Dil Yarışı

Ulusal diller, imparatorlukların dağılıp ulus devletlerin kurulmasında, ulusal kültürün korunmasında ve geleceğe aktarılmasında önemli rol oynamış; ulusların eğitim, bilim, sanat ve edebiyatlarını inşa etmekle kalmamış, bu yolda yarattıkları bilinçle ulusal bağımsızlıklarını güçlendirmiştir. Ancak ulusal diller, yapma değil, doğal dillerdir; her doğal dil, doğası gereği biriciktir ve bu biriciklik, onların şu ya da bu yönleriyle yarıştırılmalarının önündeki en büyük engeldir.

Kimi, ünlü uyumlarına bakarak Türkçenin müziğe en yakın dil olduğunu belirleyip onu diğer bütün dillerin üstüne çıkarıyor; kimi, dilbilgisi kurallarının kesinliği ve istisnalarının azlığı nedeniyle matematiksel yapısına hayranlığını gizleyemiyor. Kimi, Arapça sözcüklerin çok anlamlılığını överken kimi de İngilizcenin sözvarlığının zenginliğini anlatmakla bitiremiyor.

Cumhuriyet’in farklı dillere karşı olumsuz tutumu nedeniyle Zazacanın kaybolmakta olan diller grubunda yer aldığını ileri süren de var; Fransızcanın varlığını ancak Fransız Ulusal Dil Kurumu’nun koruyucu çabalarıyla sürdürebildiğini söyleyen de! Türkçenin üstünlükleri konusunda,  Alman filolog ve oryantalist Max Müller’e atıfta bulunan da var, Evrensel Dilbilim teorisini Türkçe üstüne kurmadı diye Noam Chomsky’ye sitem eden de…  Dilleri kimileri sözlüklerindeki sözcük sayısıyla yarıştırıyor, kimileri eklerinin sayısıyla; kimileri eylemlerinin düzensiz oluşuyla küçümsüyor, kimileri sesletimlerindeki kabalıkla…

Doğal dilleri birbiriyle karşılaştırıp bir kısmını diğer bir kısmından üstün bulma konusundaki cehalet, öyle görünüyor ki ancak tahsille mümkün! Çünkü “Türkçenin Dünya Dilleri Arasındaki Yeri ve Üstün Yönleri” başlıklı konferanslar düzenleyen “bilim kurulları”nın karşısına, dillerin birbirlerinden üstün olmadıklarını, Allah’ın birer ayeti olduklarını açıklayan “profesörler” çıkıyor! “Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu” düzenleyen üniversiteler de Türkçenin arkasından dolanıyorlar!

Şu ya da bu ölçüde anadilinden başka bir dille alışverişi olmamış bir insanın, toplumsal varoluşunu gerçekleştirme ve kültürlenme sürecinde temel olanaklarından biri olan dilini sahiplenmesi, onu bildiği ve kendini en kolay ifade ettiği bir dil olarak başka dillerden üstün sanması anlaşılır bir şeydir. Anlaşılmaz olan, dil alanında eğitimli, hatta “uzman” kişilerin dilleri bir yarışa sokması ve kendi diline ya da başka bir dile madalya takmasıdır. Anlaşılmazdır; çünkü dil bir bütün olarak bilim alanının konusu olduğundan yapılan, yer çekim ile embriyonun rahime tutunmasını kıyaslayıp birini diğerinden önemli görmeye benzer ki bilimsel bir yaklaşım değildir.

Öyle anlaşılıyor ki yanlışlık, dilin, bireyin toplumla kurduğu ilişki üzerinden tanımlanmasından kaynaklanıyor. Bu, toplumsal, işlevsel bir tanım olup hem dil dışı hem bilim dışı bir tanımdır; bir anlamda “Kalem, yazma aracıdır.” biçiminde bir tanım olur ki bu onun “ne”liğinin değil “işlev”inin tanımıdır. Ayrıca dil, öncelikle doğal bir olgudur; toplumsallığı sonra gelir. Eğer tersi olsaydı, kuralları bilinçle oluşturulmuş, bu nedenle de kolaylıkla değiştirilebilir, yeniden yapılandırılabilir olurdu; tıpkı toplumsal olgular olan anayasalar gibi. Oysa suyun deniz seviyesinde 100 derecede kaynamasını, 130 dereceye çıkaramaz, 75 dereceye indiremezsiniz; tıpkı Türkçede özne ile yüklemin kişi uyumunu değiştirip “Sen beni anlarlar.” diyemeyeceğiniz gibi.

Dili, “doğuştan” ve “uzlaşımsal” gibi birbirlerinden oldukça uzak iki noktadan gören ilk düşünürlerden beri bu iki görüş, değişe dönüşe günümüze doğru birbirlerine yaklaşarak yürüdü ve dili bütünleyen iki temel parça oldu: Dilbilgisi ve söz varlığı. Geçen yüzyılın başlarında göstergebilimin önemli dilcisi Ferdinand de Saussure, dilin “doğuştan” parçasını öncelikle bir “dizge” (dil, langue) olarak tanımladı; bu içsel bir tanımdı ve dilin “ne”liğine yönelik “dilbilgisi” (gramer) parçasını oluşturdu. Sonra dilin toplumsal iletişim içinde, özel ve değişken gerçekleşme parçası olan “söz”ü (parole) bunun yanına koydu. Dilbilime üretici, dönüşümsel bir anlayış kazandıran Noam Chomsky de doğuştan gelen dilbilgisel dizgeyi “edinç”, edincin somut olarak gerçekleşmesini ise “edim” terimiyle adlandırdı. 

Dilin yapısındaki bu iki parçadan biri olan dilbilgisel dizgede tüm dillerde “ortak” olan “Cümle, gizli ya da açık özne ve yüklem üstünde kurulur.” gibi dile yapışık kurallar vardır ve bunlar, dille var olup dille yok olabilir. Ancak bu dilbilgisel dizgede “Özne yüklemden önce/sonra gelir.” gibi “değişken” kurallar da vardır. Bu kurallar dillerin özgünlüğünü oluşturur ve Dilin Değişme Grafiği’nde gösterildiği gibi, mekânda ve zamanda farklı ölçülerde (Grafikte farklı aralıklarla gösterilmiştir.) değişiklik gösterebilir.

Grafikte gösterilen bir dilin dilbilgisine ait kuralları eksenler üzerinde açıktan koyuya doğru değişkendir. Ortadaki beyaz alan ulus devletin ölçünlü dilidir. Bu ölçünlü yapı, zamanda daha az mekânda daha çok olmak üzere değişiklik gösterebilir. Dilleri kıyaslayıp kimilerine mavi boncuk takılan dilbilgisine özgü üstünlükler ve zayıflıklar bulunan alan burasıdır. Örneğin bir dil, eklemeli yapısıyla başka dillerden üstün bulunabilir, ama Türkçe dâhil tüm Bantu dilleri böyledir. Düzensiz eylem çekimleri nedeniyle zayıf bulduğumuz diller yanında, düzenli çekimlenen eylemlerinin kiplere göre farklılaşan kişi ya da sayı uyumu sorunlu olan diller de vardır.

Dillerin en fazla karşılaştırılan ve bu karşılaştırma sonunda birbirlerine üstünlükleri savlanan söz varlıklarına gelince, sözlüklerdeki sözcük sayıları herhangi bir dil için üstünlük ya da zayıflık gerekçesi olarak gösterilemez. Çünkü tüm dillerin, konuşanlarının üretebileceği kavramları karşılayacak sözcükler üretme potansiyeli vardır. Kavramların ses izleri olan sözcükler Saussure’nin saptadığı gibi nedensiz, saymaca ve uzlaşımsaldır. Hem dilin sözlüğündeki tüm sözcükleri konuşanlarının kaçı kullanabilir ki? Belli alanlarda daha ayrıntılı kavramları karşılayan sözcükler, dilin zenginliğine değil, konuşanlarının sosyokültürel farklılıklarına işaret eder. Asya içlerinde bir ulusun dilinde balık ya da balıkçılıkla ilgili daha az sözcük olmasında şaşılacak bir yan yoktur.

Dilin Değişme Grafiği’nde yatay eksendeki değişme alanlarının makul genişliğine kadar belirlenen ulusal ölçünlü diller, İmparatorlukların dağılıp ulus devletlerin kurulmasında, ulusal kültürün korunmasında önemli rol oynamış, dilbilgisel ve söz dağarlarının olanaklarıyla eğitim, bilim, sanat ve edebiyatlarını inşa etmekle kalmamış, bu yolda yarattıkları bilinçle ulusal bağımsızlıklarını güçlendirmiştir.

Dilin Değişme Grafiği’nde yatay eksendeki değişme alanlarının makul genişliğine kadar belirlenen ulusal ölçünlü diller, imparatorlukların dağılıp ulus devletlerin kurulmasında, ulusal kültürün korunmasında ve geleceğe aktarılmasında önemli rol oynamış; ulusların eğitim, bilim, sanat ve edebiyatlarını inşa etmekle kalmamış, bu yolda yarattıkları bilinçle ulusal bağımsızlıklarını güçlendirmiştir. Ulusal dil duyarlılığının dayandığı anlaşılabilir ve geçerli en önemli temel belki de budur.

Ancak ulusal diller, yapma değil, doğal dillerdir; her doğal dil, doğası gereği biriciktir ve bu biriciklik, onları şu ya da bu yönleriyle yarıştırmanın, kimini kazanan, kimini kaybeden ilan etmenin, kazanana madalya takıp kaybedeni yok saymanın önündeki en büyük engeldir.

“Dil Yarışı” için bir yorum

  1. Çok teşekkür ederim dilin önemini iyi belirt missin kal sağlıcakla öptüm iyi akşamlar kal sağlıcakla iyi günler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir