Cumhuriyet Karşıtlığının Karargâhları

DİNSEL VAKIFLAR

Bugün “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz!” diyen Erdoğanlara; “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.” diyen Mendereslerden, “Bana milliyetçiler adam öldürüyor, dedirtemezsiniz!” diyen Demirellerden, “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen Evrenlerden, “Irak savaşına Amerikalıların yanında girersek, bir koyar üç alırız!” diyen Özallardan gelindi. Onların bu siyaset, inanç ve ahlak anlayışları, Cumhuriyet’in kapattığı tekke ve zaviyeleri, birer sivil toplum kuruluşu saydıkları cemaatleri vakıflar biçiminde örgütleyerek birer karşı devrim karargâhı haline getirdi.

Cumhuriyet ne halde?

Cumhuriyet’in modern toplum yaratma projesini geçersiz kılmak, yürürlükten kaldırmak amacına yönelik karşı devrim girişimi, 14 Mayıs seçimlerinden sonra, mecliste aleni temsil olanağı elde etti. Bu girişim ve temsilin, esas olarak 1980 darbesinden sonra emperyalizmin yerli gerici merkezlerle iş birliği içinde güçlendiği, son yirmi yıldır da önce örtük ve artık açık bir biçime dönüştüğü sır değil. Kadına yönelik cinsiyetçi şiddeti önlemek amaçlı yasanın ve eğitimin karma yapısının ilk adımda hedef alınması, seçim sonunda ortaya çıkan bu aleni temsilin ilk sonuçlarından biri.

Din referanslı siyasilerin, oyları ve gerici ideolojileriyle beslendiği tarikat ve cemaatler, iktidarların kendilerine sağladığı güvenceyi yasal olarak da pekiştirip meşrulaştırmak ve kendilerine örgütlenmek, etkinlikte bulunmak, daha çok eğitim alanındaki hizmet sektöründe yer alabilmek için dernek ve vakıflar biçiminde örgütlendikleri de ortada. O kadar ki merkezi ve yerel yönetimlerle imzaladıkları protokollerle palazlanmakta, Nur Cemaatinin Gülen kolu örneğinde olduğu gibi devletin, hatta görece daha sıkı bir yapı olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine sızıp orada örgütlenip paralel bir yapı oluşturabilmekte; devletle kurduğu çıkar ilişkisi bozulunca da kurumsal ve ideolojik menfaatlerini emperyalist ülkelerin siyasi emelleriyle tevhit edebilmekte, aldığı bu destekle iktidarı doğrudan ele geçirebilmek için darbe girişiminde dahi bulunabilmektedirler.

Tarikat ve cemaatler, çıkar ilişkisi içinde bulunduğu siyasi akımla el ele diz dize olabilmekten, ülkede yasal olarak siyaset yapan partilerin temsilcileri de bunlarla birlikte poz vermekten haz almaktadırlar. O siyasilerin, Cumhuriyet’in yasa dışı ilan ettiği bu yapıların çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan tutuklanan Uşakki tarikatı lideri Fatih Nurullah ile yaptıkları gibi liderleriyle aynı karede yer almaları, iktidar partisinin ve kimi muhalif partilerin siyasi figürlerinin şeyhlerle şıhlarla aynı kameraya poz vermeleri o hazzın örneklerinden sadece birkaçıdır. Hatta bu yapıların tüm gerici ilişkilerinde ve kirli işlerinde bile karar mekanizmaları iktidar gücü kullanılarak yönlendirilmekte, inançlara yönelik argümanlarla kamuoyu olan biten karşısında duyarsızlaştırılmaktadır. Bu nedenle dini referanslarla kurulan, devletin hizmet satın almakla koruyup büyüttüğü birçok vakfın bağlı olduğu cemaatlerde dönen kirli işlerin, yaşanan orta çağ ilişkilerinin, inanç sömürüsünün, hatta çocuk istismarlarının ardı arkası kesilmemektedir.

Çoğu açığa çıkmadan cemaat içinde kalan bu türden olguların ifşa olabilenlerine son örneği, erkek ve kadın müritlerini cinsel organının “nur çeşmesi” olduğuna, kendisiyle cinsel birlikteliğin ibadet sayılacağına inandıran “Badeci Şeyh’in Sır Odası”nı tamamen resmî belgelere dayanarak yazıp Türkiye’nin aydınlanmış yurttaşlarını bir kere daha sarsan gazeteci Timur Soykan ekledi: İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G.’nin 6 yaşında imam nikâhı ile evlendirildi ve kız çocuğu cinsel istismara maruz bırakıldı. Ve tabi olayın gizlisi saklısı kalmayınca, haklarında soruşturma açılıp dava edilenler derhal yayın yasağıyla koruma altına alındı!

Vakıflar Neye Vâkıf?

Aydınlanmacı, laik Türk devriminin tam karşısında mevzilenen tarikat ve cemaatlerin, orada ürettiği gerici kültür ve Cumhuriyet karşıtlığıyla, kendilerini yasallaştırmak amacıyla kurdukları bu vakıflar nedirler ve neye vâkıftırlar; biraz yaklaşıp bakalım:

Sözlüklere göre, “Bir hizmetin gelecekte de yapılması için bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk, para”, “Bu paranın idare edildiği yer” ve “Birçok kişi tarafından kurulan, toplum yararına çalışmayı ilke edinen kuruluşlar” “vakıf” sözcüğünün anlamlarından. Hangi anlamına bakarsanız bakın, “vakıf” kavramının “para ve mülk”le ilişkisini, devamında ise “toplum hizmeti” masumiyetinin -zira bu hizmet devletindir- altında toplumsal ilişkilere, dolayısıyla sosyal örgütlenmeye ve seküler yaşama bir müdahale amacı taşıdığını görmek zor değildir.

Üstelik yelpaze öyle geniştir ki, George Soros’un ABD hegemonyasını dünyada uygulama biçimi olan ve birçok yerde turuncu devrimler “hizmeti” örgütleyen “Soros” da bir vakıftır ve yerli, bağımlı, gerici güçlerle ulus devletlere karşı “turuncu devrimler” örgütlemektedir.  Ülkemizde iktidarların olanaklarıyla büyüyen ve devlet kurumlarından, belediyelerden beslenen vakıf ve dernekler, kurdukları ilişkiler ağıyla, siyasal iktidarlara ve kendi ideolojik, kültürel iktidarlarına biat edecek insan yetiştiren “Ensar”; eğitim ve gençlik alanında aynı kültürü üreten, iktidarla ilişkileri çok daha bütünleşik “TÜRGEV”; karma eğitime açıkça meydan okuyan, bakanlıklardan, belediyelerden beslenen ve kadın eli sıkmayı katiyen haram sayan “damad”ın “NUN”u… hepsi birer vakıftır!

Bu saydığımız son üçü ve daha birçoğu, özellikle eğitim alanındaki genç insanımızı, devlet okullarında tırnak ucu kadar da olsa kalmış olabilecek laik ve bilimsel bir “öcü”den kurtarmak için var güçleriyle çalışmakta ve mitoz tarzda üremektedirler. Bir başka ortak özellikleri de yıllardır Cumhuriyet’in altını oyan Nakşibendilikten Kadiriliğe, Işıkçılardan Tilloculara, Haznevilerden Halvetilere, Nurculardan Aczmendilere, İskenderpaşadan Süleymancılara, İsmailağaya uzanan cemaat ve tarikatlar zemininde örgütlenmeleri ve buradan aldıkları güçle iktidarlara, iktidarlar aracılığıyla da toplumsal dokuya müdahale edebilmektedirler.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yandaş vakıf ve derneklerle ilişkisi konusunda hazırlanan onlarca raporda MEB ile vakıf ve cemaatlerin ilişkileri kapsamlı bir şekilde mercek altına alındı. Bu raporların ortaya koyduğu sonuçlar, yıllardır süren Cumhuriyet karşıtlığının nasıl kurumsallaştığının somut göstergeleri olarak gerçeği gözümüze sokmaktadır: Dindar nesil yetiştirmek amacıyla kesintili 4+4+4 sürecinde okullar, imam hatip ortaokulları ve imam hatip liseleri olarak dönüştürülmüş; Bakanlık bu okulların gelişimi ve planlamasını TÜRGEV ile İlim Yayma Cemiyeti, ÖNDER, Zehra Vakfı, Ensar ve Birlik vakıflarının yönlendirmeleri ile gerçekleştirmiştir.

Eğitimin dinselleştirilmesinin son örneği de okullara imam ve vaiz görevlendirmeleri sürerken, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İzmir İl Müftülüğü arasında ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi’ (ÇEDES) için imzalanan protokol kapsamında, İzmir’de 842 okula imam hatip, kuran kursu öğreticisi, vaiz ve din hizmetleri uzmanı görevlendirilmesi ve öğrencilerin camilere götürülmesiyle verildi. Öte yandan Diyanet İşleri Başkanlığı, şeriat eğitimini 4 yaşa kadar indirdi ve din eğitimi verilmesinin psikolojik gelişimle ilgili hiçbir bilimsel temeli yokken 4-6 yaş çocuğa bütün pedagojilere meydan okuyarak Kur’an eğitimi vermekle kalmadı, kız çocuklarını türbana sokup bir de Kur’an Şenliği düzenledi! Ne var ki seçim sonucunun yarattığı toplumsal uyuşma içinde bu uygulamaların, Cumhuriyet karşıtlığını bir yana bırakalım, derin bir insan/çocuk hakkı ihlali olduğu akıllara bile getirilmedi!

Cumhuriyet kapattı

Geçmişte Selçuklulardan Osmanlılara miras kalan çeşitli tarikat, zaviye ve türbeler, Osmanlıda da önemli destek buldu. Bu oluşumların İslam’ın ana kaynaklarına farklı yaklaşımları temel alan yaşam motifleriyle ürettikleri kültür, yüz yıllardır toplumu bölüp parçalayarak belli çıkar ilişkilerine meşruiyet zemini oluşturdu.

Bu yapıların yaydığı, güçlendirdiği çağdışı yaşam tarzı ve kültürle mücadele eden Cumhuriyet, 30 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeleri kapattı. Kanunun gerekçesi, Mustafa Kemal’in üç ay önceki söylevinde şöyle belirtiliyordu: “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki yol medeniyet yoludur!” 

Kanunla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi eylem, unvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi yasaklandı. Yasanın çıkmasında, Şubat – Nisan 1925’te Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde merkezi yönetime karşı girişilen geniş çaplı Kürt ve Zaza aşiretlerin destek verdiği Cumhuriyet karşıtı Şeyh Sait İsyanı’nın da hızlandırıcı etkisi olduğunu ekleyelim.

Bu yasa, üst yapısal düzeyde gerçekleştirilen dönüşümlerin bir sonucu; ama Cumhuriyet’in kurucu yasaları olan saltanatın kaldırılması (1922) halifeliğin kaldırılması (1924), şer’iyye mahkemelerinin, medreselerin kapatılması ve şeyhülislamlığın lağvedilmesi, Tevhid-i Tedrisat’ın (1924) bir devamı ve Latin alfabesi ve rakamların kabulü (1928), hafta sonu tatilinin cumadan pazara alınması (1935) … gibi modernleşme yasalarının da öncüsüydü. Böylece gücün dayatmasıyla yapılandırılmış olan devletin dini karakteri, yerini tamamıyla halkın yaşamında ve kültüründe zaten var olan daha dünyacı ve aydınlık bir yapıya terk etmiş oluyordu.

CHP deldi, AKP girdi!

Ancak yasada ilk delik, CHP’nin devrimci dinamiğinden ve kurucu köklerinden kopmaya başladığı, 1947’de toplanan 7. Kurultay’ında açıldı. Kurultay’da milliyetçilik maddesine ilişkin söz alan millî hatip Hamdullah Suphi Tanrıöver, gençlere milliyet duygusunun verilmesi için türbelerin tamir edilmesini ve yeniden açılmasını önerdi. Bu öneri, hem laik Türk milliyetçiliğinin İslam’la sentezinin bir adımı hem de İnönü’nün erken demokrasi sevdasıyla Cumhuriyet devriminin tamamlandığının bir ilanıydı. İşte o teklif geniş bir mutabakatla 5 Mart 1950’de, türbelerin bir bölümünün Millî Eğitim Bakanlığı onayı ile açılmasına olanak sağlayacak biçimde yasalaştı.

1990’da ise Kültür Bakanlığı’nın onayı yeterli görülerek türbelerin açılması için Bakanlar Kurulu onayının alınması şartı kaldırdı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi; siyasiler iktidarlarının sürekliliğini sağlayacak oy ve ideolojik nedenlerle tarikat mensupları ile ilişki kurmaktan çekinmediler. Tarikatlara sivil toplum kuruluşları statüsünde itibar kazandırılması marifetiyle, Cumhuriyet’in tekke, zaviye ve türbeleri kapatan yasası, anayasal güvence altına alınmış devrim yasalarından olmasına karşın, kurbağayı haşlayacak suyun günümüzde ulaştığı sıcaklığın uyuşturmasıyla uygulanmaz durumdadır. Tarikatlar illegaldir ama üstelik devlet korumasında eğitsel, kültürel ve sosyal etkinliklerini rahatlıkla sürdürebilmektedirler.

Özetle bugün “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz!” diyen Erdoğanlara; “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.” diyen Mendereslerden, “Bana milliyetçiler adam öldürüyor, dedirtemezsiniz!” diyen Demirellerden, “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen Evrenlerden, “Irak savaşına Amerikalıların yanında girersek, bir koyar üç alırız!” diyen Özallardan gelindi. Onların bu siyaset, inanç ve ahlak anlayışları, Cumhuriyet’in kapattığı tekke ve zaviyeleri, birer sivil toplum kuruluşu saydıkları cemaatleri vakıflar biçiminde örgütleyerek birer karşı devrim karargâhı haline getirdi. İmzaladıkları protokollerle onlara resmiyet ve menfaat kazandırdı; emperyalizmle iş birliği içinde hızla gericileşen burjuvazi, onlardan iktidarlarını ayakta tutan dayanaklar olarak yararlandı. 

Ne yapmalı?

İnsanlığın yüzyıllar süren mücadelesiyle kazandığı pırıl pırıl, aydınlık bir arada yaşama kültüründen ülkemizin payına düşen miras, böyle boğazlandı. Boğazlayan siyasetin pratiğine, o tarikatların (öte)dünya görüşlerine, o cemaatlerde örgütlenen yapılara, o vakıflardan gelen haberlere baktığınızda yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırma, ateşe dayanıklı kefen satıcıları, kumpasçı örgütler, çocuk istismarı, taciz ve tecavüz… kısacası ağız kirleten sözcüklerle anlatılabilecek olgulardan başka bir şey göremezsiniz!

Temel soru şudur: “Hilafeti istemeyenler”, “adam öldürmeyen milliyetçiler”, “daha on yedisinde beslenmemek için asılanlar”, “bir koyup üç almaktansa mazlum Irak’ın yanında savaşa girelim.” diyenler, “dindar ve kindar olmayanlar” … kısacası bütün bu olup biteni sessizce seyredenler, ne yapmalı?

Bilim zaten bizden yana, aydınlık sürekli bizden yana, Cumhuriyet’in temel kanunları da henüz anayasadan silinmemişken; halkı ve direnme gücümüzü değil, ama uykumuzu bölmenin tam zamanı!

Bağımsızlıkçı bir yeniden aydınlanma mücadelesini örgütlemeye koşuluyuz!  

“Cumhuriyet Karşıtlığının Karargâhları” için bir yorum

  1. Emeklerine sağlık Mustafa Hocam.
    1 numaralı sorunumuz bu. Konunun tarihsel kökenlerine bakmak önemli. Bunlar bilinmedikçe çözümü bulmak olanaksız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir