“Vahşi Çocuk” Kaspar Hauser ile yazar Peter Handke’yi buluşturan zemin, Kaspar’ın ortaya çıkışıyla yaşadığı determinist dönüşüm ile Handke’nin oyunlarındaki belirlenimci dil odaklı izlek tercihidir. Oyunun sonunda Kaspar, dil aracılığıyla toplum normlarını öğrenir; birey olarak yok olurken toplumun bir parçası olarak yeniden var olur. Handke, bu dönüşümün ne kadar acı verici olabileceğini gösterir.
Tarih, 1640’lı yıllarda din savaşları sırasında düşman askerlerinden korunmak için henüz 5 yaşındayken Belçika ormanlarına sığınan ve 21 yaşında kent yaşamına döndürülen Liège’li John’dan (John of Liège), 1725’te Kuzey Almanya’da bir ormanda ergen yaşlardayken bulunan fakat modern yaşama uyum sağlayamadığı için geri gönderilen Peter’e; küçük yaşta Avrupa’ya köle olarak götürülürken kaçıp Fransa’da bir ormanda saklanan ve 1731’de genç bir kız olarak ortaya çıkan Marie-Angélique Memmie Le Blanc’tan, uzun yıllar kurtlarla bir ormanda yaşayan, onlardan edindiği davranışları 1867’de bulunduktan sonra da sürdüren ve Rudyard Kipling’in “Orman Çocuğu” adlı hikâyesine konu olan Dina Sanichar’a kadar birçok “kurt çocuk” veya “vahşi çocuk” olayına tanıklık etti.
Çocuk, hatta bebek yaşlarında türlü nedenlerle sosyal yaşamdan, dolayısıyla dilsel iletişimden uzak kalmış bu çocukların sır dolu geçmişleri, kent yaşamına verdikleri tepkiler, psikolojik, sosyal gelişimleri ve dönüşümleri; roman, öykü, tiyatro, şiir gibi edebiyat türlerine ve belgesel/kurgusal tarzda filmlere defalarca konu oldu. Öte yandan bu yaşamlar, biyologlar, psikologlar, sosyal psikologlar, özellikle de dilbilimciler ve dil felsefecileri için insan dilinin kökeni ve işleyişiyle ilgili aramakla bulunmaz gözlem nesneleri, araştırma kaynakları olarak değerlendirildi.
Saydığımız sanat ve bilim alanlarına konu olan “vahşi çocuk”lardan biri de 26 Mayıs 1828’de, Almanya’nın Nuremberg kentinde ortaya çıkan, kim ve nereli olduğu hiçbir zaman bilinemeyen genç erkek Kaspar Hauser’di. Ortaya çıktığında on beş on altı yaşlarında görünen, ama davranışları ve psikolojisiyle üç yaşında bir çocuğu andıran Kaspar, yaşamının son on üç yılını küçük bir odada kapalı, sadece tahta oyuncaklarla geçirdiğini; tanımadığı bir adamın ona her gün su ve yiyecek verdiğini söyledi. Üzerinden çıkan, ama kim tarafından yazıldığı bilinmeyen mektuplardan 30 Nisan 1812’de doğduğu, o yıl bakımı için bir hizmetçiye verildiği, babasının bir süvari olduğu anlaşıldı.
Eğitimini Alman Oryantalist, şair ve filozof Georg Friedrich Daumer’in üstlendiği Kaspar, konuşma, yazma ve okumayı öğrenmekte fazla zorluk çekmedi. Tanımadığını söylediği biri tarafından ikinci kez bıçaklanarak yaralandığı 17 Aralık 1833’te öldüğünde henüz 21 yaşındaydı ve yaşamındaki gizem aydınlanmadan kaldı.
2019 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Avusturyalı roman ve oyun yazarı Peter Handke, ülkemizde ve dünyada, ne yazık ki roman ve oyunlarıyla pek tanınmadı. ABD ve NATO’nun “Sırp Kasabı” sıfatını yapıştırdığı, hücresinde şüpheli ölümünden 11 yıl sonra “savaş suçlusu” cezasından aklanan Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Milosevic’e verdiği tepkilere neden olan destekle tanındı daha çok.
İşin magazin kısmını paranteze alıp ilerler ve Handke’nin edebi yaşamına gelirsek, ilk göreceğimiz özellik, oyunlarında Bertolt Brecht’in epik tiyatrosunun yabancılaştırma efektlerini, bir efekt olmaktan çıkarıp oyuncu-seyirci, sahne-salon ikiliğini ortadan kaldırdığı ve bütünüyle bir yabancılaştırma etkinliğine dönüştüğüdür. Handke, oyun izlemeye gelen seyirciyi adeta “Biz burada oyun oynamıyoruz!” diye azarlar! Bu yazıda bizi ilgilendiren asıl özelliği ise oyunlarının merkez temasının “dil” olmasıdır. Peter Handke, konuşma dilinin özeliklerinden hareketle, dilsel determinizmi kanıtlamak istercesine dilin, insanların davranışlarını doğrudan etkileyip biçimlendirdiği tezini ileri sürer.

Bu yazıda “Vahşi Çocuk” Kaspar Hauser ile yazar Peter Handke’yi buluşturan zemin, Kaspar’ın ortaya çıkışıyla yaşadığı determinist dönüşüm ile Handke’nin oyunlarındaki belirlenimci dil odaklı izlek tercihidir. Yazarın, yoğun bir soyutlamanın yer aldığı, sahnelenmesi zor oyunlarının, oynanmaktan çok okunmak için yazıldığını söylemek olasıdır. İlk kez 1967’de yayımlanan Kaspar adlı oyununda Handke, Hauser’in yaşadığı dilsel dönüşümü kurgusal bir yapı içinde ele alır. Peter Handke, oyunlarında dilin birey ve toplumla ilişkisini; özne bireyin dil aracılığıyla toplumun edilgin bir parçasına nasıl dönüşebileceğini, bu dönüşümün, George Orwell’in “1984”te ortaya koyduğu “yeni söylem”inden bile çok daha acı verici bir biçimde olabileceğini gösterir.
Dilin, toplumların kültür, düşünce ve tercihlerini belirlediğini ileri süren “dilsel determinizm”, çoğu zaman kesinlikçi, saltçı yaklaşımından dolayı eleştirilir ve yerine biraz daha esnetilmiş bir yaklaşım olan, dilin kişinin dünya görüşünü belirlemese bile etkilediğini savunan, varlıkların ve varlığın fiziksel olaylarının göreli olduğunu savunan Albert Einstein’ın “Görelilik Kuramı”na benzetilerek “dilsel görelilik” konur. Bu da Edward Sapir ve Benjamin Whorf’un, insanın kendi dilinde belirli bir düşünce yapısı oluşturduğu, başka bir insanın dilini hiçbir zaman tam anlamıyla anlayamayacağı hipotezine dayanır.
Dilsel determinizm ya da dilsel göreceliğin ve Peter Handke’nin, Kaspar Hauser’le ilişkisine gelirsek, “vahşi çocuk”un dil öğrenme sürecinin ve bu süreçteki dönüşümünün Handke’nin tezleri için bulunmaz bir olanak yarattığını görebiliriz. Kaspar ortaya çıkıp da aile ve toplum yaşamına girdiğinde, zamanla iyi seviyede konuşma, yazma ve okuma öğrenir. Ancak uzun yıllar toplumla temas etmeden kendisi olarak kalmış olan Hauser, dil öğreninceye kadar hiçbir şeyin farkında değildir, hatta zamanın bile. O nedenle geçmişi anımsamaz, şimdinin farkında olamaz ve geleceği tasavvur edemez. Varlık-yokluk, boşluk-doluluk, birey-toplum, özne-nesne karşıtlıklarını anlamlandıramaz. Ancak dili öğrendikten sonra geçmişini anımsamaya ve içine girdiği çevreyle iletişim kurmaya başlar. Bir anlamda somutluk evresinden soyut düşünebilme aşamasına geçer.
Kaspar’ın Nürnberg’de ortaya çıktığında anlamını bilmeden yinelediği tek cümle olan “Babamın bir zamanlar olduğu gibi bir şövalye olmak istiyorum.” cümlesi Handke’nin oyununda “Başka birinin bir zamanlar olduğu gibi biri olmak istiyorum.” soyutlamasına dönüşür. Peter Handke, Kaspar’ın sahip olduğu bu tek cümlelik diliyle 16 evrede yaşayabileceği olası çatışmaları şu türden soruların peşine takar: Kaspar bu cümleyle, kendine ait olanı koruyabilir mi, diğer cümlelere ve nesnelere karşı bir şey yapabilir mi, düzen ve buyurgan cümleleriyle kendini bir düzenin içine sokabilir mi, cümlelerin büyük birliğine bağlılığını yerine getirebilir mi, kendine soru sorabilir mi, atılgan cümleleriyle çekingen cümlelerinin altüst olmuş dünyasını tersine çevirebilir mi, tersyüz olmuş cümleleri tersyüz ederek doğruluğun sahte görünümünden kaçabilir mi ve son evrede Kaspar şimdi kimdir?
Handke’nin “Bu oyun, Kaspar Hauser’in gerçekte ne olduğunu göstermiyor, bir insanla neyin olanaklı olduğunu gösteriyor.” dediği ve “Dil İşkencesi” biçiminde de adlandırılabileceğini söylediği oyunu boyunca, toplumu temsil eden üç kadar suflör Kaspar’a dil öğretmeye çalışır. Gerçekten de bir işkenceye dönüşen bu dil öğrenme ve konuşma sürecinde suflörler, dilin iletişim kurma, kendini ifade etme, dış dünyayı algılama, düzen kurma, öğrenme ve algılama aracı olduğunu, kendilerine ait olmayan bir dille (dillerin kaynağının müphemliği) kendilerine ait olmayan bir söylemi (dilbilim ve dil felsefesi) yineleyip durular: “Zaten seni fark edilebilir hale getirecek bir cümlen var, fark edilir olmak, bir hayvanla karıştırılmamak için bu cümleyi kullanabilirsin. Başkalarına söyleyemediğin her şeyi kendine söyleyebilirsin!”
Dil, varoluşun vazgeçilmez bir koşuludur. Kaspar’ın kendisi ve elindeki tek cümlesi, suflörlerin (toplumun) bunun gibi dil ve felsefe içerikli saldırıları karşısında bir süre sonra kırılıp dökülmeye başlar. Gücü giderek tükenirken cümlesi de anlamsız bir ses yığınına dönüşür. Bundan sonra suflörlerin yönlendirmesine boyun eğerek dil-düzen ilişkisine dair düzenli, ama kendisinin olmayan cümleler kurmaya başlar.
Peter Handke, bu kurguyla dili birey, toplum, özne, nesne ile sıkı bir ilişkiye sokarak Kaspar’ın dil aracılığıyla dönüşümünü sergiler. Sahip olduğu cümle, oyun boyunca kırılıp döküldükçe kendisinin de toplumsal düzenle uyumlulaştığına, tanıklık ederiz. Kurduğu ilk farklı ve düzenli cümleyle o an çektiği acıyı ifade eder. Oradayken burada olduğu kadar işkenceye maruz kalmadığını söyler. Kaspar’ın bu farkındalığı, bir yandan dili olmadığı zamandan daha fazla acı duymasına bir yandan da bu acıyı sağaltmasına neden olur: “Konuşmaya başladığımdan beri düşmek sadece acı veriyor, fakat acı hakkında konuşabileceğimi bildiğimden beri düştüğüm zaman duyduğum acı hafifledi…” Düzenin cümlesiyle düzenli cümleler kurar; ama kendi cümlesiyle birlikte bireyselliğini de kaybetmiştir!
Kaspar, şimdi acılar içinde kıvranarak elde ettiği bu dille ya suflörlerin emir cümlelerine boyun eğecek ya da kendine özgü bir anlatı inşa edecektir. Bu tercih, oyunun birey ile toplum arasında dil aracılığıyla ortaya çıkan temel çatışmasının üzerine oturur. Sonunda Kaspar Huser, dil aracılığıyla toplum normlarını öğrenir; birey olarak yok olurken toplumun bir parçası olarak yeniden var olur. Artık sahnede kendisi gibi birçok Kaspar vardır!
Neyse ki Peter Handke’nin bu ileri aşama dilsel determinizminin gerçek yaşamda bir karşılığı yok ve kendimizi koruyabileceğimiz bir dilimiz var!
Çok düşündürücü, dil bilinci belirliyor ve bilinç dili geliştiriyor, böylece dilin kullanımı yaşam kalitesinin birincil etkeni olarak işlev görüyor.
Bu güzel yazı için teşekkürler Mustafa bey