Türkçe, Matematik ve Akıl Hocaları

Eskiden sevdiğimiz, beğendiğimiz, güzel bulduğumuz şeyleri şiirle ilişkilendirir, “şiir gibi…” derdik. Bir gün batımı manzarası, etkilendiğimiz bir konuşma ya da sevgilimiz örneğin, şiir gibiydiler… Şimdilerde toplumca daha mı ölçüp biçmeye önem verir olduk? Bir matematik sevdasına tutulmuşçasına nereye baksak orada matematik görmeye başladık! Doğada, sanatta, dilde… en çok da Türkçede!

“Biraz dertleşelim mi?”

Şu dilin güzelliğine ve derinliğine bakın! Sadece “dertleşmek” eylemiyle size bir sorunum olduğunu, bunu paylaşmak, aynı zamanda sizin de derdinizi dinlemek, dinlemekle kalmayıp sizinle hemhâl olmak istediğimi anlatmış oldum. Doğal dillerin neredeyse tansık diyebileceğimiz gücüdür bu…

Benim derdimse bu güzelliği, bu olanağı özellikle sosyal medya ormanında kurtlara kolayca kaptırıveriyor oluşumuz. Daha kötüsü, ulusal dilimizi sahipleniyor, övüyor ve koruyor sanarak; araştırıp sorgulamadan yalan yanlış örnekler, tanıklıklar ve karşılaştırmalar içeren paylaşımlarla yapıyoruz bunu. Çok daha kötüsü ise bu paylaşımlara, okullarda çocuklarımıza Türkçe öğreten öğretmenlerimizin, üniversite hocalarımızın bir tepki vermemesi; tersine bu dil biliminden uzak metinleri “ana dili sevgisi”yle “beğen”erek meşrulaştırmalarıdır.

Eskiden sevdiğimiz, beğendiğimiz, güzel bulduğumuz şeyleri şiirle ilişkilendirir, “şiir gibi…” derdik. Bir gün batımı manzarası, etkilendiğimiz bir konuşma ya da sevgilimiz örneğin, şiir gibiydiler… O zamanlar daha mı duyarlıydık; hayatla ilişkimiz daha insani, daha sıcak, daha mı duygu doluydu? Giderek toplumca daha mı ölçüp biçmeye önem verir olduk? Ne olduysa oldu, bugün bir matematik sevdasına tutulmuşçasına nereye baksak orada matematik görmeye başladık! Doğada, sanatta, dilde… en çok da Türkçede!

Acaba okullarımızda matematik eğitiminde köklü bir değişim oldu da çocuklarımız derslerde yıllardır yaşadıkları matematik korkusunu yendiler, başarıları yükseldi, yükselince de matematiği çok sevdiler, o nedenle baktıkları her şeyde matematik mi görür oldular? Ne yazık ki Millî Eğitim Bakanlığının istatistiklerine göre, liselere giriş sınavlarının 20 soruluk matematik testinin Türkiye net ortalaması 4,96. Bu ortalama, soruya olumlu yanıt vermiyor! Peki, lise matematik eğitiminde bir değişme ve bir gelişme var mı? ÖSYM’nin üniversiteye girişte uyguladığı Temel Yeterlik Testlerinden 40 soruluk Temel Matematik’te lise son sınıf öğrencilerimizin son üç yılın net ortalaması da 6,88. Öğrencilerimiz, ortaokulda matematiğin 20 sorusundan sadece 5’ini, lisede 40 sorusundan yaklaşık 7’sini yapabiliyorsa, bu nasıl bir matematik aşkıdır?

Sınıf geçmeye bile yetmeyen bu matematik bilgisiyle, ulusal dili yüceltmek için bu iki disiplin arasında, dilin sadece gramer kurallarına dayanarak kurulan analojide iki temel yanlış var: Hem doğal diller arasında işleyen ortak temel mantık görülmeyerek ulusal diller karşısında bilimsel ve nesnel ölçüt elden düşüyor hem de belli bir dil, zamanın belli bir anındaki eşsüremliliğinde dondurulup sadece gramer yapısında, adeta yapısalcı bir yaklaşımla değerlendirilerek tarihselliği, toplumsal ve kültürel süreçler içindeki birikimi, çeşitlilik gösteren işlevleri göz ardı ediliyor. Matematik, bir dile ait istatistikler oluşturmada, veriler kümelemede, kimi kullanım biçimlerine ait dağılımlar saptamada ve ses, hece, sözcük, sözdizimi ortalamalarına ulaşmak gibi hesaplamalarda kullanılabilir. Ama onun bu türden kendine özgü analiz olanakları ile belli bir dilin işleyişi arasında ilişki kurulamaz.

Çünkü matematik ve dil, farklı disiplinlerdir ve farklı dizgelere sahiptirler. Dil gibi matematik de sembolik ifadeler ve kesin yapılarla çalışır; ama onun artsüremliliği yoktur, ondaki sembollerin anlamları belirli bir biçimde tanımlanmış ve değişmezdir. Doğal diller ise daha esnek bir yapıya sahiptir ve kelimelerin anlamları, içinde kullanıldıkları bağlamdan etkilenir. Sınırlı, değişmez ve sıkı bir mantığa, kurallara dayanan matematiksel ifadelerin doğruluğu veya yanlışlığı bütün açıklığıyla belirlenebilirken dilde anlam katmanlıdır ve ifadelerin doğruluğu bağlamsal oluşları nedeniyle farklı yorumlara açıktır.

Kültürel ve dilsel bağlamlar ulusaldır; matematik bu bağlamlarda kullanılmadığından evrenseldir, çünkü önermeleri farklı toplumlarda aynı biçimde anlaşılır. Matematiksel ifadeler genellikle somut ve gerçek dünyadan bağımsızdır; analitik düşünmek, hesaplamalar ve soyut modellemeler yapmak için kullanılır. Duyguları ifade etmek, düşünceleri aktarmak, hikâyeler anlatmak, bilgi paylaşmak gibi daha geniş bir iletişim yelpazesi için kullanılan dil ise hem soyut hem de somut kavramları karşılayabilir. Öte yandan türlü toplumsal etkileşimler içinde biçimlenen dilsel ifadeler esnektir; farklı kültürlerde ve toplumlarda farklı biçimlerde yorumlanabilir. Matematiksel işlemler bu tür etkileşimlere, yorumlara kapalıdır.

Peki, Türkçe ile matematik arasında nasıl bir analoji kuruluyor? Amerikan üniversitelerinde Türkiye üzerine çalışmaları desteklemek amacıyla kurulan Washington’daki Georgetown Üniversitesi’ne bağlı Türk Etütleri Enstitüsü’nün (ITS) Başkanı, Osmanlı tarihçisi Prof. David Cuthell (Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde, özellikle Kürt ve Ermeni sorunundaki politik pozisyonunu burada paranteze alıyoruz. M.P.) bunu şöyle yapıyor: “Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0′dan 9′a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.”

Prof. Cuthell, sınırlı sayıdaki terimle sonsuz sayıda işlem yapılabiliyor olmasını, Türkçeye ait bir özellik sanıyor. Oysa doğal dillerin çift eklemlilik özelliği, Fransız Dilbilimci André Martinet’ten beri bilinmektedir. Martinet, bir bildirişim aracı olan ve insan deneyimlerinin verilerini düzenleyen doğal dillerin çift eklemli dizgeler olduğunu söyler. Çift eklemlilik, dilin anlam ve ses düzlemlerinde farklı birimlere ayrılabilme özelliğidir. Yalın düzey dediği birinci eklemlilikte en küçük anlamlı birimler (ekler, sözcükler); karmaşık düzey dediği ikinci eklemlilikte ise bu anlamlı birimleri oluşturan, anlamlı olmayan birimler vardır (ses/harf). Her iki düzlemdeki birimlerin farklı kombinasyonlarda bir araya gelişi, insan diline, 20-30 kadar sesbirim ve birkaç bin kadar anlambirimle sınırsız durum, düşünce ve deneyim olgusunu anlatabilme olanağı verir.

Cuthell’in Türkçede “keşfettiği” bir başka matematiksellik de sözcüklerin bağlamsal oluşlarıyla ilgilidir. Şu örneği veriyor: “Hastası olmak” sözünün “belli bir doktorun hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” gibi değişen bağlamlarda farklılaşan anlamları oluyor. Ve Matematiği şöyle kuruyor Cuthell: 3+5, 12+5, 38+5 işlemlerinde ikinci terimler aynı olduğu halde sonuçlar nasıl farklı çıkıyorsa, Türkçe ifadelerde de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde anlamları farklı oluyor! Bu ne doğru bir ilişkilendirmedir ne de sadece Türkçeye özgüdür. Sözcükler, sözlük anlamlarıyla sınırlı olsalar, içinde yer aldıkları bağlamdan etkilenmeseler, o zaman matematiksel terimlere benzetilebilirdi; ama bağlamsallık, dillerin zaten temel özelliğidir.

Daha kötüsü Cuthell, bu nedenle İngilizce, Almanca, İspanyolca gibi dillere göre Türkçenin daha dar bir sözcük dağarcığına sahip olmasını olumlayıp o dillerde sözcüklerin statik olan anlamlarının öğrenmeye, Türkçede ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayandığı “kuramını” geliştiriyor! Cuthell’in kendi dilinden örnek verecek olursak, “I nailed the picture to the wall.” (Resmi duvara çiviledim.) cümlesindeki “nailed” (çivi) sözcüğünün “Even though it was hard you nailed it!” (Zor olsa da başardın!) cümlesindeki “başarmak” anlamı, ikna edici bir bağlamsal farklılık göstermiyor mu? “You are such a chicken!” (Sen bir tavuksun!) cümlesindeki “chicken”, değişmece anlamıyla “korkak” demek değil mi? “If he did not shoot a goal in the last minute, they would not win.” (Eğer son dakikada gol atmasaydı kazanamazlardı.) cümlesindeki “goal” sözcüğü ile “My goal is to become a writer.” (Benim hedefim bir yazar olmak.) cümlesindeki “goal” bağlamsallıktan etkilenmiyor mu?

Bir de Cuthell, Türkçenin gramerini, dijital teknolojilerin algoritmalarında kullanılan ikili sistemle açıklama derdine düşüyor: 1 – 0 = açık- kapalı, var- yok… Shakespeare’nin ünlü “to be or not to be”si gibi! “gel” kökü 1, “-me” olumsuzluk eki 0, o halde “gelme” 1.0. Böyle ilişkilendirmeler, benzetmenin sınırlarını aşan zorlamadan başka bir şey değil! “Ev”de “ev” var, ek yok. O halde ikili sistemde “1.0”dır! “-ler”de ise “ev” yok, ek var; demek ki “0.1”dir! “Evler”e gelince “ev” de var ek de var; yani “1.1”dir!

Niteleme sıfatlarının pekiştirilmesinin ikili sistemdeki gösterimi ise zorlamanın da aşıldığına işaret ediyor: “Kırmızı” 0.1.0, “kıpkırmızı” 1.1.0, “kırmızımsı” 0.1.1; sıkı tutunun, “kıpkımızımsı” 1.1.1; diyor Cuthell ve Newton mekaniğinden kuantum fiziğine sıçrıyor! Çünkü kuantum fiziği “ya 1 ya 0” biçiminde değil, belirsizlik ilkesi gereği “hem 1 hem sıfır” biçiminde çalışıyor. Dolayısıyla aynı kavram aynı anda “hem çok kırmızı hem az kırmızı” anlamına geliyor! Soru şu: Bu bilimsiz, temelsiz ilişkilendirmelerin ne gereği var ve neden sadece bir dile özgü olsun?

Prof. Cuthell, başka dillerin gramer kurallarının istisnalarla nasıl sık sık bozulduğunu örnekledikten sonra, Türkçede neredeyse istisna bile yoktur, diyor; ama Türkçe öğretmenleri derslerde bir kuralı yazdıktan sonra yanına birçok kural dışı kullanımı da yazmaktan yoruluyorlar. Örneğin özne – yüklem uyumlarında kurala uymaya kullanımların kurala uyanlardan sayıca daha çok olduğunu söylüyorlar. Ama bize göre bu durum, Türkçenin bir olumsuzluğunu değil, ayrıntıları belirtme ve anlamlandırma kapasitesinin zenginliğini gösteriyor.

Cuthell, mantıksal önermeler ve matematiksel semboller gibi Türkçeyi de gramer kurallarının istisnasızlığıyla sınırlamak istiyor. Bu arada ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve adının “elma”ya dönüşümünü de kabul edilebilir, “minör istisna” sayıyor. Türkçenin kurallarındaki bu kesinliği överken Türklere hakaret ettiğinin farkına bile varmıyor (ya da farkında): “Türkçenin kuralları, neredeyse bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir!” diyor ve bu yazıları bizim “Türkçe sevdalıları” Türkçe sevgileri nedeniyle paylaşıyor, “beğen”iyor. Bütün bunlar yarım yamalak matematik bilgisiyle düşülen matematik sevdasından oluyor!

Yazımızın başında toplumdaki matematik tutkusunu anlayabilmek için ortaokul ve lise son sınıf öğrencilerinin merkezi sınavlardaki matematik başarılarının istatistiklerini verdik; bitirirken de toplumdaki ana dili sevgisinin Türkçe derslerindeki akademik başarıya nasıl yansıdığına bakmak ilginç olabilir. MEB ve ÖSYM verilerine göre aynı sınavlarda ortaokul son sınıf öğrencilerinin son üç yılda 20 soruluk Türkçe testinde net ortalaması 9,54; lise son sınıf öğrencilerinin Temel Yeterlik Testlerinden 40 soruluk Türkçe testinde 18,81. Yani her iki grup da Türkçe sorularının yüzde ellisini doğru yanıtlayamadıklarından Türkçe dersinden sınıfta kalıyor!

Ne yapsınlar, Türkçeyi yabancı hocalardan öğreniyorlar!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir