26-27 Haziran 2021, 2 600 000 üniversite adayının geleceklerine atacakları adımın önemli bir tarihi. Yarışa kimileri okulsuz, kimileri kurs, özel okul ve derslerle hazırlandılar. Salgın döneminde eşitsizliklerin arttığı bir süreçte ülkemizde iktidarın kamusal görev alanından çıkarıp attığı eğitim, piyasanın kucağında onun insafına terk edildi. Bu nedenle ekonomik göstergelerle eğitim göstergeleri arasında şaşmaz bir paralellik bulunuyor. “Gini katsayısı” açısından baktığımızda bu paralelliği çok net görebiliyoruz. Eğitim göstergelerimiz, toplumumuzun yaşadığı ekonomik eşitsizliğin bir aynası gibi: Ekonomide eşitsizlik eşittir eğitimde eşitsizlik!
Ağzını her açtığında sınav odaklı bir eğitim sistemini eleştiren Milli Eğitim Bakanı’mızın, Covid-19 olanca gücüyle saldırdığında merkezi bir sınavdan vaz geçilmesi için bulunmaz bir fırsat sunmuşken, bu konuda en küçük bir adım bile atmaması, bakanlıkta nasıl bir sınavdan geçtiğinin önemli bir göstergesi oldu; anladık ki sistemce eli kolu bağlıydı. Geçen yıl YÖK’ün, yaklaşık 2,4 milyon üniversite adayının 27-28 Haziran’da gireceği, en az 10 milyon aileyi ilgilendiren Yükseköğretim Kurumları Sınavı’nı, salgın tedbirleri kapsamında bir ay geriye attığı halde, AKP’li Cumhurbaşkanı’nın turizm aşkı dışında hiçbir kamu yararı ve pedagojik gerekçe düşünmeden tekrar öne alması da Bakan’ın elini kolunu bağlayan o sistemin gücünü gösteriyordu!
Eğitimde nerden baksak net bir biçimde gördüğümüz iki eğilimden biri eğitimi özelleştirme, diğeri dinselleştirme. Sistemin, salgın salgın diyerek okulları kapatması, salgın malgın dinlemeyip kursları açık tutması birinci; şimdi “Telafide Ben de Varım” programı ile yaz okulculuğuna soyunup dinci vakıflara başrol vermesi de ikinci eğilimin son örneği. Bu iki eğilim, hükümet marifetiyle artık tümüyle kurumsallaşma sürecini tamamladı. Birincisi, mali destek ve teşviklerle devlet güvencesine kavuştu; ikincisi, saray direktifleri ve cemaat protokolleriyle hükümet korumasına alındı. Tabi bunlar, çok gürültü koparmasına karşın, eğitimde “sessiz devrim” olarak nitelendi.
Gerçekte devrilen neydi? Bir cümleyle söylemek gerekirse, Cumhuriyet dönüşümlerinin motoru olan eğitim sisteminin halkçı, aydınlanmacı karakteriydi. Bu yazının amacı, işte bu devrilenin yerine inşa edilen sistemin doğurduğu sonuçları bir de ÖSYM’nin YKS verileri üzerinden okumak. Ancak bu okumayı, eğitimin yarışmacı/rekabetçi, eleyici karakteriyle ülkemizin sosyoekonomik yapısı arasındaki paralelliği üzerinden yapmak.
“Gini”yi biliyorsunuz, bir ülkedeki gelir dağılımının en önemli ölçütlerinden. Ülkenin millî gelirinin nüfusa dağılımındaki eşitliği ya da eşitsizliği gösteriyor. Gini katsayısını ifade eden değer 1’e yaklaştıkça gelir dağılımındaki eşitsizlik artıyor, yani yoksulla varsıl arasında gelir bakımından derin bir uçurum meydana geliyor. Bu katsayı 0’a yaklaştıkça ülkenin gelir dağılımı da eşitliğe yaklaşıyor, yani yoksulla varsıl arasındaki gelir farkı azalıyor. Başka bir deyişle orta sınıf genişliyor, refah tabana yayılıyor.

Ama DİSK-AR’ın (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi) TÜİK verilerine dayanarak yaptığı araştırmasına göre, ülkemizde toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlik giderek derinleşiyor. En yoksul %10’luk grup ile en zengin %10’luk grup arasındaki makas açılmaya devam ediyor. 2010’da toplam gelirden en zengin %10, en yoksul %10’dan 14,2 kat daha fazla pay alırken bu pay 2019’da 14,6 kata yükselmiştir. Bu sonuç “gini katsayısı”na da yansımış ve bir önceki yıl 0,395 olan bu katsayı, 2020’de 0,410’a yükselerek sıfırdan uzaklaşmaya devam etmiştir. Avrupa’da gelir dağılımı en bozuk iki ülkeden biriyiz dersek, durumumuz daha iyi anlaşılacak.
‘Eğitimin gini’sine gelince o, merkezi sınavların test sonuçlarını gösteren ‘standart sapma’dır ki, kısaca açıklamak gerekirse, bir veri grubundaki tek tek verilerin grup ortalamasına uzaklığını gösteren değer-dir. Örneğin verileri 14, 15, 16 olan A grubunun ortalaması 15; verilerin ortalamadan tek tek farklarının kareleri toplamını, veri sayısının bir eksiğine bölüp sonucun karekökünü alırsak standart sapmasının 1 olduğunu görürüz. Öte yandan verileri 5, 10, 30 olan B grubunun ortalaması da 15’tir; ama standart sapması 13,4’tür. Veriler düzgün dağıldıkça standart sapma küçülürken, veriler arasındaki fark büyüdükçe standart sapma da büyür. Zenginle fakir arasındaki fark azaldıkça küçülen, açıldıkça büyüyen gini katsayısı gibi!

Ne var ki ekonominin bakanları giniden, eğitim bakanları da standart sapmadan söz etmeyi hiç sevmezler; zira şapka düşer, kel görünür! Bizse bu ikisi arasında son derece diyalektik bir ilişki buluruz. Şöyle ki: Sosyoekonomik bakımdan avantajlı ailelerin çocukları, ailelerinin bu avantajından dolayı iyi bir eğitim altyapısıyla daha nitelikli okullarda okuma fırsatı buluyorlar ve mezun olduklarında da bu nedenle daha yüksek gelirli kariyerler elde ederek, tıpkı ailelerinde olduğu gibi, sosyoekonomik avantajlarla kendi çocuklarına aynı olanakları yaratabiliyorlar. Tabi bu çomak sokulası çark, fakir aileler ve onların çocukları için de eğitim ve dolayısıyla sosyoekonomik bakımdan eşitsizlik üretmeye devam ediyor!
Bunun standart sapmayla ilişkisi yeterince anlaşılmış olmalı. İyi eğitim olanaklarına sahip nüfusun küçük bir kesimi akademik başarıda öne geçiyor. 2019-2020 YKS’de TYT sonuçlarını karşılaştırdığımızda gelir dağılımındaki eşitsizliğin göstergesi gini katsayısının testlerin standart sapmalarına nasıl yansıdığını çok net görebiliyoruz. Geçen yıl eğitimin uzaktan yapıldığı gerekçesiyle 12. sınıfın ikinci dönem konularının sorulmamasına ve sınava 30 dakika fazladan bir süre eklenmesine karşın akademik başarıda açık bir gerilemeyle birlikte sosyoekonomik bakımdan toplumun alt ve üst kesimi arasındaki makasın nasıl açıldığı ayan beyan ortada.
Son iki yılın Temel Yeterlik Testlerinin sonuçları şöyle: 40 soruluk Türkçe Testi’nde adayların 2019 ve 2020’de sırasıyla ortalama neti 16,179 ve 14,288; standart sapması 8,74 ve 9,215. Aynı oturumun yine 40 soruluk Temel Matematik Testi’nde ise aynı adayların ortalama neti 2019 ve 2020’de sırasıyla 5,642 ve 5,556; standart sapması 7,936 ve 8,390. Görüldüğü gibi iki temel dersin net sayıları düşerken standart sapmaları artmıştır. Yani hem başarı düşmüş hem de başarılı olanlarla olmayanlar arasındaki uçurum derinleşmiştir, tıpkı gelir eşitsizliğindeki derinleşme gibi.
20 soruluk Fen Bilimleri’nde durum şöyle: Adayların ortalama neti 2,828’den 2,668’e düşerken testin standart sapması 4,095’ten 4,086’ya gerilemiştir. 20 soruluk Sosyal Bilimler Testi’nde ortalama net 6,003’ten 7,788’e yükselirken standart sapma da 4.051’den 4,186’ya yükselmiştir. Sayılar ve oranlar göstermektedir ki, Fen Bilimleri’nde toptan bir gerileme, Sosyal Bilimler’de ise alt gelir grubunun aleyhine bir ilerleme vardır. Değerlerin, tüm derslerde gösterdiği sonuç, standart sapmanın ideal olan 1’e uzaklığıdır!

Testlerin başarımında gördüğümüz bu sonucu adayların puanlarında da görebiliyoruz. Eğitimin ginisi dediğimiz ve eşitsizliğin fotoğrafını çeken bu verileri destekleyen başka istatistikler de var: Yine geçen yıla özgü 180 puan olan 4 yıllık okul tercihi barajının 170’e çekilmesine rağmen bu barajı adayların sayısal puanda %40’ı eşit ağırlık puanında %30’u ve sözel puanda %20’si geçememiştir. Bütün alanlarda en yüksek puan dilimindeki aday sayısıyla en düşük puan dilimindeki aday sayısı arasındaki fark 20-80’lik Pareto farkı kadar açıktır! En başarılıyla en başarısız arasındaki farkın, en zenginle en fakir arasındaki farkla paralelliği dikkat çekicidir. En yukarıdakiler yüzlerle, en aşağıdakiler yüz binlerle ifade ediliyor!
Okul türleri arasındaki başarı farklarına ise hiç girmeyelim. MEB’in tüm yatırım ağırlığını verdiği ve gözü gibi koruyup üstüne titrediği din eğitimi temelli imam hatip liseleri, 14 lise türünün YKS başarı sıralamasında, sondan üçüncüdür; yani “gözde” okullarda “sözde” başarı!
Özetle eşitsizlikleri ortadan kaldırmak yerine onları eşitleyen ülkelerin, ekonomide ginisi şaşıyor, eğitimde standardı sapıyor!
(2020 haziranından güncelleyerek)