Yunus Yunus Dedikleri… 2

“Yunus Yunus Dedikleri” başlıklı yazımızın ilk bölümünde Anadolu Türkçesinin büyük ozanı Yunus Emre’nin ele alınış biçimlerine ve hakkındaki kaynaklara değindik. Bu bölümde, Yunus’un yaşadığı Ortaçağ’ın sosyal ve kültürel iklimine bakıp Yunus’un yaşamına, kalıtına ve etkilerine değiniyor; hakkında tartışılan ikili soruları ele almaya başlıyoruz.

Ortaçağın Ortasında

Karşıtların birliğinin elle tutulur bir örneği olan Yunus Emre’nin ikili dünyasına, kişiliğine, eğitimine, kültürüne, inancına, şiirine, diline geçmeden önce yaşadığı çağına ve toplumuna bir göz atmakta yarar var. Uzun süren Ortaçağ’ın son çeyreğinde yaşadı Yunus Emre, aynı yıllarda yaşayan ve tıpkı kendisi gibi insancıl duygu ve düşünceler içinde, “Acılar kentine benden gidilir / Bitmeyen üzgüye benden gidilir” diyen İtalyan şairi Dante gibi; kendi topraklarında yaşayan, ama Farsça yazan, Mevleviliğin kaynağı Sünni mutasavvıf Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi; ilk Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevi’nin öğrencisi ve Horasan erenlerinden Bektaşilik tarikatının isim babası Hacı Bektaş-ı Veli gibi; İslam mistisizminin Bostan ve Gülistan’ın öykücüsü bir başka insancıl Fars şair Sadi Şirazi gibi…

Ortaçağ, “barbar” kavimlerin (Gotlar, Vandallar, Saksonlar…)  saldırıları sonucu Batı Roma İmparatorluğu’nun 476’da çökmesiyle başlayan ve Doğu Roma İmparatorluğu’nu sonu olan 1453’te İstanbul’un fethiyle sona eren tarihsel kesiti içine alır. Derebeylik yönetimlerinin ve feodal üretim sisteminin egemen olduğu savaşlar, akınlar, yağma ve istilalar çağı olan Ortaçağ, Yunus Emre’nin de yaşadığı son çeyreğinde, MÖ 4-3. yüzyılda yaşamış Sokrates, Palton ve Aristoteles’i keşfeder. Bu filozoflar, 17. yüzyılda modern bilim gelişinceye kadar Hıristiyanlık ve İslam coğrafyasında bilimsel etkinliklere temel oluşturur. Platon’un “idealar kuramı” İslam ontolojisiyle ilişkilenirken, İslam düşünürleri tarafından “muallim-i evvel” kabul edilen Aristoteles de erken Hristiyanlığın Neo Platonizm’inde ve Orta Çağ’ın Hıristiyanlık teolojisinde etkili olur.

13. Yüzyıl Avrupa’sı

Bu çağda Avrupa’da toplumu oluşturan temel sınıflar soylular, ruhban sınıfı, tüccarlar ve köylülerdi. En üstte, yönetme yetkisini kiliseden alan, ama bu yetkiyi toprak sahibi olan derebeyleriyle paylaşan kral vardı. Feodal düzenin temel belgesi olan Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Fermanı) İngiltere’de 1215’te kabul edilmiş ve kralın yetkilerini kısıtlamış, derebeylerine bazı haklar tanımıştı. Soylulardan sonraki ayrıcalıklı sınıfı rahiplerdi; onlar askerlik yapmıyor, vergi vermiyor, ama devlet işlerine karışıyorlardı. Tüccarlar kasaba ve şehirlerde oturuyor, köylüler en alt sınıfı oluşturuyor ve senyörün toprağını ekip biçmekle geçiniyorlardı. Onların köleden farkları, bir eşya gibi alınıp satılmamalarıydı.

Senyörlerin sınır ötesi toprak savaşları din kisvesiyle örtülüyor, papayı da arkasına alıyordu. Endülüs’te yapılan savaşları Haçlı Seferleri izledi. Senyörler, on birinci yüzyıldan itibaren gözlerini Ortadoğu’ya diktiler. Bizanslıları Müslümanlarla karşı karşıya getiren ve görünüşte dinsel bir amaçla yapıldığı sanılan Haçlı Seferleri gerçekte sömürgecilik amacı taşıyor, yağma ve ganimet toplama seferlerine dönüşüyordu.

Diğer taraftan Doğu Asya’da Çin sınırından Baykal gölüne uzanan bölgede oturan Moğollar, Timuçin önderliğinde Asya’da Moğol birliğini kurmuş, 13. yüzyılın başında Maveraünnehir’e, Harzemşahların sınırına dayanmış ve kısa süre sonra Türk-İslam uygarlığının ilk merkezleri olan Batı Türkistan, Harezm, Horasan Moğol İmparatorluğu’na katılmıştı.

Sömürgeciliğe dönüşen Haçlı Seferleri
Ve Anadolu

Beri yandan 1071’de Malazgirt’te Bizans ordusunu püskürten Alpaslan komutasındaki Selçuklu Türkleri, Anadolu’nun dörtte üçünü ele geçirdiler. Bu bölgeleri Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Bey’in kurduğu Selçuklu soyundan sultanlar yönetiyordu ve başkent Konya’ydı. Savaşlarda öne çıkan beylere, aldıkları yerleri babadan oğula kalmak üzere yönetme hakkı verilmişti. Bu beylikler, Anadolu’nun birliği için Selçuk Oğulları tarafından tek devlet altında birleştirildi; Anadolu Selçuklu Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bağımsız bir devlet oldu.

13. yüzyıl Anadolu’su tam bir karşıtlıklar yurduydu. Beyiyle halkıyla benzer bir yaşam standardı içinde olan Oğuz boyları, göç ve akınları sonunda Anadolu’da ele geçirdikleri yerlerde yerleşik hayata geçince giderek keskinleşen bir köylü-şehirli ayrımı başlamıştı. Şehirler, sarayları, medreseleri, Arapça ve Farsça yazan münevverleri ve yöneticileriyle yücelttikleri merkezi İslam kültürü bir yanda; Sultan Veled’in dediğince “mağaralarda, dağlarda, ormanlarda yaşayan, âlemi yakan Türkler” (köylüler) bir yandaydı. Varlık ve rahatlık içinde yaşayan şehirli aydın zümre bir yanda, kıtlık ve kıran içinde yaşamını sürdürmeye çalışan göçebe Türkmenler bir yandaydı…

O kadar ki şehirli Selçuklunun İslam’ı ile köylü Türkmenlerin İslam’ı bile aynı değildi. Kabile liderleri ve tüccar zümre, sınıfsal ilişkilerinin önünü açtığı için İslamlığı kolayca kabul etmişti. Şehirlerde toplanan bu zümre yeni dini, devletin kurumsallaşması ve konumlarının güvenliği için önemli görüyordu. Bu nedenle dinin biçimsel kalıplarını benimseyip uygulayan şehirli Sünnilere karşılık; göçer Türkler bu Sünni Müslümanlığa direniyor, Alevilik, Melamilik, Hamzavilik gibi akımlarla İslamlığı kendi gelenek ve yaşam koşullarıyla birleştiriyor “Batınilik”e yöneliyorlardı.

Toplumdaki bu karşıtlıklara Moğol saldırıları nedeniyle Türkistan, Harezm, Horasan, Irak ve İran gibi İslam ülkelerinden kaçıp Anadolu’ya göçen bilim, sanat büyükleri ve çeşitli tarikatlara bağlı dervişler de eklenince, var olan ikilik ve kargaşa daha da büyüdü. Beyliklerin ve sultanlığın ağır vergileri altında inim inim inleyen halkın destek verdiği, ama Selçuklu sultanlarının Frenk şövalyelerine ezdirdiği Babalı ayaklanmaları, işte bu sosyal ve siyasal yapının kaçınılmaz bir sonucuydu. Nihayet 1242’de Kösedağ savaşıyla Anadolu Selçuklularının direnci büsbütün kırıldı ve Anadolu Moğollara teslim olmaya hazır hale geldi.

Anadolu’da Moğol İstilaları
Yunus Emre’nin Yaşamı

1250 yılında Yunus Emre işte böyle bir dünyada ve böyle bir Anadolu’da yaşama gözlerini açtı. Şimdiye kadar üretilen yaşam öykülerine bakılırsa onlarca Yunus Emre’den söz edebiliriz. Onun yaşamını ortaya koyan tarihi bir kayıt olmadığından ve halkın ilgisini, sevgisini kazanmış bir ozan olduğundan şeceresine ilişkin bilgiler anonimleşmeye, söylencelere konu olmaya elverişliydi; öyle de oldu.

Yunus, şiirlerinde hiç söz etmese de Bektaşi Vilayetnamesi onu anlatır: Sivrihisar’ın kuzeyinde Sarıköy denen yerde ekincilikle geçinen yoksul bir adamdı. Bir kıtlık yılında pek bunaldı. Kırşehir’e yakın Suluca Karahöyük (Bugün Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesi) denen yerde Hacı Bektaş adlı bir ermişin halka yardım ettiğini duyunca, ona başvurmaya karar verdi.

Hacı Bektaş-ı Veli

Söylenceyle sürdürürsek, Hacı Bektaş-ı Veli ona buğday yerine nefes vermeyi önerdi, ama kabul etmedi. Yunus buğdayı aldıktan sonra nefes istemediğine pişman oldu, geri döndü nefes istedi; isteğini Hacı Bektaş-ı Veli’ye bildirdiler; o da biz onun anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, gitsin nasibini Tapduk’tan alsın, dedi.

Celvetiyye tarikatının kurucusu Aziz Mahud Hüdai’nin Vakıat-ı Üftade’sine göre Yunus buldu Tapduk Emre’yi, tekkesine girdi, dergâhına “teslim” oldu. Kırk yıl odun taşıdı dergâha, biri bile eğri değildi odunların, çünkü odunun dahi eğrisi giremezdi tekkeye! Tapduk, söyle gayrı Yunus’um, dedi; Yunus, bir biri ardınca söyledi şiirlerini, mürşidini hayran etti kendisine. Tapduk dedi ki, vaktin geldi, hazinenin kilidini açtık, var git halkı irşat eyle!

“Bunda dahi verdin bize oğul u kız çifte helal / Andan dahi geçti arzum azmim sana kaçmak için” dediğine bakılırsa evli ve iki çocuk babasıdır Yunus Emre; ama dervişin mutluluk kaynağı ev ve aile hayatı değildir: “Benim hiç hevesim yoktur, / Şol bir ev ü çardak için.”

Şiirlerinden öğreniyoruz ki tekkede mecazi (Mürşid’in Bacım Kızı) ve gerçek aşkla (Tanrı) donanan Yunus dergâhtan çıkmış, sofilerin yaşamında nefis terbiyesi için seyahat önemli bir unsur olduğundan ilden ile gezmiş; Urum’dan Şam’a kendisi gibi bir garip arayıp bulamamış; Kayseri, Tebriz, Sivas, Maraş, Bağdat, Nahcivan, Şiraz’ı ve bütün yukarı illeri, Azerbaycan’ı dolaşmış; Rum’da (Anadolu’da) kışladıktan sonra baharda sılaya dönmüş, Tasavvuf’un “seyri süluk”unu tamam etmiş.

10’dan fazla sininden/makamından biri

Yunus Emre ölümlü bedenini 1320’de yaşadığı toprakların altına, onca şiirini o toprakların üstünde yaşayanlara bırakır. Devlet erkânı öldüğünü belki “Üç günden sonra duya”, ama halk onu yüzyıllar sonra bile unutmamıştır. O kadar ki bugün bile yurdun dört bir köşesinde 10’dan fazla sini (mezar)/makamı var! Abdülbaki Gölpınarlı sininin Sarıköy’de olduğunu yazarken Cahit Öztelli Karaman’da olduğunu ileri sürer. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde de bu yönde bir bilgi vardır. Tartışma Eskişehir ve Karaman turizm derneklerinin de katılmasıyla sürmektedir.

Bu tartışmanın bir galibinin olmasından çok olmaması önemlidir; zira ne kadar çok sahiplenilirse o kadar çok bu yurdun, bu topraklarındır Yunus Emre!

Yunus Emre’nin Kalıtı

Henüz hayattayken dört diyara “Yayıldı Yunus adı” ve o ad aydın/halk katında çoğalarak yüzyılları aşıp bugünlere kadar geldi. Gelirken de hem Yunus Emre, Miskin Yunus, Derviş Yunus, Âşık Yunus, Âşık Yunus Emre, Yunus Dede gibi birçok ozana “Yunus” mahlasını verdi; hem de Said Emre (çağdaşı), Âşık Paşa (1272-1333), Kaygusuz Abdal (1397 – … ), Hacı Bayram Veli (1352-1429), Eşrefoğlu Rumi (… – 1469), Hatayi (1486-1524), Pir Sultan Abdal (16. yüzyılın ikinci yarısı), Niyazi-i Mısri (Ölümü: 1693) gibi özellikle Bektaşi ozanlarına etkisini bıraktı. Ama Osmanlı’nın divancı saray şairleri hiç tanımadılar onu ya da hiç sevmediler, tıpkı Batı taklitçisi Tanzimatçılar gibi!

Yunus’un en önemli kalıtı, kuşkusuz Risalet’ün Nushiyye ve Divan’ıdır. İlki, aruz vezninin kısa kalıplarıyla yazılan ve her beyiti kendi içinde uyaklı mesnevi nazım biçimiyle yazdığı Risalet’ün Nushiyye‘dir. Adından da anlaşılacağı gibi didaktik bir eserdir. Yunus bu yapıtında 13 beyitlik bir başlangıç ve kısa bir düzyazı girişten sonra “Ruh ve Nefis”, “Kanaat”, “Gazab”, “Sabır”, “Haset ve Cimrilik”, “Akıl” gibi insan doğasıyla ilgili bilgiler verir; yaşadığı dönemin savaş iklimine uygun destansı anlatımıyla kötülüklerin nasıl yenileceğini ortaya koyar.

Divan Elyazmaları

İkincisi Türk şiir dilinin kuruluşu açısından çok daha önemli olan Divan‘dır. El yazması Divan’ların, başka Yunus’lara ait olduğu düşünülenler ayıklandıktan sonra, en kısasında 100, en uzununda 300’den fazla şiir bulunmaktadır. Şiirlerin 60 kadarı aruz, çoğu hece ölçüsüyle yazılmıştır. Genellikle dize ortaları uyaklı musammat biçimli ve dörtlüklere çevrilebilen şiirlerdir bunlar. Yunus Emre Divanı’nın en eski, ama en doğru derlenmiş beş nüshası dışında daha birçok yazma nüshaları var günümüze ulaşan ve bu Divan’ın yeni harflerle basılmış onlarca biçimi.

Yunus’un yaşamı ve şiirleri üzerine yapılmış onlarca araştırma, inceleme ve değerlendirme Türk dili ve halk kültürü için vazgeçilmez zenginliktedir. Öte yandan söylencesel ve gerçek yaşamıyla, düşünce ve inançlarıyla, dili ve şiiriyle konu olduğu birçok sanatsal yaratı da Yunus’un kalıtı sayılmalıdır: Ölümlerde, doğumlarda, ramazanlarda, bayramlarda, okula başlayan çocukların âmin alaylarında, Alevi erkânlarında, Bektaşi meydanlarında okunan ilahileri ve bu ilahilerle müziğimizin kazandığı yapıtlar, Ahmet Adnan Saygun’un bestelediği Yunus Emre adlı ilk Türk oratoryosu (1942), Ayla Algan’ın “Bana Seni Gerek Seni” plağı (1969) ve Selahattin İçli’den Bekir Sıtkı Sezgin’e onlarca bestecinin notalara dönüştürdüğü, hatta pop müziğe güfte olan şiirleri. Yaşamını konu alan romanlar, tiyatrolar, filmler ve televizyon dizileri…

Yunus’a ait bu toplam üzerinde iki dünya, iki toplumsal sınıf, iki kültür, iki ideoloji, yüzyıllardır kendi Yunus’unu yeniden yeniden yaratıyor: Biri öte dünyanın Yunus’unu biri beri dünyanın, biri Hak aşığı olarak biri halk aşığı, biri Osmanlı’nın Yunus’unu biri Cumhuriyet’in, biri mutaassıp Yunus’u biri devrimci, biri lirik ozanı, biri epik…

Toplumda burjuva ile işçi sınıfı, fizikte elektriğin eksi ve artı yükü, mekanikte hareketin etki ve tepki kuvveti, matematikte değişiminin türev ve integrali gibi karşıtların özdeşliğini, onların karşılıklı birliğini oluşturur. Anonimleşmiş diyalektik bilgisiyle söylersek, tüm süreçlerin ve şeylerin doğru anlaşılıp bilinmesi, onların karşıtların birliği olarak bilinmesine bağlıdır. Karşıtların birliği koşullara bağlı, geçici, süreksiz, görelidir. Karşıtların mücadelesi gelişmedir ve hareketin mutlak oluşu gibi mutlaktır bu.  

Neye baksak görebileceğimiz bu birliği ve mücadeleyi, yaşadığı dönemin ve sosyal koşullarının son derece karmaşık olduğu Yunus Emre’de, onun yaşamında, düşünce ve inancında, yapıp eylediklerinde, dilinde ve şiirinde; hatta Yunus’un ele alınışında ve değerlendirilişinde de görebiliriz:

Efsane mi gerçek mi?

Yunus’un yaşamına ilişkin birkaç dizesi dışında ve söylenegelen efsane nitelikli söz ile kayıtlardan başka bir bilgi yok elimizde. Ölümünden yüzyıllar sonra yazılmış olan Evliya Çelebi’nin dedikleri de bir menkıbe olan Hacı Bektaş-i Veli Vilayetnamesi de ikna edici kesin bir kanıttan yoksun görünüyor. Yunus Emre’nin Risalet’ül Nushiye mesnevisi ve oraya düştüğü hicri “Yıl 707 idi.” (miladi 1307) notu olmasa, hakkında anlatılan bunca efsaneye bakarak kolayca yalan sayabilirdik kendisini.

Oysa efsaneler de gerçektirler, en azından toplumun yaşamında bir karşılıkları vardır. Halk, Horasan erenlerini ta oralardan Anadolu’ya bir güvercin donunda uçurdu diye Hacı Bektaş-i Veli’yi, Tapduk Emre’yi bir masal kahramanı mı sayacağız? Halkın özellikle zor zamanlarda, dara düşünce efsanevi kahramanlar yarattığı bir gerçektir; ama bütün yarattıklarının kendi yaşamında bir karşılığı mutlaka vardır. Mitolojiler toplumların ortak bilinçaltı ve arketipidir. Kaldı ki Yunus Emre bir mitoloji değil, etiyle kemiğiyle, ülküsü ve şiiriyle gerçek bir kültür varlığımızdır:

 “Geldi geçti ömrüm benim / Şol yel esip geçmiş gibi 
 Hele bana şöyle gelir / Şol göz yumup açmış gibi

 Miskin âdem oğlanını / Benzetmişler ekinciğe
 Kimi biter kimi yiter / Yere tohum saçmış gibi

 Yunus Eme bu dünyada / İki kişi kalır derler
 Meğer Hızır, İlyas ola / ‘ab-ı hayat içmiş gibi” 
Dünde mi Bugünde mi?

İnsan doğası, içinde yaşadığı egemen toplumsal ilişkilerden ve o toplumsal ilişkilerin ürettiği kültürden, yarattığı iklimden önemli derecede etkilenir. Bu yönüyle insan bir birey olarak tarihseldir. Bu nedenle Yunus Emre’nin içinde yaşadığı sosyal kültürel iklimi, “yerleşik şehirli-göçer Türkmen” çelişkisinin belirlediği 13. yüzyıl Anadolu’sunun dışında anlamlandırılması, sadece bunu yapanın gönlünü rahatlatır.  Öte yandan belli bir kültürel pratiği, döneme ve coğrafyaya özgü havanın suyun, toprağın ürünün ve dolayısıyla sadece egemen inanç ve kültürün sınırları içinde değerlendirilmesi de Yunus’un şiirlerini insan üretiminin tarihselliğinden kaynaklanan dönemin koşullarıyla sınırlı değerlere sıkıştırmak anlamına gelir.

Yunus’u dünde bırakmak, onun düşünce dünyasındaki algı açıklığını ve şiirlerine yansıyan “olan” ile “arzu” karşıtlığı dinamizminin yarattığı “uzgörü”yü hesaba katmamak demektir. Bu “olan-arzu” mücadelesinde onu dünde bırakmak isteyen günün egemen inanç ve değerleri ile yarının dünyasının, insanın yabancılaşmamış durumunun “yeniden” kazanılması özleminin çarpıştığını şiirlerinden izlemek mümkündür. Nihayet, “Yarattı yetmiş iki türlü dili / Arada üstün kodu Müselmanı” diyen de Yunus’tur, “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / Şer’in evliyasıysa hakikatte asidir” diyen de. Sorun onda görülmesi ve öne çıkarılması gereken yönle ilgilidir.

İnsanın doğası toplumsal ilişkilerin oluşturduğundan başka bir şey değilse, yukarıdaki ilk dizeler Yunus’u dünle sınırlarlar orada bırakır; insan toplumsal belirleyenlerden bağımsız olduğunda özgürleşir ve çağını aşarsa, ikinci dizeler onu bugüne ve yarına taşır. Çağının toplumsal ve kültürel verimlerini özümsemiş, analiz etmiş ve gelişen yönü doğru anlamış; bu koşulla Türk şiir dilini kurabilmiş, kendisinden sonraki yüzü geleceğe dönük aydınları etkilemiş, Osmanlı saray münevverlerince umursanmamış, ama 700 yıl sonra Cumhuriyet aydınlarınca bir kere daha keşfedilmiş, yaşamaya devam edebilmiştir:

“Ve bir kerre dediler mi :
‘İsrafil surunu urur
                mahlukat yerinden durur’,
toprağın nabzı başlar
                onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
                ne düşmanı kayırır,
‘Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âb-ı hayat akıtmağa...’ 

700 yıl sonra Nazım Hikmet, Yunus’a başvuruyor, onda dayanak buluyorsa, sorunun yanıtı bellidir: Yunus Emre bugündedir!

(3. bölümde  Yunus âlim mi cahil mi, buğday mı nefes mi, Arapça mı Türkçe mi, molla mı derviş mi, divan şairi mi halk ozanı mı gibi daha çok onun edebi ve düşünsel yönüne ilişkin ikili sorulara yanıtlar arayarak yazımızı tamamlayacağız.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir