşamı alt üst olacak, olan bitenden Tanrı’yı sorumlu tutacak, Tanrı ile hesaplaşması başlayacak ve Salieri bir daha eski Salieri olamayacaktır:

“Madem bana Mozart’ınki gibi bir yetenek vermedin Tanrı’m, bari onu anlayabilecek zekâyı da vermeseydin!”

Saray-Mozart Çatışması

En ünlü oyunu Equus’u Broadway’da 1200 kez sergilenen ve 2001’de Kraliçe II. Elizabeth tarafından şövalyelik unvanı ile onurlandırılan tiyatro yazarı Peter Shaffer’in kendi oyunundan uyarladığı Amadeus’un senaryosu, son derece etkili bağlantılarla akıp giden bir yapıya ve diyaloglara sahip. İncelikli geçişlerle yapılandırılmış kurguya sanat yönetiminin (Karel Cerny ve Patrizia von Brandenstein) başarılı performansı; konuyla anlamsal ilişki kurabilen mekân, kostüm ve makyajın desteklediği, sanatçıların özellikle yaratma süreçlerindeki duygu dünyalarını izleyiciye taşımadaki ustalığı, filmin tam bir uyumlu kadro çalışmasıyla kotarıldığını gösteriyor.

Temel Çatışma

Filmin temel çatışmasını üç boyutta ortaya koymak mümkün görünüyor. Bunlardan birincisi kişilik özellikleriyle ilgilidir. Mozart’ın, çocuksu iyimserliğiyle umutsuz karamsarlığı, yenilikçiliğiyle toplumca kabul görme arzusu gibi karşıtlıklar taşıyan çok boyutlu kişilik özellikleri ile Salieri’nin müziğiyle ölümsüzlüğü yakalama isteği, otoriteye boyun eğişi, büyük sanatçı olma tutkusu ve Mozart’a dönük, yaşamını alt üst eden kıskançlığı arasındadır.

Çatışmanın ikinci ve sanatta anlam bulan boyutu ise iki sanatçının kariyerlerindeki nitelikle ilgilidir. Bu boyuttaki çatışma, Mozart’ın babasından aldığı müzik kültürüne ait sağlam alt yapısı, müzikteki reformist tavrı, Saray ve soyluların kültürel kabullerine karşı duruşu, yerleşik yargılardan ve kurallardan bağımsız oluşu, karşıtlık ögeleri içeren içten ve duyarlı anlatımı, ritmik akışı aniden değişen müziksel yapısı ile Salieri’nin kendini saraya kabul ettirme isteği, tekrarlanagelen müzik geleneğine sadakati, sınırlı müzik yeteneği, ailesinden görmediği kariyer desteği arasındadır.

Çatışmanın üçüncü boyutu, aydınlanmacı ve geleneksel dünya görüşleriyle ilgilidir ve bu, iki sanatçının kişisel, sanatsal karşıtlıklarının arka planını oluşturur. Ne yazık ki filmde bu arka plan yeterince öne çıkarılmak istenmemiş gibidir. Oysa bu boyuttaki çatışma, sınıfsal, kültürel bir çatışmadır ki belirleyici bir role sahiptir. Nihayet tarih içinde toplumsal yaşama dair her türlü değer, geçerliliğini yitirince, önüne geçilmez biçimde yok olup giderken yerini yeni yeni yeşermekte olana bırakır. Bu yer değiştirmenin sessiz sedasız bir biçimde değil, gürültülü bir devrimsel karşılaşmayla gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

Fen bilimlerindeki gelişmeler, insanları doğayı anlamada dinsel dogmalardan bağımsızlaştırdıkça inançtan akla doğru evrilen düşünme biçimi, bilimin doğayla sınırlı olan ilgi alanına insanı, toplumu ve kültürü de kattı. 18. yüzyılın ikinci yarısında, Fransız Devrimi öncesinde özgürlükçü düşünce, gelenekçi ve dinsel anlayışa karşı akıl-duygu dengeli ilerlemeci anlayış, işte bu süreçte Avrupa’da git gide yaygınlık kazandı. Bu süreçte saraylı, soylu kültür karşısında halkçı, aydınlanmacı bir kültür yükseldi.

Mozart-Salieri

Mozart-Salieri  

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız, filme ait temel çatışmanın bir yanında Mozart, diğer yanında Salieri var. Mozart çatışmanın ileri, Salieri geri yönünü temsil ediyor. Bir kere daha altını çizelim, ne yazık ki Miloş Forman, çatışmanın bu yönüyle fazla ilgilenmiyor. O, kamerasını daha çok iki sanatçının birey olarak yaşadıkları iç sıkıntılara ve sanatsal yaratma süreçlerinde yaşadıkları içsel çalkantılara odaklıyor. Forman, “Yaşamında çocuk yanını sürdüremeyen ciddi ve oturaklı insanlar, sorumluluk sahibi, başarılı birer burjuva olabilirler; ama onların içlerinden bir dâhi çıktığı görülmemiştir.” diyen Alman filozof Schopenhauer’i haklı çıkarırcasına Mozart’ın çocuksu yönünü, şen kahkahasını; ama aynı zamanda derinlikli yaratma sürecini öne alıyor.

Öte yandan Salieri “heykellerin şarkı söylediği şehir” olarak bilinen Viyana’da iyi bir itibarı olan saray müzisyenidir. Oldukça çıkarcı, egoist ve dindar bir kimlikle filmdedir ve müziğin başkentinde en büyük olmak arzusuyla yanıp tutuşmaktadır. Ne var ki Mozart’ın Viyana’ya gelmesiyle birlikte, parlayan yıldızı sönmeye yüz tutar; ona husumeti bu yüzdendir, iyice içselleştirdiği tanrısına bile kin doludur, çünkü onun Mozart’ı kayırdığını düşünmektedir.

Miloş Forman’ın bu kişisel karşıtlığı daha çok önemseyen tavrına karşın, yine de filmin birkaç sekansında sözünü ettiğimiz sosyal, sınıfsal ve kültürel karşılaşmalara tanık oluruz. Örneğin Salzburg Prensi’nin sarayında, Prens ve saray müzisyenleri ile Mozart’ın, Figaro’nun Düğünü adlı opera buffası (operakomik) üzerine tartışma tonlu diyalog oldukça öğreticidir.

Figaro’nun Düğünü operasına kaynak olan Beaumarchais‘nin yazdığı tiyatro, Viyana’da Fransız Devrimi’nden 10 yıl önce aristokratlarla alay ettiği gerekçesiyle yasaklanmıştır. Mozart yasağa karşın bu oyundan bir opera yazmıştır. Prens’e bunun yalnızca bir komedi olduğunu söyleyerek kendini savunur, ama Prens kararlıdır:

Ben müsamahakâr biriyimdir. Kolay kolay sansür koymam. Bunu yaptığımda ise sağlam gerekçelerim olur. Figaro kötü bir oyun. Sınıfları birbirine düşürüyor. Fransa’da sadece ezaya sebep oldu. Kız kardeşim Antoinette bana, kendi halkından korkmaya başladığını yazdı. Korkarım oldukça safsınız dostum. Böyle tehlikeli zamanlarda bir tiyatro oyunu vesilesiyle halkın galeyana gelmesine göz yumamam.”

Saray müzisyeni ise Mozart’ı başka bir açıdan ikna etme çabasındadır:

“Neden yeteneğinizi böyle bir saçmalığa harcıyorsun? Çok daha yüce temalar seçebilirsin elbette.”

Mozart’ın sesi bu kez müzik değil, öfke doludur:

“Yüce mi? Yüce ne demek? Bu yüce şeylerden, ölmüş eski efsanelerden bıktım usandım artık! Neden ilelebet sadece tanrılar ve efsaneler hakkında yazalım ki?

-Çünkü öyleler! Onlar ilelebet var olacaklar… Opera bizi yüceltmek içindir Mozart; sizi ve beni, tıpkı Majestelerini olduğu gibi!

Bir başka müzisyen, söylenenleri destekler:

-Çok güzel, evet öyle.

Mozart sabrının sonundadır:

-“Güzel, güzel güzel!” Hadi ama dürüst olun! Herkül’ü dinlemektense kuaförünü dinlemeyi tercih etmeyecek olanınız var mı? Veya Horatius’u veya Orpheus’u? O kadar yüceler ki, duyan da mermer sıçtıklarını sanır! …

Filmden

Tartışmayı Mozart kazanır, ama opera da makaslana makaslana kuşa döner. Bu, yine de gitmekte olanın değil, gelmekte olanın kaçınılmaz zaferidir. Nihayet Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart Fransız Devrimi’nden sonra bu tarihsel haklı oluşu teslim edecektir:

-Fransız Devrimi Bastille’nin alınması ile değil, Figaro’nun oynanması ile başlamıştır!

Yaşadığı dönemde bir Doğulu olarak biraz çekinilen, ama ilgi de gösterilen biz Türklerin müziğinden esintiler taşıyan müziği, en azından yazdığı Türk Marşı (Rondo Alla Turca Sonata) ve daha önemlisi de aydın sanatçı tavrı için, Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara Halkevi’inde, ressamlarla sohbeti sırasında yaptığı, Mozart’a çok yakışan sanatçı tanımıyla bitirelim: “Sanatçı alnında ışığı ilk hisseden insandır!”

Mozart bu ilklerdendi , o nedenle 230 yıl sonra da yaşıyor!   

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.