İki Shakespeare: Biri var, biri yokmuş!

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü‘nde dünya kültürünün önemli ismi, tiyatro sanatının büyük ozanı William Shakesperae’yi “Shakespeare in Love” (Âşık Shakespeare) filmiyle selamlıyoruz…

 "Bütün dünya bir sahnedir.
 Erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu...
 Girerler ve çıkarlar.
 Bir kişi birçok rolü birden oynar..."   
(Shakespeare, As You Like It/Nasıl Hoşunuza Giderse 2. perde, 7. sahne)
Âşık Shakespeare’nin Afişi
Klasisizm İle Romantizm Arasında

Âşık Shakespeare/Shakespeare in Love

Hayat Tiyatrosu

Sadece İngiliz edebiyatının değil dünya edebiyatının, sadece yaşadığı çağın değil tüm çağların en büyük ozanı kabul edilen William Shakesperae’nin, diğer oyunları yanında zayıf bir komedi olarak kalan, As You Like It’in  (Nasıl Hoşunuza Giderse) 2. perde, 7. sahnesine ait ünlü repliğidir yukarıdaki dizeler.

Ondan sonra dünya-sahne, hayat-oyun, insan-oyuncu teşbihi tekrarlana tekrarlana o kadar çok yaygınlık kazanmış ki neredeyse bir inanç, bir ideoloji olmuş. Büyük yazarların insanlığa böyle armağanları olmuştur her zaman. Ama bizim meramımız tiyatro değil, sinema; daha doğrusu sinemada tiyatro. Bu yazı boyunca tiyatroyla ilişkimiz, izleyeceğimiz filmin konusunun tiyatro sanatına ve bu sanatın dünya edebiyatının büyük bir ozanına dair olması.

Shakespeare Güzellemesi

Çoğumuz onu Talat Sait Halman’ın dilimize çevirdiği dizeleriyle tanıdık; Can Yücel‘in Türkçeye çevirdiği değil, Türkçe söylediği oyunlarıyla, soneleriyle sevdik. Örneğin 66. Sone’nin “Can Yücelce”sini okumayan var mı?

Şimdi bu, İngiliz dilinin “Avonlu Ozan”ına biraz daha yaklaşalım: 1564’te Stratford-upon-Avon’da doğmuş, can çekişmekte olan feodalite ile yeni yeni uç vermekte olan kapitalizm arasında, yeni filizlenen yaşama ve onun kültürüne ayak uydurarak yaşayıp ürettikten sonra 52 yaşında, 1616’da hayata veda etmiş. Babası ticaretle uğraşan bir iş adamıymış. William, 18 yaşındayken kendisinden 8 yaş büyük Anne Hathaway ile evlenmiş, üç çocukları olmuş.

Chamberlain Tiyatrosu’nun en başarılı oyuncusuymuş. Babasının ölümünden sonra trajedi türüne daha fazla yönelmiş, Hamlet‘i de 11 yaşındaki oğlu Hamnet‘i kaybettikten sonra yazmış. Eserlerinin çoğunu 1589 ile 1613 yılları arasında kaleme almış. İki arkadaşı ve oyuncu dostu John Heminges ve Henry Condell, tüm dramlarını Birinci Folyo adıyla yayımlamışlar. Eserleri geçen yüzyılda tekrar tekrar keşfedilmiş, defalarca yorumlanmış. Shakespeare bugün de ününü, hem elit hem popüler kültürün bir ürünü olarak büyük ölçüde sürdürmektedir.   

3000’den fazla sözcüğü İngiliz diline kazandırdığı Oxford English Dictionary’in onayıyla sabit olan William Shakespeare’nin eserleri; Marc Okrand’ın kurgusu olan Uzay Yolu’nun Klingonluları tarafından konuşulan, yapay Klingon dili dâhil, 80 dile çevrilmiş. Bugün hâlâ birçok komplo teorisine elverişli bilinmeyenleri ile edebi bulmaca konumunu sürdüren şair, edebiyat tarihçilerinin ve eleştirmenlerin ilgi odağı olmaya, oyunları da faklı ulusal kültürler bağlamında yeniden yeniden yorumlanıp üretilmeye devam etmektedir.

Hangi Shakespeare?

Kısa sayılabilecek bir sanat yaşamından geriye 38 dram, 154 sone ve 2 manzum hikâye bırakan Shakespeare’nin yaşamı, eserleri birçok sanat türü için verimli kaynak olmuş. Eserleri senfoni, opera ve bale olarak defalarca bestelenip koreografisi yapılmış,  yaşamına odaklanan 3 kurgu film çekilmiş, sadece Âşık Shakespeare filmine konu olan Romeo ve Juliet 40 civarında olmak üzere, dramları defalarca sinemaya uyarlanmış.  

Hakkında çekilen son film All Is True (Hepsi Gerçek) 2019 yapımı. Kenneth Branagh’ın hem yönetmen koltuğunda oturduğu hem de William Shakespeare’i canlandırdığı filmin oyuncu kadrosunda Ian McKellen ve Judi Dench gibi isimler yer alıyor. Ben Elton‘un kaleme aldığı senaryo, Shakespeare’in son günlerine ve ailesiyle olan ilişkilerine odaklanıyor. Şairin çağının en büyük yazarı kabul edildiği 1613’le tarihlenen hikâye, Shakespeare’nin sahibi olduğu Globe Tiyatrosu yangını sonrası geçmişi ve ailesiyle yüzleşmek için Stratford’a dönmesini konu alıyor. Oldukça ağır bir tempoyla ilerleyen filmde, ölen oğlu Hamnet’in acısını içinde taşıyan Shakespeare karısı ve kızlarıyla bozulmuş olan ilişkisini onarmaya çalışıyor.

“Sahtekâr Shakespeare!”

2011 yapımı Anonymous (Anonim) ise İngiliz edebiyatı ve Shakespeare üzerine skandal sorular yöneltiyor. Film,  dünyanın Shakespeare diye bildiği ve sevdiği bu büyük şair ve yazarının, William adlı sahte bir yazar olduğunu ileri sürüyor; bu sahtekârın, Earl dükü ve Kraliçe Elizabeth’in metresi, şair Edward De Vere tarafından yazılan metinleri ‘Shakespeare’ imzasıyla yayınladığı iddiasını merkezine alıyor. Hikâye ve senaryosunda John Orloff‘un, yapım ve yönetiminde Roland Emmerich‘in imzası olan filmin, aslında Shakespeare diye bir yazarın olmadığı temel tezi, Shakespeare uzmanlarını ve okurlarını ayağa kaldırıyor.

16. yüzyıl İngiltere’si ve Elizabeth çağındaki saray yaşamıyla birlikte Püriten hareketi de kadraja alan filmde, Rhys Ifans, Vanessa Redgrave, Joely Richardson, David Thewlis, Xavier Samuel‘in usta oyunculukları öne çıkıyor. Öte yandan film, tarihsel dokuyu dekor ve kostümlerle görünür kılarken, tiyatro sahnesine yağmur yağdırmak, dünyayı sığdırmak gibi fark edilen anlatımı,  dikkat çeken sahne geçişleri ve etkili kamera açılarıyla başarılı bir siyasi gerilim ve tarihsel kurgu sunuyor.  

Âşık Shakespeare

Roland Emmerich’i bu tezi ve gerekçeleriyle baş başa bırakıp filmimize dönecek olursak, Âşık Shakespeare’de, Birinci Folyo’nun önsözünü yazan, 17. yüzyıl şair ve oyun yazarı Ben Jonson‘un “O bir döneme değil, tüm zamanlara aittir.” dediği, hepimizin yakından bildiği ve öylece kabullendiği Shakespeare’le karşılaşırız. Yine şairin bizim de en çok bildiğimiz oyunlarından Romeo ve Juliet‘i buluruz filmde. Çünkü Âşık Shakespeare, şairin bu dramını yazma sürecini, bu süreçte yaşadığı aşkı, psişik durumunu ve sosyal ilişkilerini odağına alıyor.

Dünya edebiyatının en ünlü düş, imge ve kelime avcısı şair, oyun yazarı ve oyuncusu olan Shakespeare’yi yukarıda sözünü ettiğimiz iki filmden biriyle anlatmak, onu edebiyat tarihinin kabulleri dışına atmak olacaktı. Zira ilki şairin biyografisini eksik bırakırken sanatına dönüp bakmıyor, ikincisi ise kavramın bildiğimiz tam anlamıyla bir komplo teorisi içeriyor. Bu nedenle Shakespeare’yi konu edinen, onun sanatsal yaratma süreçlerine odaklanan ve şairin dönemin yaşamıyla sanatını birleşik bir yapı içinde ele alan Shakespeare in Love’yi (Âşık Shakespeare, 1998) izlemek daha doğru göründü bize.

Tercihimizin bir nedeni değil, ama filmin egemen sinema çevrelerinden aldığı övgüyü de es geçmeyelim: Film 21 yıl önce, En İyi Film, çok katmanlı okunabilecek senaryosuyla senaristler Tom Stoppard, Marc Norman En İyi Özgün Senaryo, bu filmde parlayan Viola De Lesseps rolüyle Gwyneth Paltrow En İyi Kadın Oyuncu, Queen Elizabeth oyunuyla Judi Dench En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Müzikal ve Komedi Dalında En İyi Film Müziği Stephen Warbeck, En İyi Kostüm Tasarımı Oscar’ı Sandy Powell ve En İyi Sanat Yönetmeni Oscarlarıyla ödüllendirildi. Film aynı yıl BAFTA ve Altın Küre’den de benzer dallarda eli boş dönmedi. Hatta Alin Taşçıyan’ın dediği gibi Paltrow, kendi saçını peruk, peruğu kendi saçı gibi kullanmasaydı, En İyi Makyaj ödülünü de Elizabeth’e kaptırmazdı!

Shakespeare oyunlarının Karakterleri (Bilinmeyen Sanatçı)
Sanat Sanat İçinde

Âşık Shakespeare, sinema sanatının olanaklarına yaslanarak tiyatro sanatına ait bir sanat eserini anlamlandırıyor. Sanat türleri arasında üçlü bir geçişten söz edebiliriz bu film aracılığıyla. İlk tür dram yazma yani edebiyat sanatı, sanatçısı Shakespeare ve konusu Romeo ve Juliet hikâyesidir. İkinci tür, bu dramı sahneye koyan tiyatro sanatıdır ve sanatçıları da Rose Tiyatrosu’nun oyuncularıdır. Üçüncü tür ise sinema sanatı ve konusu şairin oyunu yazma, oyuncuların bu oyunu sergileme sürecidir ki sanatın sıradan insanı dönüştürebilme potansiyeli taşıdığı gibi alt iletiler de içerir.

Temel hikâyeye biraz yakınlaşırsak, birçok ülkenin halk hikâyelerindeki aşk ortak temasıyla örülen tanıdık bir olay örgüsüyle karşılaşırız: İki düşman aile, bu iki ailenin birbirlerini tutkuyla seven gençleri ve kavuşmalarının önündeki sosyo ekonomik, kültürel engeller… Hikâye aynıdır, ama o hikâyeyi yüzyıllar boyu yaşatacak, insanlar üzerinde etkili kılacak ve bu yüzden defalarca alımlayıcıları tarafından da üretilmesine olanak verecek olan, sanatçının onu ele alış biçimi, ifadelendirişidir. Tıpkı bir Arap halk efsanesi olan Leyla ile Mecnun’un edebiyatımızda birçok şairce konu edinilmesine karşın, bugüne kadar yaşayabilen işlenişinin Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun mesnevisine ait olması gibi.

Bir Rönesans dönemi tragedyası olan Romeo ve Juliet, Shakespeare’nin gençlik dönemi oyunlarındandır.  İçinde yaşadığı zamanın kültürel iklimine ait düşünce, estetik ve değerlerine sahip şairin denge, simetri, perspektif (Özdemir Nutku, 1984) bilinciyle kurguladığı oyun, dünya tiyatrolarında en çok sahnelenen birkaç oyundan biridir. Film de Shakespeare’nin yaşadığı aşk üzerinden, oyundakine paralel bir hikâye ile bu tragedyanın yazılma ve sahnelenme sürecini konu alır.

Eserin ilk baskısı
Romeo and Juliet’in İlk Baskısı
Kat Kat Romeo and Juliet

1593 Londra’sı ve Elizabeth dönemi tiyatrosunun parlak günleri. İngiltere’nin en meşhur aktörü Richard Burbage’nin (Martin Clunes) Curtain Tiyatrosu ile onun karşısında Phillip Henslow‘un (Geoffrey Rush ) sahip olduğu Rose Tiyatrosu, yazar ve seyirci için büyük bir rekabeti içindedir. İşte bu amansız rekabetin tam ortasında da yazdığı etkileyici oyunlarıyla yeni yeni tanınmaya başlayan ve tiyatro çevresinin ilgisini çeken Shakespeare (Joseph Fiennes) vardır. Yeni oyunlar yazması için peşinden koşulan Shakespeare, aşk hayatında yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle oyunlarını yazmaya bir türlü odaklanamamakta; yeni oyunu Romeo and Ethel the Pirate’s Daughter’in diyaloglarını yazıya geçirmekte sorunlar yaşamaktadır.

Tiyatro âşığı ve Shakespeare hayranı, aristokrat bir ailenin kızı olan Viola de Lesseps (Gwyneth Paltrow), aile ve ülke geleneklerine uygun olarak, konumundan başka her şeye karşı duyarsız Lord Wessex (Colin Firth) ile evlendirilmek üzeredir. Düşleri sahne, isteği oyunculuk olan Viola ile yaratıcı yazarlığında durgunluk yaşayan Shakespeare’nin tanışması, hem yazarın akametini kıracak hem Viola’nın düşlerini kısmen de olsa gerçekleştirmesine olanak sağlayacak hem de ikilinin derin bir aşka yelken açmalarına sahne olacaktır.

Tom Stoppard, Marc Norman’ın bir üst kurguyla oluşturduğu yaşam ile sanat arasında ilmekler atan senaryo metni, sadece bir aşk hikâyesi okuması sunmuyor. Bunun yanında sanatın, insanı nasıl dönüştürebileceği konusunda filmin silik karakterlerinden Hugh Fennyman (Tom Wilkinson) üzerinden ufuklar açıyor. Aynı zamanda bir dönem filmi olması nedeniyle de Âşık Shakespeare, sunduğu zengin tarihsel arka planıyla 16. yüzyıl İngiltere’si ve aristokrasisi üzerine düşünme, değerlendirme olanağı sağlıyor.

Sanatçının Hayal Organı

“Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Bir zamanlar yeteneğim vardı. Çömlekçinin kilden küpler yaptığı gibi, aşkı kelimelerle yaratabilirdim, imparatorluklar deviren aşkı; cehennem ateşi ve felaketlere rağmen iki kalbi bir araya getiren aşkı… Ama şimdi… Yeteneğimi yitirdim. Ben sanki kalemim kırılmış, sanki hayal organım kurumuş, sanki zekâmın gururlu kulesi çökmüş. Bu kilidi olmayan bir kapıyı açmaya çalışmak gibi… Ne sevebiliyor ne yazabiliyorum.”

Tiyatro sahibiyle, yani patronuyla bile “nazım”la konuşan Shakespeare’nin ilham perisini, yani aşkını yitirince tek satır yazamaz hale gelip çare için sığındığı dönemin ruhani filozofuna yani simyacısına ettiği itirafların cümleleridir yukarıdakiler. O Shakespeare ki 16. yüzyılın son çeyreğinde veba salgınından kurtulmaya çalışan Londra’nın peşinde koşulan oyun yazarıdır. Ama işte onun da “hayal organı” kurumuştur. Bu organ, sanatçının yazarken kullandığı el gibi, yapıtını kurarken kullandığı organdır ki bomboş kalırsa kuruyuverir.

Filmden Bir Sahne
İngiltere: Feodalizmden Kapitalizme

Buradan çarpıcı biçimde kadim bir sonuç ortaya çıkar: Sanatçı eserini, sırça köşkünde oturup ilham perisi tarafından ziyaret edildikçe değil; onun peşinden koşup yakaladıkça, koşmanın ve yakalamanın bedelini ödedikçe var eder. Yaşanan gerçeklikle sanat gerçekliğinin birebir örtüşmesi zorunluluğu değildir bu. O gerçeklikle beslenen sanatın sahihlik duygusu yaratması; onu olduğu gibi aktarması değil, kendi anlamlandırma olanakları aracılığıyla değiştire dönüştüre yeniden kurmasıdır. Başka bir deyişle bu sanatsal yaratıcılıktır ve sanatsal yaratıcılığın arka planı yaşamsal gerçeklikle doludur.

Sanatçının toplum ve hayatın gerçekliğiyle ilişkisinde bugünkü “özerk” durumu, binlerce yıllık sıçramalı bir sosyal gelişmenin getirdiği toplumsal işbölümünün, uzmanlaşmanın sonucudur. Tarihçiler, avcı toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişi 10.000 – 15 000 yıl öncesine zamanlandırıyorlar. Tarım toplumuna geçişle ekilen bir tohumun bin vermesi, “artık ürün”ü de beraberinde getiriyor. Bu durum, belli bir kısım insanın üretimden ayrılmasının maddi koşullarını yaratıyor. Bu koşular aynı zamanda toplumsal işbölümünün de maddi koşulları oluyor. Nihayet Aristoteles’in dediği gibi ilk filozoflar üretimden bu biçimde uzaklaşan insanlar arasından çıkıyor.

Tarihsel akış içinde işbölümü, öncelikle tarım etkinliğindeki emekten ticari emeğin, bundan da sanayi emeğinin ayırılmasıyla sürüyor. Bu ayrışma, sonrasında kırsal yaşam ile kentsel yaşamın birbirinden ayrılmasının koşullarını ortay çıkarıyor. Tarihsel akışta maddi üretim etkinliği, siyasi, dinsel ve kültürel üstyapı kurumlarını ve kurumsallığını da beraberinde getiriyor. Giderek feodal yapı içinde kırsal kültürün etkisi, kapitalist üretim ilişkilerinin üstünde yükselen kent kültürü karşısında zayıflarken kol emeği çeşitli uzmanlıklara bölünüyor, kafa emeği de bilim ve sanat ayrışmasından sonra çok daha özerk alanlar oluşturmaya devam ediyor.

Âşık Shakespeare Joseph Fiennes
Shakespeare: Klasisizmden Romantizme

Âşık Shakespeare, bizim bu tarihsel ve kültürel akışı, dönemin önemli bir sanatçısı üzerinden izlememize olanak tanıyor. Zira Shakespeare, tarihin toplumsal olarak feodalizmden kapitalizme, sanatsal olarak da klasisizmden romantizme doğru evrildiği bir noktada duruyor.

Şemaya Shakespeare özelinden devam edersek, feodal toplumsal yapı içinde sanatçı, kafa emeği işbölümü yeterince gerçekleşmediğinden sadece sanatsal bir etkinlikle sınırlı kalmıyor; toplumun her kesiminden insanlarla alışveriş içinde sanatını üretiyor: Oyunun adını oyuncu koyuyor, konusunu başka bir yazar arkadaşı veriyor, bir sandalcı metne katkıda bulunuyor, oyun henüz tekste dönüşmeden provaları başlıyor… Oysa kapitalist üretim ilişkilerinin beraberinde getirdiği daha özellikli işbölümü, sanatçıyı giderek çok daha özerk bir alana sıkıştırıyor, böylece onun toplumdan kopmasının maddi ve sosyal şartlarını yaratıyor.

Bu teorik çerçeve, filmin dönemsel/sosyal arka planıyla destekleniyor. Shakespeare’in sıradan insanlardan uzak sırça köşkünde ilham perisiyle baş başa yaşayan bir elit olmadığını, tersine halkın içinde insanlarla kurduğu sosyal ilişkileri sayesinde Shakespeare olduğunu görüyoruz. Çünkü henüz sanatsal düzlemde klasisizmin çözülüp dağılmadığı; çünkü feodal altyapıya ait kültürel ilişkilerin sürmekte olduğu bir tarihsel kesitteyiz: Kadınların tiyatroda sahneye çıkmaları mümkün değildir; evliliklerde taraflar değil, aileler karar merkezidir; aristokrasi, yani soylu erki yönetimdedir; efendi, yani lord ayrıcalıklara sahiptir…Bu tarihsel arka plan, kostüm, mekân, ışık ve görüntü yönetimiyle desteklenen iyi yönetilmiş bir oyunculukla; ama belgeselciliğin tek anlamlılığından uzak, kurgu sinemanın olanaklarıyla sergileniyor. Alt iletilerle dolu, çok katlı okumalara açık, sıkı bir film izliyoruz ve sözü Shakespeare’ye, sayfada kalan yerimizi Viola’nın aşka ve sanata dair repliğine bırakıyoruz:

“Sahne aşkı hiçbir zaman gerçek aşk olmayacak, yasalar kadınların süslü kıyafetler içinde oğlancıklar tarafından oynanmasını emrederken… Benim hayatımda şiir ve macera olacak. Hepsinden önemlisi aşk olacak; sanatkâr duruşlu bir aşk değil, hayat veren bir aşk. Satın alınmaz, baş edilemez; kalpteki isyan gibi, felaket ya da bela açsa da vaz geçilmez aşk. Hiçbir oyunda oynanmayan bir aşk. Hayatımda aşk olacak ya da ömrümü geçireceğim bir… Bütün hayatım boyunca uykuda kalabilirdim, eğer kendimi bir tiyatro grubu içinde rüyamda görseydim…”

“İki Shakespeare: Biri var, biri yokmuş!” için 2 yorum

  1. Sayın Pala,
    Emeğinize sağlık. Severek okudum. Sizin sinema filmleri ile ilgili yazılarınızı okuyunca önceden izlediğim filmleri yeniden izleme gereksinimi duyuyorum.
    Engin bilgi ve gözlemlerini paylastığınız için teşekkür ederim.
    Sevgili Asu Papa’ya sevgi selam. Emeğine sağlık.

  2. Çok teşekkür ederim ben de bu ara Shakespeare serisini okuyordum,senin de Shakespeare islemen okuduklarıma başka bir katkıda bulundu yuregine sağlık iyi günler kal sağlıcakla öptüm iyi akşamlar kal sağlıcakla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir