Şiir Mitinin İkarus’u

Cahit Sıtkı’nın Evinde

Genç tur rehberimizin şiiri sevdiğini, gezimizin ilk gününde Antep’ten Urfa’ya geçerken bu şehirlerin Kurtuluş Savaşı’ndaki direnişlerine ithafen, Nazım Hikmet’in Kuvayı Milli Destanı’ndan bölümler okuduğunda anlamıştık. Gezi boyunca bizim için hazırladığı üç sürprizden birinin “Cahit Sıtkı Müze Evi” olduğunu Diyarbakır’ın merkez ilçesi Sur’da şakır şakır bir yağmurdan az önce gördük.

Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, satın alıp restore ettikten sonra 29 Ekim 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılına armağan ettiği müze evinin bahçesinde okuduğu Otuz Beş Yaş şiiri, ne yazık ki rehberimizin genç sesinde ve heyecanında, şairin yaşadığı ölüm hüznünü yeterli ölçüde yansıtamadı bize! Ama taş karo döşemeli, daracık Telgrafhane Sokağı’nın Cahit Sıtkı şiirinin ana izleğiyle bütünleşen ve “yabancı”da terk edilmişlik, yalnızlık hissi yaratan mekânından etkilenmemek zordu.   Biz gene de Tarancı’nın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı, şiirlerinde ana temayı oluşturan yaşama sevinci-ölüm korkusu çatışmasını derinden hissettiğimiz bu tenha mekânda bulunmayı,  bizi heyecanlandıran yeterli bir sürpriz sayıp rehberimize teşekkür ettik.

46 Yıllık Parantez

4 Ekim 1910’da işte bu evde doğan, Baki Süha Ediboğlu’nun, “Boyu bir Japon ya da Çinli kadar kısa, benzi esmere yakın duru-mat, şakakları azıcık çıkık, ağzı büyükçe, gözleri siyah ve güzeldi. Birdenbire dikkat ettim, elleri ve ayakları sekiz on yaşındaki bir çocuğunki kadar ufaktı.” (Bizim Kuşak ve Ötekiler) diye betimlediği Cahit Sıtkı, delikanlılık yıllarında liseyi Kadıköy Fransız Saint Joseph ve Galatasaray’da okudu.  Ziya Osman ile burada tanıştı. Şiire bu yıllarda başlayan Tarancı, iki yıllık Siyasal Bilgiler / Mülkiye deneyimi sırasında ilk şiir kitabı Ömrümde Sükût’u yayımladı (1933)

Kızkardeşi Nihal Erkmenoğlu ile

Çalışma yaşamına veda edince geçimini Cumhuriyet gazetesinde yayımladığı öyküleriyle sağladı. İstanbul’da memuriyet ve derbederlik günlerinin ardından Paris’e gitti. Bir yandan yükseköğrenimini sürdürürken bir yandan da Paris Radyosu’nda Türkçe Yayınlar spikerliği yaptı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Alman uçakları Paris’i bombalamaya başlayınca öğrenimini tamamlayamadan yurda döndü. “Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam. / Kur bakalım çilingir soframızı; / Dinsin artık bu kalp ağrısı.” biçiminde ilk sevgiliye yazdığı dizeler 1941-1943 yıllarında yaptığı askerliğinden yadigâr kaldı.

1946’da Çakırın Destanı ile Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın üçüncü, Gâvur Dağlarından Rivayet  (Cebbaroğlu Mehemmed) ile Attila İlhan’ın ikinci olduğu CHP Şiir Yarışması’nda Cahit Sıtkı, Otuz Beş Yaş Şiiri ile birincilik ödülünü aldı ve büyük bir ün kazandı. Karamsarlık yayıyor diye şiir de yarışmayı düzenleyenler de ödülü verenler de eleştiri bombardımanına maruz kaldı. Eleştiriler ancak Nurullah Ataç’ın karşı durmasıyla dindi. Tarancı şiirlerini aynı yıl aynı adla bir kitapta topladı. 

Şiir Mitinin İkarus’u

Ankara’da çeşitli kurumlarda tercümanlık yaptı. Çalışma Bakanlığı’nda tanıştığı ve Yaşar Nabi’ye “Aşığım, çıldırasıya, dünyayı görmemesine âşık ve je suis paye de retour (karşılıklı olarak)” diye söz ettiği Cavidan Tınaz’la 1951’de evlendi. Bundan sonra yazdığı şiirlerini “Düşten Güzel”de topladı, (1953)  Bir süre sonra “Şikâyetim evlilik müessesesindendir. Yüklediği mesuliyet ve mükellefiyetler şiir şevkimi eritti, bitirdi adeta. Bana göre değilmiş vesselam.” diye yazdı (Dost Mektuplar, Yaşar Nabi, Varlık Yay. 1972). Bunun böyle olacağı belliydi; çünkü Tarancı şiire âşıktı, şiirle yatıp şiirle kalkıyordu. Çok sevdiği arkadaşı Ziya Osman Saba’ya “Şiir Kıskanç bir sevgilidir, onun üstüne gül koklanmaz, yâr sevilmez.” diyordu (Ziya’ya Mektuplar, 1957).

Cahit Sıtkı 1953’te geçirdiği bir krizden sonra felç oldu. Yaşamını yatağa bağlı sürdürdü. Çeşitli hastanelerde tedavi gördü. 1956’da devlet onu tedavi için Avrupa’ya gönderdi. Yakalandığı göğüs zarı iltihaplanmasından (satlıcan) kurtulamadı; şiirlerle, hikâyelerle dolu 46 yıllık yaşamı 13 Ekim 1956’da son buldu; çok korktuğu ölüme Viyana’da teslim oldu. Geriye kalan şiirleri ertesi yıl Sonrası adıyla yayımlandı.

Ütopyası

Yaşam ve Şiir Delisi

Paris yıllarında Fransız sembolistlerinin şiirlerini yakından tanıma olanağı bulan Tarancı, Stéphane Mallarmé, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud kaynaklı, sembolist özellikler taşıyan bir şiire yöneldi. Sembolizm, iki arkadaşının kavga etmesinden duyduğu üzüntüyle ağlayacak kadar duyarlı olan Cahit Sıtkı için hayatın katı gerçekleri karşısında sığınılacak güvenli bir limandı. Çünkü 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında sembolistler de Fransız edebiyatının realist ve natüralist katı gerçekçiliği karşısında biraz hayalle, yeni düşlerle nefes alma olanağı arıyorlardı. Tarancı’nın içe dönük kişilik özelliklerine de sık sık çarpan hayatın sert yanı, karamsarlığı şiirinin merkez teması yapıyordu.

Bu temanın iki ayağı vardı: Birincisi, Varlık dergisi, Cumhuriyet gazetesi ve diğerlerine yazdıklarından kazandığı ile kıt kanaat geçimi; ikincisi, fiziksel görünüşünden duyduğu kaygıydı ki bu ikincisi onu, şiirde biçimsel mükemmelliği aramaya götürüyordu. Biçim sorununa bu kadar takılıp kalmasının, fiziksel çirkinliğinin sonucu olduğunu, insanın yoksun olduğu şeyin değerini ve anlamını daha iyi bildiğini, biçimsiz de güzelliğin olamayacağını, güzelliğin ancak biçimde kendini göstereceğini söylüyordu kadim dostu Ziya Osman’a (age)

Ziya’ya Mektuplar

Bu biçim titizliği nedeniyle, hece vezninin geleneksel kalıplarının dışına taşırdığı dizeleriyle kendine özgü bir ses ve ritim peşindeydi. Alışılmamış duraklarla halk şiirinin sınırlayıcı kalıplarından uzaklaşıyor; üçlü, dörtlü ve daha uzun birimlerde dizelerden taşan ulamalarla serbest şiirin anlam ve ahenk olanaklarına kavuşuyordu. Yer yer idealizme yaklaşan bireysel temalardan ve Ahmet Hamdi – Necip Fazıl ekseninden uzaklaştığı ölçüde yepyeni bir şiir kurabilme olanağına yaklaşıyordu.

İki Ayaklı Şiir Köprüsü

Bir ayağı bireyde, “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder, / Dante gibi ortasındayız ömrün.” bir ayağı toplumda, “Memleket isterim / Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; / Kış günü herkesin evi barkı olsun.” bir köprüydü Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiiri. Onun özde ve biçimde bu ikili şiiri, sembolistlerin aşırı mecaz ve eğretilemelerle yüklü şiirlerindeki anlam kapalılığına da ağır/ağdalı bir dilin zor anlaşılırlığına da uzak duruyordu. Çünkü Tarancı, içten ve içli bir söyleyişle kuruyordu şirini. Söyleyişteki samimiyetin ön koşulu ise dilde açıklık ve anlaşılırlıktı. Bu nedenle tertemiz, dupduru bir anadil tutumuyla kuruyordu şiirini. “Şiir fikirlerle değil kelimelerle yazılır!” diyen Mallermé’yi izleyerek kelimeyi şiirin baş tacı sayıyor, büyük bir sözcük ekonomisiyle zengin duygular yaratabilme ustalığına ulaşıyordu.

Eşi Cavidan Tınaz’la

Edebiyat tarihçilerinin ve eleştirmenlerin “yalnızlık”, “karamsarlık” ve “ölüm korkusu”nun şairi olarak tanımladığı Cahit Sıtkı’nın bu temalara, sanıldığının tersine, o temaların karşıtlarından ulaştığını teslim etmemiz gerekiyor. Evet, “yalnız”dır, ama yalnızlığı sosyal bir yalnızlık değil, şiir yalnızlığıdır. Evet, “karamsar”dır, ama karamsarlığının insanı, dünyayı, bu ülkeyi sevmek ve o sevgiden mahrum kalmak korkusu gibi bir karşılığı vardır. Evet, “ölüm korkusu” içindedir; ama bu korkunun yaşamı delicesine sevmek, hayata sımsıkı bağlı olmak gibi sağlam bir kaynağı vardır!

Şiirimizin İkarus’u

Güneşe yaklaştıkça balmumundan kanatları eriyen bir İkarus’tur tıpkı Cahit Sıtkı. Kanatları eriyip yok olunca şiir denizine düşer! Güneşe ulaşamamıştır, ama Türk şiirini oldukça yükseltmiştir. Bu nedenle Tarancı ölse de yaşamaktadır: “Dün güzel bir kadın geçti / Kabrimin yakınından. / Doya doya seyrettim / Gün hazinesi bacaklarını, / Gecemi altüst eden. / Söylesem inanmazsınız, / Kalkıp verecek oldum / Düşürünce mendilini; / Öldüğümü unutmuşum.” (Dalgın Ölü)

64 yıl sonra, şimdi ona ölü mü denir?

“Şiir Mitinin İkarus’u” için 6 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.