Otuz Beş Yaş Şiiri

“Otuz Beş Yaş Şiiri” 76 Yaşında

Üç çeyrek asır önce bugün, 24 Ocak 1946’da CHP’nin düzenlediği CHP Şiir Ödülleri sahiplerini buldu. Bir yıl önce yayımlanmış şiirlerin katılabildiği yarışmanın jürisinde Ahmet Hamdi Tanpınar,  Ahmet Kutsi Tecer, Nurullah Ataç gibi edebiyatımızın önde gelen isimleri yer alıyordu. Jüri 164 şiiri titiz, hak bilir bir incelemeden sonra sonucu açıkladı:   Birinciliği, Otuz Beş Yaş Şiiri; ikinciliği Cebbaroğlu Mehemmed, üçüncülüğü Çakır’ın Destanı’ndan kazandı. İkincilik ödülüne layık görülen şair, hiç kimsenin ummadığı, henüz lise öğrencisi olan Attila İlhan’dı; derecesi büyük şaşkınlık yarattı. Üçüncülük ödülü, “Türkçenin ses bayrağı” Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın oldu, gayet normaldi. O yıl 36 yaşında olan, Türk şiirinin en hüzünlü, lirik şairi Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 yaşına atfen yazdığı Otuz Beş Yaş Şiiri birinci olmakla kalmadı, o günden sonra da edebiyatımızın deyim yerindeyse kült şiiri oldu! Birçok kaynakta yanlış olarak Otuz Beş Yaş ya da Yaş Otuz Beş diye adlandırılan Otuz Beş Yaş Şiiri’ne 76. yaşında biraz daha yakından bakalım istedik.

Edebiyat derslerinde öğretmenlerin, şiir-okur ilişkisini açıklamaya ve okurun şiirden edindiği çağrışımların okurun içinde bulunduğu hâl ile değişebileceğine örnek tuttukları Otuz Beş Yaş Şiiri, edebiyat öğretmenlerinin ihtiyaç duyduğu söz sanatlarına (benzetme, eğretileme, telmih, tezat, teşhis, tecahül-i ârif, istifham…) da bolca örnek sunmaktadır.

Beşer dizelik yedi bentten oluşan şiir, bu biçimsel yapısıyla otuz beş yaşa bir ilmek atmakta, sayısal olarak her yaşı bir dizeye eşitlemektedir! Her bendi a/b/a/b/a biçiminde sarmal uyağın özel bir biçimiyle düzenlenen Otuz Beş Yaş Şiiri, 11’li hece ölçüsünün anlama uygun duraklamaları, dize sonlarında çoğunlukla tam, az da olsa zengin uyakları, redifleri ve dize içlerinde yer yer işitilen asanons ve aliterasyonları hüzünlü temasıyla uyumlu bir ses yakalıyor.

 "Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
 Dante gibi ortasındayız ömrün.
 Delikanlı çağımızdaki cevher,
 Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
 Gözünün yaşına bakmadan gider." 

İmgeden çok simgelerle yürüyen Otuz Beş Yaş Şiiri’nin  ilk bendi bu beşlikten oluşuyor ve Cahit Sıtkı, daha ilk dizede, şiir boyunca sürdüreceği “hayat/ömür” kavramını “yol” metaforuyla ortaya koyuyor. Bir ilgi veya benzetme yoluyla kendi anlamı dışında başka bir kavramın yerine kullanılan söz demek olan metafor, şiir boyunca kimi değişmece (mecaz) kimi düzdeğişmece (mecaz-ı mürsel) olarak karşımıza çıkıyor. Hayat bir yolsa, o yolun bir başı, ortası ve sonu da olacaktır elbet. Bu ilk beşlikte başlatılan eğretileme, şiirin devamında “yolun başı-gençlik”, “yolun ortası-otuz beş yaş” ve “yolun sonu-yaşlılık/ölüm” biçiminde şiirde tematik bir yapıştırıcı, bütünleyici bir işlev üstleniyor.

Tarancı’nın hemen ikinci dizede bu “yol” metaforunu “ömür” ile kavramsallaştırdığını görüyoruz ve bunun arka planına tarihsel bir beslemeyle telmihte (anıştırma) bulunduğuna tanık oluyoruz: “Dante gibi ortasındayız ömrün.” İtalyan şairi Dante Alighieri (1265-1321), ölümünden sonra ahirete olan yolculuğunu kurguladığı Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşan ünlü eseri İlahi Komedya’yı (La Divina Commedia) 1300’de yazmaya başlar ve Cehennem’in girişi “Nel mezzo del cammin di nostra vita / mi ritrovai per una selva oscura / ché la diritta via era smarrita.” biçimindedir: “Yaşam yolumuzun yarısında / kendimi karanlık bir ormanda buldum / doğru yol kayboldu.” Dante bu dizeleri yazarken 35 yaşındadır ve Tarancı’nın göndermesi tam da burayadır.

Şair, günlük dille şiir dili arasında kurduğu dolaysız bir ilişki nedeniyle son derece açık bir anlam atmosferi yaratır. İlk beşliğin devamında bu kez biri örtük (“yolun başı-gençlik”), diğeri açık (“cevher-gençlik”) çift katlı bir metaforla gençliğin olumlu özelliklerine vurgu yapar; ama hemen ardından bu özelliklerin yok olup gitmesi karşısındaki çaresizliğini belirtmekten de geri kalmaz.

 "Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
 Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
 Ya gözler altındaki mor halkalar?
 Neden böyle düşman görünürsünüz,
 Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?" 

İkinci beşlikte “kar” eğretilemesi, soru yoluyla bilmezlenme (tecahül-i ârif), “ayna” kişileştirmesiyle teşhis ve “dost-düşman” karşıtlığıyla tezat gibi açık söz sanatları arka arkaya sıralanarak yaşlanmanın, yolun yarısını aşmanın hüznünü, şair öznenin yaşlılık psikolojisinde somutlaştırıyor. İlk dizede benzetme yoluyla yapılan açık eğretilemenin yaşlanmanın belirtilerine işareti, devamında “çizgili yüz”, “gözlerin altında mor halkalar” gibi semptomlarla neredeyse bir hastalık derecesinde sürdürülerek pekiştiriliyor.

 
 "Zamanla nasıl değişiyor insan!
 Hangi resmime baksam ben değilim:
 Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
 Bu güler yüzlü adam ben değilim,
 Yalandır kaygısız olduğum yalan.
  
 Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
 Hatırası bile yabancı gelir.
 Hayata beraber başladığımız
 Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
 Gittikçe artıyor yalnızlığımız." 

Yaşın zamanla birlikte ilerlemesinin getirdiği sonuçlar, bu ilerlemenin durdurulamazlığı karşısında duyduğu şaşkınlığı gizleyemiyor Cahit Sıtkı. Şaşkınlığı, geçmişe (gençliğine) ait resimlerde gördüğü hâliyle, şimdiki zaman hâli arasındaki farktan kaynaklanıyor. Bu farkı yaratanınsa genel kabulle “zaman” olduğunu biliyor, zamanın insanı ve diğer her şeyi değiştiren gücü karşısında duyduğu kaygıyı saklayamıyor. Şairin buradaki içtenliği okurun kendisiyle hemhal olmasını kolaylaştırıyor.

Şiirin hemen her bendinde bir öncekine attığı ilmekleri görmek mümkün. Tarancı, aslında bu yolla şiirin tematik bütünlüğünü sağlayan, kendi içinde katmanlanan bileşik bir eğretileme inşa ediyor: Hayat-yolculuk! Üçüncü beşlikteki üçüncü dizenin sorusu “yolun başı-gençlik”e gönderen bir istifham, dördüncü dizedeki değilleme de hedefi aynı olan bir bilmezlenmedir (tecahül-i ârif).

Sonraki beşlikte, zamanın değiştirdiği insanın, gençliğinde kurduğu geleceğe dair hayallerinin artık tükendiğini, yerini yaşlılığın geçmişe dair anılarının aldığını, yine bir genel kabule uygunluk içinde görüyoruz. İlk aşkların, ilk heyecanların yerinde yeller esmektedir artık, anıları bile anımsanmamaktadır. Öte yandan aynı yaş çemberi içindekilerin, yola birlikte başlanan dostların git gide azaldığı, bu nedenle de yalnızlığın arttığı ve daha bir hissedilir olduğu gerçeği, zamanın o etken ve egemen gücüne teslim olmaktan başka umar da yoktur. Ölüm gerçeğini belki de en kabul edilebilir kılan, dostların bir bir çekip gitmesiyle artan yalnızlıktır!

 "Gökyüzünün başka rengi de varmış!
 Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
 Su insanı boğar, ateş yakarmış!
 Her doğan günün bir dert olduğunu,
 İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
  
 Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
 Her yıl biraz daha benimsediğim.
 Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
 Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
 Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar." 

Cahit Sıtkı, bu beş ve altıncı bentlerde “yolun sonu-yaşlılık/ölüm” eğretilemesini duyular aracılığıyla betimliyor. Betimleme tasvir etmek, duyusallaştırmak demek. Bu nedenle beşinci beşlikte görsel ağırlıklı olmak üzere duyusal metaforları öne çıkarıyor Tarancı: Gençlikte masmavi olan gökyüzünün bulutlanarak ya da gün döngüsü gereği karararak başka renk (gri, kara) ile karamsarca izlenmesi görsel; taşın sert, ateşin yakıyor, suyun boğuyor olması ise dokunsal bir betimlemedir. Bu betimin mişli geçmiş kipinin sonradan fark edilme anlamıyla yapılması, şair öznenin “yolun sonu”na doğru yaşadığı karmaşık duygu dünyasını daha belirgin kıldığı söylenebilir. Artık her doğan gün, gençlikte olduğu gibi yaşama sevinci getirmemekte, tersine dert ve kederin artmasına neden olmaktadır.

Altıncı bentte, “insan yaşamı-mevsim” kavramsal eğretilemesi üzerinden otuz beş yaş sonrasının “sonbahar”a benzetildiğini görüyoruz. Bu benzetmenin sonbaharda olgunlaşan “ayva” ve “nar” gibi meyvelerin renkleriyle verilerek ad aktarması yoluyla yapıldığına tanık oluyoruz. Sonbaharın hüzün çağrışımıyla yaşlılık duygu durumuna uygun bir mevsim olduğu açık bir benzetmedir.  Birer renk adı olarak uzak çağrışımla “sarı” göstergesi “hastalık, ölüm”; “kırmızı” “tehlike, uyarı” göndergesine uzanarak metaforu daha da derinleştirdiğini söyleyebiliriz.

Yine altıncı beşlikte ölüm ürküntüsünün, kuşların neden havada dönüp durduklarına ilişkin bilmezlenmeyle anlatılması ve bu kez de “ecel”in “leşçi kuşlar” eğretilemesiyle dile getirilmesi, ölümden duyulan korkunun yoğunluğuna ve ölüm anının bilinmezliğine, bu bilinmezlikten duyulan kaygıya işaret etmektedir. Bizi böylece, leşçi kuşların öleceğini anladıkları canlı üzerinde toplanarak dönüp durmalarına, onun ölmesini beklemelerine gönderen Cahit Sıtkı, insanın tükenişine ilişkin güçlü ve acı bir eğretileme kurar.   

 "N'eylersin ölüm herkesin başında.
 Uyudun uyanamadın olacak
 Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
 Bir namazlık saltanatın olacak.
 Taht misali o musalla taşında." 

Ve son beşlikte şair, artık tüm benzetme ve eğretilemeleri bir kenara koyarak “ölüm” gerçeğiyle çırılçıplak yüz yüzedir. Bütün sorulardan, istifhamlardan uzak bu yüz yüzelikle nihai son çaresizce kabul edilmiştir. Ölüm herkesin başındadır, ondan kaçış yoktur; tek sorun nerede, ne zaman, nasıl olacağının bilinmemesidir. Bu bilinemezlik, ecelin doğal bilinemezliğidir. İkinci dizede “uyudun, uyanmadın” ifadesiyle kurduğu kavramsal metafor, Cahit Sıtkı Tarancı’yı, ölümün derin bir uyku olduğu genel kabulüne götürmektedir. Öte yandan son iki dizedeki “ölüm-bir namazlık saltanat” benzetmesi, her şeyden sonra geriye kalan bir tesellidir ve 16. Yüzyıl Divan şiirinin Sultan’uş Şuara’sı Baki’nin “Kadrini seng-i musallada bilüp ey Baki / Durup el bağlayalar karşında yaran saf saf” (Ey Baki! Dostların senin değerini ancak musalla taşında anlar ve karşında sıra sıra el bağlarlar.) beytini çağırmaktadır.

Behçet Necatigil’in deyişiyle: “Şiirlerinde, yaşamanın ve aşkın güzelliğini öven, ölümün üstünlüğünü vurgulayan, Türkçeyi bütün tatlılık ve anlatım gücüyle şiire geçiren Cahit Sıtkı Tarancı, döneminin en çok okunan şairlerinden biri olmuş, hiçbir akıma bağlanmadan kendine özgü bir şiir geliştirmiştir.” Tarancı’nın bu şiiri çok katmanlı bir anlam örgüsüne sahip değilse de seziş, duyuş yoğunluğu olan bir şiirdir.  Bütün bu duygusallığına, hatta karamsarlığına karşın Türk edebiyatının çok okunan şiirlerinden biri olan Otuz Beş Yaş Şiiri, Cumhuriyet’i kuran bir partinin düzenlediği yarışmada “Cebbar Oğlu Mehemmed” gibi Fransız işgâline karşı direnen bir Türk delikanlısının hikâyesini anlatan ve “Çakır’ın Destanı’ndan” gibi ezilen bir ulusun çocuğu olan Çakır’ın feryadını dile getiren toplumcu temaların işlendiği şiirlere yeğlenebilmiştir; iyi ki de yeğlenmiştir!

CHP’nin bu tercihi, hem dikta” olarak suçlandığı tek parti yönetiminin sanat/edebiyat karşısındaki tutumu üzerinden yeniden değerlendirmeye hem de iktidar-sanat ilişkisinin 75 yıl sonra geldiği yer bağlamında bir daha sorgulanmaya açıktır.

“Otuz Beş Yaş Şiiri” için 4 yorum

  1. Cahit Sıtkı Tarancı, Türk Edebiyatı’nın çınar şairlerinden. Onu tüm yönleriyle tanıtan bu yazı da çok değerli bence. Bilgiyi yazan, paylaşan sanat, edebiyat dostlarına teşekkür ediyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir