Yunus Yunus Dedikleri… 3

2021 Yunus Emre Yılı’nda Yunus Emre konulu yazımızı, ona ilişkin âlim mi cahil mi, buğday mı nefes mi, Arapça mı Türkçe mi, molla mı derviş mi, divan şairi mi halk ozanı mı gibi daha çok edebi ve düşünsel yönüne ilişkin ikili sorulara odaklanarak tamamlıyoruz.

Âlim mi Cahil mi?

Yunus Emre çağının bilim birikimine hâkim bir bilgin miydi, yoksa okuma yazması bile olmayan bir bilisiz miydi? Yunus üzerine kafa yoranların tartıştıkları, ama anlaşamadıkları konulardan biri de bu. Örneğin Yunus araştırmacılarının ilklerinden Burhan Toprak ile Abdülbaki Gölpınarlı Yunus’un Arapça ve Farsçayı iyi bildiğini ileri sürerler. Bu yönde düşünen araştırmacılar özellikle Yunus’un hikmetli sözlerine bakıp bu sözlerin tahsil görmemiş bir kafayla, okuyarak zenginleşmiş bir birikime sahip olmadan söylenemeyeceğine inanırlar. İnançlarına Yunus’un şiirlerinden destek de bulurlar:

 
 “Mescitte medresede çok ibadet eyledim 
 Aşk oduna yanınca ondan hâsıla geldim”   

ya da

 “Dört kitabın manasın 
 Okudum tahsil ettim 
 Ne hacet kim karayı 
 Ak üstüne yazarım” 

Öte yandan Yunus’un gençlik yılarında köyünde ekicilikle uğraştığını, bu nedenle mektep medrese tahsil etmesinin mümkün olmadığını söyleyen araştırmacılar da var. 16. yüzyılın önemli tezkirecisi Âşık Çelebi ve 20. yüzyılın başında Yunus üzerine ilk keşfi gerçekleştiren Mehmet Fuat Köprülü onun “ümmi” olduğu, okuma yazma bilmediği görüşündedir. Halk söylencesine göre elifbaya dili dönmediğini, bu yüzden tahsil edemediğini ileri sürenler, Yunus’a kutsiyet atfetmek, şiirlerini tanrısal bir esinle söylediğini vurgulamaktan hoşlanırlar. Zira buna Yunus’un kendisi de, alçakgönüllülükle olanak tanır:

 “Yerde gökte bu aşk ile 
 Aşktan gelir bu söz dile 
 Biçare Yunus ne bile 
 Ne kara okudu ne ak”  

Ama zaten Yunus’u bir efsane kahramanı kılacaksak, bu ikinci görüş daha elverişlidir!

Heykeltıraş Eray Okkan: Yunus Emre, Ahi Evran, Hacı Bektaş-ı Veli

Yunus’un biçimsel, yani “zahirî” bilime pek de aldırmaz görünmesi ve ümmiliğini tevazu ile ortaya koyması, etkisinde olduğu İslam mistisizmine uygun bir davranıştır. Ancak şiirlerinde çeşitli âyet ve hadislere göndermelerde bulunacak kadar Arapçayı, Sadi Şirazi’den şiir çevirecek, Mevlana’nın şiirlerini okuyup anlayacak kadar Farsçayı bildiği de bir gerçektir. Yine de Yunus’un şiirlerinde günlük ihtiyaçlarla tüketilebilecek genel geçer bilgiden çok insanla ve kültürüyle yaşayacak toplumsal etiğe dönük, “irfan” ile elde edilen bilgiye daha fazla ulaşırız. Zira okuduğu kitaba yedi denizin mürekkebi yetmez:  

 “Ben bir kitap okudum 
 Kalem onu yazmadı 
 Mürekkep eyleyeydim
 Yetmezdi yedi deniz”  

ve o kitap kâğıda yazılmaz:

 “Âlimler kitap düzer 
 Karayı aka yazar 
 Gönüllere yazılır 
 Bu kitabın suresi” 

Okuduklarından aldığı ders de şudur Yunus’un:

 “Dört kitabın manasın
 Okudum tahsil ettim 
 Aşka gelince gördüm
 Bir uzun hece imiş.” 

Kurumsal bir eğitim aldığı yönünde herhangi bir kayda rastlamasak da Yunus Emre’nin, çağının bilimsel verileriyle donanmış olduğu bellidir. Bu donanım hiçbir çağda bir kimseyi büyük yapmaz; Yunus Emre’yi çağının düşünürü konumuna yücelten de bu değil; verili bilimin düzeyini aşarak ulaştığı aşamayı mektep ve medresenin dört duvarının dışına çıkarmayı bilmesi, o bilginin ışığıyla halkı aydınlatmasıdır. Bu, onu bilen konumundan bilge aşamasına da taşır:

 “İlim ilim bilmektir 
 İlim kendin bilmektir 
 Sen kendini bilmezsin 
 Ya nice okumaktır.”  

Bu sözler, kişinin kendisinin eyleme pratiğine sahip bir özne olduğunun bilincine varma aşamasını gösterir.

Yunus’un Anadolu Üniversitesi Kampüsündeki Heykeli
Buğday mı Nefes mi?

Yunus Emre şiirlerinde Hacı Bektaş-ı Veli’den hiç söz etmemesine karşın Vilayetame’de anlatılan Hacı Bektaş-ı Veli menkıbesi, onun Sivrihisar’ın kuzeyinde, Sarıköyde yaşadığını, geçimini ekicilikle sağladığını, bir kıtlık yılında halkın temel besin maddesi buğdaydan yoksun kaldığını, yardım için Hacı Bektaş kapısı Suluca Karahöyük’e gönderildiğini, giderken de eli boş varmamak için dağdan alıç topladığını anlatır. Menkıbe devamla, Mürşit Hacı Bektaş’ın Yunus’a buğday yerine nefes vermeyi önerdiğini, ama Yunus’un bunu kabul etmediğini; sonra da bundan pişman olarak geri geldiğini, ne var ki bu kez de Veli’nin onu Tapduk Emre’ye gönderdiğini anlatır.

Menkıbeler de efsaneler ve mitler gibi semboller üzerinden konuşmayı sever. Burada “alıç” kolay ulaşılması, bolluğu, temel ihtiyaç olmamasıyla yoksulluğu, alçak gönüllülüğü ve bir sahibi bulunmamasıyla ortak yaşamı; “buğday” temel gıda hammaddesi olmasıyla dünyevi ihtiyaçları; nefes ise sofiler için inançlarının en erdemli eylemini temsil eder. Nihayet yoksul bir köylü olan Yunus’un günlük ihtiyacını karşılama pratiğiyle Hacı Bektaş’ın daha geniş zamana ait inançsal kaygılarının çatışmasını Bektaş Veli kazanmıştır. Yunus pişmanlıkla geri dönmüş; Bâtıni ilmi temsil eden ve sofinin Tanrı ile bütünleşme yolunda alıp vereceği “nefes”ler için Taptuk’a “teslim” olmuştur:

 “Tapduk’un tapısında 
 Kul olduk kapısında 
 Yunus miskin çiğ idik 
 Piştik elhamdülillah”   

Ve odunun bile eğrisinin giremediği Tapduk’un tapısında mürşidinin kızına duyduğu bireysel aşktan tasavvufta ilahi aşkla temsil edilen beşer sevgisine yükselen bir nefis terbiyesinden geçer Yunus. Sonra da aldığı “emre” (amramak: sevmek, âşık olmak) sıfatıyla düşmanlıklara, bölünüp parçalanmışlıklara, her türlü zulme ve kötülüğe “barış” içinde başkaldırır; halkı irşada çıkar Yunus Emre:

 
 “Vardığımız illere 
 Şol safa gönüllere 
 Baba Tapduk manasın 
 Saçtık elhamdülillah”  

Şunu da kısacık ekleyelim ki Yunus Emre, Osmanlı döneminde Türkçesiyle olsun Anadolu halk Müslümanı duruşuyla olsun, nasıl yok sayılmışsa, çok çok nasıl Sünnileştirilerek kabul edilebilmişse, bugün de Osmanlıcı Sünni İslam yorumcularının elinde, halkın efsanelerle zenginleştirdiği Yunus, Babailer zincirinden ve Hacı Bektaş Veli, Tapduk Emre kültüründen sökülüp atılmak, otoritenin kulu bir cami imamına dönüştürülmek istenmektedir. Ama işte her şeye karşın bu bir türlü mümkün olamamakta, Yunus halkın ona biçtiği bir hayatı yaşamaya devam etmektedir.

Hat: Yunus Emre
Arapça mı Türkçe mi?

Çokluk sahiplenme ya da reddetme refleksiyle hareket edilen kültürlerde gerçeklikten kopma zayıflığına kolayca düşülebiliyor. Yunus Emre’yi her konuda “devrimci, öncü,” görme romantizmi biraz da bununla ilgilidir. En çok da dil ve Türkçe konusunda Yunus’un tutumuyla ilgili değerlendirmelerde buna sıkça rastlıyoruz. Bu nedenle İlhan Başgöz Hoca’nın onu bir dil “devrimcisi” değil, dil “reformcusu” sayması değerlidir. Kaldı ki dilde var olanı tümden reddederek, belki bir düzyazı dili geliştirilebilir, ama bir şiir dili kurulamaz.

O halde Yunus Emre’nin yaptığı neydi? Anadolu’nun dalga dalga süren Moğol istilaları, beylikler arasında iktidar kavgaları, isyanlar, kıtlık ve kıranlarla tarihinin en bunalımlı döneminde, halkın en temel ihtiyacı birlik ve barıştı kuşkusuz. Bu ihtiyacı karşılayacak çağrının muhatabı en geniş halk kitleleri ve sarayda kümelenmiş aydınlar olduğuna göre, çağrının dili de birleştirici bir dil olabilirdi. Anadolu Selçuklu devletinde, kısa bir süre için Konya’yı ele geçiren Karamanoğlu Mehmet Bey’in çıkardığı “Bundan böyle divanda, dergâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka bir dil kullanılmayacaktır!” fermanını (1278) saymazsak, resmi dil Arapça ve Farsçaydı. Kuran dili olan Arapça bilim dili, Farsça da sanat ve edebiyat diliydi.

Halka seslenmek, aydınları da etkileyecek bir çağrıda bulunmak için Arapça ve Farsçanın etkisinden uzak kalmış halk dili önemli bir olanaktı; tek sorun, yeni bir düşüncenin kavramlarını ve yeni bir şiirin imgelerini oluşturmak gereğiydi. Bu sorun iki yolla çözülebilirdi ve öyle çözdü Yunus Emre. İlk olarak sözlü halk edebiyatının destan, mani, sav, sagu ve koşuklarından sözcükleri, tamlamaları, deyim ve söz öbeklerini dolaşıma koydu: “Gazel yapraklayın benzim sarardı”, “Soylarını soylayayım”, “Hallaç pamuğu gibi / Bunda atılıp geldim”, “Mansur oldum asıldım”… Ne yazık ki şiirlerinde kullandığı halk Türkçesinin “kanda, sin, kancaru, ayıtmak” gibi sözcükleri bugün standart Türkçemizde kullanılmaz olmuştur.

İkinci olarak yabancı sözcük ve tamlamaları Türkçeleştirmek ve halk dilinde de yaygınlaşmış Arapça, Farsça sözcükleri kullanmak: Böylece Mevlana’da “hane-i dil, aftâb-rû, gûş-ı can”, Yunus’ta “gönül evi, güneş yüzlü, can kulağı” olur. Farsçada “be zeban averden, kemer besten” deyimi Yunus’ta “dile getirmek, bel bağlamak” olarak Türkçeleşir (Gobeskiria’dan aktaran İlhan Başgöz, 1999). “Mülk”, “mutlak”, hicap, dünya, çare, ömür” gibi Arapça sözcükler de yaygınlaşmış biçimleriyle kullanılır. “şâdi, âşikâre, zârî” gibi yabancı sözcükleri de halk ağzında “şadılık, eşkere, zarı kılmak” gibi değişmiş biçimlerini kullanmıştır. (Yesirgil, 1963)

Buradan bakınca Yunus Emre’yi Türkçeden yana sıkı bir dil tutumu içinde görürüz. Onun dili bir daha İlhan Başgöz’e başvurursak, “Türkmen göçerin değil, kentte oturan eğitim görmüş bir Türkmen’in dilidir, yani yerleşik bir kültürün dili.” (Başgöz, 1990)

Molla mı Derviş mi?

Yunus’un yaşamını konu alan söylenceler her ne kadar onun küçük yaşta okula verildiğini fakat alfabeye dili dönmeyince, “Elif okuduk ötürü /Nazar eyledik götürü / Yaratılanı severiz / Yaradandan ötürü” diyerek eğitimi bıraktığını söyleseler de Cumhuriyet döneminde şairin yapıtları üzerine yapılan araştırma ve değerlendirmeler, onun medrese eğitimi gördüğü üzerinde birleşirler. Bu araştırmacılar, çok sıkı bir eğitim almış mıdır bilinmez, ama Yunus’un tefsir, fıkıh gibi bilimlere ve hatta felsefeye yabancı olmadığı, Arapça ve Farsçayı bildiğini ileri sürerler. Şiirlerinde kelime-i şahadet, namaz, oruç, haç, zekât, şeriatın… geleneksel Sünni İslam inancıyla yer alması, bu Yunus araştırmacılarını doğrular niteliktedir:

 
 “Namaz kıl imam ile 
 Gitmegil güman ile 
 Gidesin iman ile 
 Dur erte namazına”   

ya da

 “Okuna Kur’an u Yasin 
 Kulak urup dinleyesin 
 Dağca günahın yuyasın 
 Tanla seher vaktinde dur”… 

Bunlar Sünni Müslümanlık eğitiminin Molla Yunus şiirine yansıyan dizeleridir. Ancak Yunus zaman zaman bu öğütlere dünyanın geçiciliği, yoksulları hoş tutmak gibi kimi ahlaki ve toplumsal değerler katmaya başlar:

 
 “Zinhar vermegil gönül dünya payına bir gün 
 Dünyaya gönül veren düşe tayına bir gün”  

Bu durum, Tapduk’ta tasavvuf yoluna girene, birlik felsefesine erene dek devam eder. İçindeki ölüm-yaşam ve inanç zıtlıkları bir süre daha çalkalandıktan sonra Yunus tekke adabıyla durulmaya, şiiri derviş kelamıyla çiçeklenmeye başlar. “Kara toprağın altında gül deren elleri gördüm” gibi yaratıcı imgelerle girdiği tariki aşkla doldurur:  

 
 “Yine geldi aşk elçisi 
 Yine doldu meydânımız 
 Yine teferrücgâh oldu 
 Sağlı sollu dört yanımız 
  
 Yine mahfiller düzüldü 
 Yine badyalar kuruldu 
 Yine kadehler sunuldu 
 Esrik oldu bu canımız.”  
 

Yunus Emre’nin dergâha girmesiyle birlikte medrese döneminde edindiği Sünni İslam öğretisinin uhrevi duyuş ve yaşayış kültürü yerini giderek eski Türkmen inançlarıyla karışan dünyevi bir yaşam kültürüne bırakır. Orada mürşitler ve dervişler sonraki yüzyıllarda olduğu gibi henüz kurumsal bir özerklik kazanmamış, günlük işlerini de sürdürmektedirler. Ortakçı bir yaşamın sürdürüldüğü tekkelerin önderleri, aynı zamanda halkın hizmet önderleri olduklarından Sucu, Eskici, Elekçi Baba’lar, Dede’lerdir ve yaşam kültürlerini Yunus şöylece söyler:

 “Gelin tanış olalım 
 İşi kolay kılalım 
 Sevelim sevilelim 
 Dünya kimseye kalmaz.” 

Yunus’un şiirlerine yayılan insan merkezlilik, yaşamın canlılığı temaları yukarıda bir yerlerde tasavvur edilen mesafeli Tanrı’nın bu dergâhlarda yeryüzüne indirilmesinden, tıpkı eski Yunan Tanrıları gibi insanların içinde düşünülmesinden ve her yaratılmışın onun bir sureti olarak değerlendirilmesindendir:

 
 “Yaratılmışı severiz 
 Yaradandan ötürü.”  

Hatta Tanrı adına bile konuşabilir Yunus, hem de dört kitap adına:

 “Halk içinde dirlik düzen 
 Dört kitabı doğru yazan 
 Ak üstüne kara dizen 
 Ol yazdığı Kur’an benim.”  

  

Öyleyse

 
 “Yunus Emre der hoca 
 Gerekse bin var hacca 
 Hepisinden iyice 
 Bir gönüle girmektir.”  

Bu gönül adamı, kimi Yunus sevdalılarının gösterdiği gibi durmadan çiçeğe böceğe ağlayan bir öte dünya insanı değildir. Doğayı bütün canlılığı ile duyumsar ve yaşama sevinci içinde betimler, öylesine içten, öylesine bugün gibi:

 
 “Bu dünya bir gelindir, yeşil kızıl donanmış 
 İnsan böyle geline bakar bakar doyamaz.”  

Toplum içinde de etkin bir aydın, bilinçli bir gözlemcidir. İtiraz tonu yüksektir:

 
 “Beyler azdı malından 
 Bilmez yoksul halinden”   

dizelerini, hele

 “Gitti beyler mürüvveti 
 Binmişler birer atı 
 Yediği yoksul eti 
 İçtiği kan olısar”  

demek, bugün bile her aydının harcı değildir. 

Bütün bu sözler orta yerde dururken, ona bir derviş açık sözlülüğünü yakıştıramayan kimi sofi değil, softa yorumcular, bir şiirinde geçen Molla Kasım eleştirisini bile dayanamayıp türlü söylenceler ileri sürerek, Yunus’un sözlerini eğip bükerek Molla Kasım’ı Yunus’un eleştirisinden kurtarmaya çalışırlar. Yunus’un,

 
 “Derviş Yunus bu sözü 
 Eğri büğrü söyleme 
 Seni sigaya çeker 
 Bir Molla Kasım gelir” 

dizelerini Yuns’tan alıp Molla Kasım’a verirler! Bunun öncesi de var tabi.

 “Cennet cennet dedikleri 
 Birkaç köşkle birkaç huri 
 İsteyene ver sen anı 
 Bana seni gerek seni” 
 

gibi tasavvufi yorumlar içeren dervişlik şiirleri, Osmanlı’da dinsizlik sayılmış; okuyanların cezalandırılmasını isteyen şeyhülislamlar olmuştur. İnancı İslam’dan sayılmadığı gibi, şiiri de edebiyattan sayılmamıştır. Örneğin 18. Yüzyıl divan/saray şairlerinden Sümbülzade Vehbi, Lutfiyye adlı mesnevisinde “Dinleyen Yunus ilahisi sanır / Bu edasın gören âdem usanır” der (Rauf Mutluay, 1990).

Yunus Emre’nin medresede başlayıp tekkeyle süren yaşamı ve kültür dünyası, sağlı sollu çekiştirmelere olanak verecek göstergelere sahiptir. Ancak onun hayata, insana, aydınlığa ve geleceğe dönük yüzüne gözünüzü kapatırsanız, onu köy imamı olarak betimleyebileceğiniz dizeler de bulabilirsiniz. Ne var ki onu Yunus Emre yapan dizeler değildir onlar, şunlardır örneğin:

 “Dünya benim rızkımdır
 Halkı benim halkımdır.” 

Yunus bir dava adamıdır:

 
 “Ben gelmedim davi için 
 Benim işim sevi için 
 Gönüller dost evi için 
 Gönüller yapmaya geldim”  

dizelerinde “gelmedim” dediği “sav”, “geldim” dediği “ülkü” anlamında davadır. Dünya, halk, dost ve aşk davasıdır onunki. Dışındaki ileri-geri, kendisindeki “gelmedim-geldim” ikiliğini birlik yapmaktır Yunus’un “davi”si.

Yılmaz Büyükerşen: Yunus Emre Balmumu Heykeli
Divan Şairi mi Halk Ozanı mı?

Oğuz boylarının Anadolu’da ele geçirdikleri yerlerde yerleşik hayata geçmesiyle birlikte şehirlerle köyler arasında ayrımlar yaşanmaya başlandı. 13. yüzyıl Anadolu’sunda yaşanan Moğol istilaları, beylikler içinde ve arasında iktidar kavgaları gibi sosyal ve siyasal olaylar, bir yandan bu ayrımı derinleştirdi bir yandan da bütün bir toplumda etkili bunalımların yaşanmasına neden oldu. Canından bezen halk, tasavvuf akımlarının vadettiği huzur ve dinginliği, birbirleriyle temsil rekabeti içinde olan şehirlerde Mevlevilik, kırsalda Bektaşilik tarikatlarında aramaya başladı.

Şehirlerde medresede yetişen Arapça ve Farsça eğitim almış aydın zümre, tasavvuf edebiyatını 12. yüzyılda uç göstermeye başlamış olan, Acem’den tanıdıkları edebiyatı usul ve kuralları içinde sürdürürken; köylerde halk kültürü verimleriyle yetişmiş ozanlar da tasavvufu İslamlık öncesi sözlü edebiyat geleneği usul ve kurallarıyla sürdürdüler. Bu iki akımın temsilcilerinden biri Konya’da, şiirlerini farsça yazan ve sonradan Mevlevilik adını alacak tarikatın başında şeyh Mevlana Celalettin-i Rumi; diğeri kırsalda şiirlerini halk dilinde söyleyen ve sonradan Bektaşilik adını alacak tarikatın dervişi Yunus Emre.

O yüzyılda divan ve halk edebiyatlarının sınırları henüz geçirgen bir durumda olduğundan Yunus Emre’nin molla-dervişte ikileminde olduğu gibi şiiri de divan-halk çekiştirmesine konu olmaktadır. Bu çekişmeye olanak verdiği düşünülen konuların başında, şiirlerinin “Divan” başlığında toplanması ve Risalet’ül Nushiye’nin divan edebiyatı ölçüsü aruzla yazılmış olması gelir. Bu biçimsel bir ayrımdır; kaldı ki hem aruzla yazılan şiirlerin birçoğu hece ölçüsüne de uygundur ve Yunus’un aruzu, Arapça sözcüklerin ses değerlerine uygun olması nedeniyle oldukça kusurludur. Diğer yandan şiirlerinin çok önemli bir kısmı halk edebiyatının hece ölçüsüyle yazmış ve halk şiirinin en yaygın, en sevilen 7’li, 8’li ölçüsü kullanmıştır.  

Yine kimi araştırmacılar onu divan edebiyatına çekebilmek için şiirlerini, halk şiiri birimi olan dörtlüklerle değil, divan edebiyatının nadir kullanılan biçimi musammatın (dize içlerinin uyaklı olduğu biçim) beyit birimleriyle yazmakta ısrar ediyorlar; o kadar ki heceyle yazdıkları şiirleri bile musammat biçimi ve birimleri olan beyitler halinde yeni yazıya geçiriyorlar.

Uyak çeşitlerinden çoğunlukla yarım uyağı tercih etmesi, rediflerin çok kullanılması, ses anlam ilişkisini tekrir, asonans ve aliterasyonlarla yapılandırma eğilimi Yunus Emre’yi halk şiirine yakın kılar:

 “Bir toy toylamak gerek 
 Bir soy soylamak gerek 
 Bir söz söylemek gerek 
 Melekler de bilmez ola.”  

Yine kendi beninde kendinden başkayı ve öteyi bulduğu anlam derinliği ve ritm ustalığı ancak halk ozanı çıraklığında uzun bir deneyimle elde edilebilir:

 
 “Beni bende demen bende değilim 
 Bir ben vardır bende benden içeri.” 

Halk şiirindeki gibi,

 
 “Miskin âdem oğlanını 
 Benzetmişler ekinciğe
 Kimi biter kimi yiter 
 Yere tohum saçmış gibi”  

benzetmeleri, “Hallaç pamuğu gibi / Bunda atılıp geldim.” dizelerindeki halk deyimleri yanında şiirlerinde “Aşkın şem’ini yaktılar / Pervane olan gelsin.” örneklerinde olduğu gibi divan edebiyatı mazmunlarına yer verse de Yunus Emre’yi şehirde, masanın başında şiir düşünüp çatan bir divan şairi olarak kabul etmek, hem olanaklı değil hem us ve söz ustasına haksızlıktır:

 “Kelecilerin pişirgil
 Yaramazını şaşırgıl
 Sözün us ile düşürgil
 Damağın çağ ede bir söz” 

“Yunus Yunus Dedikleri… 3” için bir yorum

  1. Çok çok teşekkür ederim Yunus’ u çok güzel anlattın bize yuregine sağlık kalemine kuvvet sağlıcakla kal sevgili dostum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir