Dinsel Va(â)kıflar Ülkesi

Tarikat ve cemaatlerin kendilerini yasallaştırmak amacıyla kurdukları vakıflarda dönen dolapların, çocuk istismarlarının ardı arkası kesilmiyor. Haberlere son eklenen pislik Uşşaki Tarikatı’ndan geldi. Olayın daha pis yanı ise siyasi figürlerimizin Cumhuriyet’in yasa dışı ilan ettiği bu yapıların liderleriyle, son örnek Fatih Nurullah’ta olduğu gibi, yan yana pozlar vermesi. Nedir bu vakıflar ve neye vâkıftırlar bir daha yazalım ki unutulmasın, unutturulmasın!

Vakıflar neye vâkıf?

“Bir hizmetin gelecekte de yapılması için bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk, para” da “Bu paranın idare edildiği yer” de “Birçok kişi tarafından kurulan ve toplum yararına çalışmayı ilke edinen kuruluş” da “vakıf” sözcüğünün anlamlarından. Hangi anlamına bakarsanız bakın, “vakıf” kavramının “para ve mülk”le ilişkisini, devamında ise “toplum hizmeti” masumiyetinin -zira bu hizmet devletindir- altında toplumsal ilişkilere, dolayısıyla sosyal örgütlenmeye bir müdahale amacını görebilirsiniz.

Son Rezalet Uşşakîlerden

Üstelik yelpaze öyle geniş ki,  George Soros’un ABD hegemonyasını dünyada uygulama biçimi olan ve birçok yerde turuncu devrimler “hizmeti” örgütleyen Soros da iktidarın olanaklarıyla büyüyen ve belediyelerden başka vakıf ve kuruluşlara uzanan ilişkiler ağıyla mevcut güce biat edecek insan yetiştiren Ensar da eğitim ve gençlik alanında aynı kültürü üreten, iktidarla ilişkileri çok daha bütünleşik TÜRGEV de karma eğitime açıkça meydan okuyan, bakanlıklardan, belediyelerden beslenen ve kadın eli sıkmayı katiyen haram sayan damadın NUN’u da… birer vakıftır!

Bu saydığımız son üçü ve daha birçoğu, özellikle eğitim alanındaki genç insanımızı, devlet okullarında tırnak ucu kadar da olsa kalmış olabilecek laik ve bilimsel bir “öcü”den kurtarmak için var güçleriyle çalışmakta ve mitoz tarzda üremektedirler. Bir başka ortak özellikleri de yıllardır Cumhuriyet’in altını oyan Nakşibendilikten Kadiriliğe, Işıkçılardan Tilloculara, Haznevilerden Halvetilere, Nurculardan Aczmendilere, İskenderpaşadan Süleymancılara, İsmailağaya uzanan cemaatler zemininde örgütlenmeleri ve buradan aldıkları güçle iktidarlara, iktidarlar aracılığıyla da toplumsal dokuya müdahale edebilmeleridir.

BirGün’den

Cumhuriyet ne yaptı?

Geçmişte Selçuklulardan Osmanlılara miras kalan çeşitli tarikat, zaviye ve türbeler Osmanlıdan da önemli destek aldı. Bu oluşumların İslam’ın ana kaynaklarına farklı yaklaşımları temel alan yaşam motifleriyle ürettikleri kültür, toplumu bölüp parçalayarak belli çıkar ilişkilerine meşruiyet zemini oluşturuyordu.

Bu ilişkilerin yaydığı ve güçlendirdiği çağdışı yaşam tarzı ve kültürle mücadele eden Cumhuriyet, 30 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeleri kapattı. Kanunun gerekçesi ise Mustafa Kemal’in üç ay önceki söylevinde şöyle yer alıyordu: “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki yol medeniyet yoludur!” Kanunla birlikte dedelik, babalık, seyitlik, çelebilik, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi eylem, unvan ve sıfatlar ile hizmetleri ve kılık kıyafetleri yasaklandı. 

Cumhuriyet’ten

Bu üstyapısal düzeyde gerçekleştirilen dönüşümlerin bir sonucuydu kuşkusuz: Saltanatın kaldırılması  (1922) halifeliğin kaldırılması  (1924), şer’iyye mahkemelerinin, medreselerin kapatılması ve şeyhülislamlığın lağvedilmesi, Tevhid-i Tedrisat (1924) Latin alfabesi ve rakamların kabulü (1928), hafta sonu tatilinin cumadan pazara alınması (1935)… Böylece gücün dayatmasıyla yapılandırılmış olan devletin dini karakteri, yerini tamamıyla halkın yaşamında ve kültüründe zaten var olan laik bir yapıya terk etmiş oluyordu.

Bunlar ne yapıyor?

“Bunlar” adılı 1940’lardan sonrakilerin yerini tutuyor; yani “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” diyen Mendereslerin, “Bana, ‘Milliyetçiler adam öldürüyor’ dedirtemezsiniz.” diyen Demirellerin, “Asmayalım da besleyelim mi?” diyen Evrenlerin, “Irak Savaşına Amerikalıların yanında girersek bir koyar üç alırız.” diyen Özalların, ve nihayet “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz!” diyen Erdoğanların…  İşte bu inanç ve ahlak anlayışı, Cumhuriyet’in kapattığı tekke ve zaviyelerin, birer sivil toplum kuruluşu saydıkları cemaatler biçiminde tekrar örgütlenmelerine ortam hazırlamış, yaptıkları protokollerle onlara resmiyet kazandırmış ve onlardan iktidarlarını ayakta tutan dayanaklar olarak yararlanmışlardır. 

Yurt’tan

İnsanlığın yüzyıllar süren mücadelesiyle kazandığı pırıl pırıl aydınlık bir arada yaşama kültüründen ülkemizin payına düşen miras, böyle boğazlanmıştır. Bakın o siyasetin pratiğine, o tarikatların (öte)dünya görüşlerine, o cemaatlerde örgütlenen yapılara, o vakıflardan gelen haberlere; ne görüyorsunuz? Yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırma, ateşe dayanıklı kefen satıcıları, kumpasçı örgütler, çocuk istismarı, taciz ve tecavüz; yani ancak ağız kirleten sözcüklerle anlatılabilecek şeyler!

Biz ne yapmalıyız?

“Biz” adılı yukarıda sayılanlardan rahatsız olanların yerini tutuyor; yani “hilafeti istemeyenlerin”, “adam öldürmeyen milliyetçilerin”, “daha on yedisinde beslenmemek için asılanların”, “bir koyup üç almaktansa mazlum Irak’ın yanında savaşa girelim.” diyenlerin, “dindar ve kindar olmayanların”… Ama asıl bütün bu olup biteni sessizce seyredenlerin!

Bilim zaten bizden yana, aydınlık sürekli bizden yana, hukuk tümüyle elden kaçmamışken; halkımızı, gücümüzü değil, uykumuzu bölmenin zamanı gelmedi mi?

“Dinsel Va(â)kıflar Ülkesi” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.